Yahya Abbas Müsavi
уαя∂ıм¢ı уöиєтι¢ι
Puan: 248
Çevrimdışı
Üye ID: 30
Nerden:
|
 |
« : 17 Haziran 2010, 12:59:13 » |
|
 |
|
 |
 |
Yakup Aslan
Bir Rüyanın Ardından Gerçekleşen Sessiz Devrimcilik (1)
Arkadaşlarımızın buzları kırıp, dere suyundan abdest aldığı ve şükür namazları kıldığı, daha sonra Komela peşmergelerine ‘pastar’ diye sarıldığı; rehberin, ‘bunlar Kasımlo’nun müritleri, bundan dolayı böyle davaranıyorlar’ diyerek onları kurtardığı zorlu ve tehlikeli yoldan biz de geçerek Tahran’a ulaştığımız zaman, ismini daha sonra öğrendiğim Bahattin Yıldız arkadaşın da aralarında bulunduğu bir grubun yanına gitmeden önce, bol misafiri olan bir eve götürüldük. Yapılan hizmet ve gösterilen yakınlıkla birlikte “işte ensar anlayışı bu!” dediğimiz bir eve misafir olduğumuzdan dolayı mutluyduk. Daha önce Türkiye’de hayal ederek geldiğimiz ümitlerimizin gerçekleşeceği yer bu evdi.
İlginç bir şey vardı. Veya bizim ilk kez rastladığımız bir şey. Genelde herkes kendi yemeğini dolduruyor, sonra da tabağını yıkıyordu. Beyaz sarıklı iriyarı molla da aynı şeyi yaptı. Gerçek eşitliğin, tevazzunun, sadeliğin hayata yansıması bu olsa gerek. Daha sonra tepsi içerisinde büyük bardaklarda bize çay ikram etti ve ardından herkes kendi bardağını yıkayıp kaldırdı. Biraz sonrasında bizim anlamadığımız sohbet başladı. Bereket mollanın yanından ayrılmayan iriyarı bir genç Türkçe biliyormuş. Bize tercümanlık yapmaya başladı. Daha önce İstanbul’da okumuş bir öğrenciydi. Kısaca tanıştık. Halhatırdan sonra, geldiğimiz ülkenin siyasi ve sosyal durumları soruldu. ‘Darbe oldu!’ dememiz bile yetiyordu. Onlar darbeden önce Kenan Evren’in ABD’den para aldığını ve onların desteğiyle bu işi yapacaklarına dair İran’da basının ifşa edici açıklamalar yapıldığını bize anlattılar.
Darbe oldu! Aslında bizim için büyük duyguların, düşüncelerin ve belli bir süreliğine bizi şekillendiren yaşam tarzının bütün şifreleri bu kelimenin içerisinde gizliydi. Milli görüş çizgisinde ülkenin siyaseti üzerinde söz sahibi olmaya çalışmamız ve bu uğurda bedel ödememiz bir gecede noktalanmıştı. Oysa biz, meydanlarda milyonları toplayabilmekle veya kısa bir zaman içerisinde inkılap yapmakla avunuyorduk. Daha önce bir yemek ziyareti için aylarca peşimizden koşanlar, bizi sokaklarda gördüklerinde yollarını değiştirdiler, sakallarını kestiler, evlerindeki Kur’an meallerini korkudan sobalarda yaktılar ve Milli Görüşle başlayan dev inkılapçı hareket bir anda bir damla su gibi kızgın toprakta kayboldu, buharlaştı gitti. Biz yalnız başımıza kaldık. ALLAH’tan başka hiçbir sahibimiz yoktu. Vurulan bizdik. Cezaevlerinde yatan biz. Kavgalara, kurşunlara göğüs geren bizdik. Her birimiz birer kahraman edasıyla geziniyorduk, meydanlarda. Darbe bütün bu değerleri yok etti. İşte bu gece bu evde bulunuşumuzun asıl sebebinin bu olduğunu söylemek isterdim, ama Müslümanları küçük düşürmek olmazdı. Bir iki battaniye ile bir yerlere kıvrıldığımız zaman sabah namazı vaktinin nasıl geldiğini bile anlayamamıştık. Namaza kalkanlar sessiz bir şekilde abdestlerini alıyor ve kimseyi rahatsız etmeden yeniden uyuyorlardı. Birbirimizi uyandırmak için kıyamet kopardığımız bir gelenekten gelenler olarak buna şaşırmıştık. Pratik bir şekilde düşündüğümüz zaman, namazın bir sorumluluk işi olduğunu ve doğrusunun da bu olduğunu fark ettik.
Ertesi gün, bizi bir grup arkadaşın yanına götürdüler. Yüksekçe bir yerin üzerine kurulmuş çevresi büyük bir bağla çevrili bir villada toplanmış birkaç arkadaşımız daha vardı. İçeride ve dışarıda birkaç havuzu olan, sinema salonu ve büyük toplantıların yapıldığı kapalı alanların yanında Avrupai bir şekilde donatılmış bir mekandı. Mülk sahibi tagut kaçınca, orası müsadere edilmiş. Daha sonraları isminin Bahattin olduğunu öğrendiğim Abdulhamitle tanışıyordum. Değişik şehirlerden değişik insanlar. Nerdeyse tamamımız, darbe öncesi Milli Görüşe karşı tavır almış ve her fırsatta ‘bu işin artık parti yoluyla olmayacağını, partinin aslında rejimin bir oyunu olduğunu ve hatta giderek amerikancı bir çizgiye kayan Erbakan’ın darbeciler tarafından ülkeye getirildiğini ve bir inkılabının ancak ulemanın önderliğinde gerçekleşebileceğini’ savunmuş insanlardık. İnkılaptan önce başlayan bu düşünce, inkılapla birlikte daha fazla olgunlaşmış ve kırmızı çizgiler keskinleşmişti. İnkılabın nasıl gerçekleştiği konusunda kesin bir bilgileri olamayan dostlarımıza da bir devrimin ancak velayeti fakih liderliğinde gerçekleşmesi gerektiği gerçeğini anlatmaya çalışırken, aslında onların gelenek olarak zaten böyle bir düşünceye hazır olduklarını; imam, imamet ve onlara vekillik yapan alimlerin aslında dini otoritenin en üst makamı olduklarını daha sonraları net bir şekilde öğrenmeye başlamıştık. Başlamıştık başlamasına da geçmişe dair her düşünce ve kalıntılarımıza da saldırmayı nerdeyse inanç haline getirmiştik. Artık ne geçmişimiz ve ne de geleceğimiz sözkonusuydu.
Uluslararası toplantılarda, insanların bize hangi gurup ve hizipten olduğumuzu sürekli bir şekilde sorduklarında ve kendilerine bağımsız düşündüğümüzü söylediğimizde, muhatap alınmadığımızı ve çoğunlukla dünyada MSP ve Erbakan’ın tanınıyor olduğunu söyleyenlere karşı onun aslında bir Amerikancı olduğunu ve başlangıçtan beri bu siyasetler doğrultusunda Ziya’ul Hak ve benzeri Amerikancıları desteklediklerini, ülke içerisindeki siyasetinin de buna hizmet etmeye yönelik olduğunu söylememizin hiçbir anlam ifade etmediğini söylememizin işe yaramadığını gördüğümüzde komplekse kapıldığımızı fark edince, açık bir şekilde bocalama sürecine girdik. Ne yapabilirdik? Ya yeni bir örgüt, cemaat, birliktelik oluşturmalıydık veya geriye dönüş/ru’cu gerçekleştirmeliydik. Birincisinde, derleme insanlarla bunun olmayacağını zamanla öğrendik. Değişik gelenek, düşünce, çevre ve sosyal yapıdan gelen insanları, bir arada tutmak kolay olmayacaktı. Böyle bir boşluğa, insanların tepkisine bütün arkadaşların fazlaca dayanamayacakları ortadaydı. İhvan hareketi yüksek tirajlı dergisinin birçok sayısında Erbakan’a yer vermiş ve onun dünya Müslümanlarının gerçek halifesi olduğunu, halifeliğin en son Türkiye’de son bulmasıyla birlikte bu hakkın onlarda olduğunu savunuyordu. Tağuti rejimlerle ayrışma projesinin neticesinde hicret etmiş olan bizler için bu durum, dayanılmaz derecede sıkıntı vericiydi. Öyle de oldu. Bazılarımız geçmiş düşünceleri tekzip edercesine, soranlara isteksiz bir şekilde bile olsa ‘biz hizbi Selemet üyesiyiz ve liderimiz Profesör Erbakan’dır’ demeye başladık.
Bu çıkış, bizi parçaladı. Arkadaşlarımızdan bazıları bu doğrultuda Türkiye’deki eski arkadaşlarla diyalog kurmaya başladılar. Bahattin, bu düşünceye muhalif olarak bizimle birlikte hareket etti ve geçmişte birlikte olduğu arkadaşlardan kopmaya başladı. Düşüncelerde ayrıldığımız gibi, evlerimizi de ayırdık. Türkiye ile yapılan görüşmeler neticesinde Milli Görüş temsilcilerinin Mehdi Haşimi ile görüşmeye gelmeleri de hız kazandı. Bizim denetimizde gerçekleşen her görüşmede, gelen misafirler üzerinde etkili olmaya ve onları daha önceki milli olan görüşlerinden koparmaya çalışıyorduk. Cemallettin Kaplan, bunların aralarından sadece biriydi. Ancak, Milli Görüşten koptuktan sonra bir cemaatin liderliğini yapmanın o kadar kolay olmadığını, onun çıkışlarıyla ve altyapısız cemaatleşmesiyle daha iyi anlamış olduk.
Milli Görüş temsilcilerinin görüşmelere gelişinin sıklaşması bize sıkıntı vermeye başlayınca, o ortamdan uzaklaşmak istedik. Bahattin ile birlikte, birkaç arkadaş Necefabad kasabasında kalmak üzere gittik ve uzun bir süre orada kaldık da. Her Cuma günü gittiğimiz İsfahan şehrinde tarihin kalıntılarını gezmeye ve geceleri de dağlarda dolaşmaya başladık. Bu durum bizi tatmin etmedi, yeni arayışlara başladık. Bu sürece girdiğimiz zaman, Bahattin biraz bu sıkıntılardan uzaklaşmak maksadıyla bana ‘yarından itibaren şu tepede bir tünel açma çalışması yapalım, biz mücadele adamıyız. Yarın Türkiye’ye döndüğümüz zaman en küçük bahaneyle bizi içeri atacaklar, içeride teslimiyet bize yakışmaz. En azından tünel kazmayı öğrenirsek bize lazım olabilir!’ diyince, hayal etme gücünün genişliği beni şaşırmıştı. Buna rağmen onun isteği doğrultusunda ve hayret içerisindeki bakışlar muhasarasında, birkaç gün tünel kazmakla meşgul olduk. Bu da fayda vermedi. Yaşadıklarımız ve gördüklerimizle İran artık bize dar gelmeye başlamıştı. Esasen, muhacirler olarak ensarları aramaya başlamıştık.
Tahran’da bizi İran ortamından ve gündeminden uzaklaştıracak çareler ararken, Afganlı cemaatler aklımıza geldi. O zamanlar Rabbani, Amerika yanlısı ve karşı grupların uydurduğu belgelerle ajan olarak yaftalanmış, mahkeme tutuklama kararı almış ve gizli bir şekilde İran’dan kaçmak zorunda kalmıştı. Hikmetyar tek seçenek olarak karşımızda duruyordu. Görüşmelerden sonra bizi Pakistan’a götürme sözü verdiler ve biz orada kalan arkadaşlarla vedalaştıktan sonra Afgan kıyafeti ve elimize sıkıştırılan belgelerle Zahedan’a kadar gittik ve oradan da Peşaver şehrine.
İnsanların hayvan gibi istiflendiği, otobüsün damının bile insan dolu olduğu araçlarla sınırdan Peşaver’e kadar yaşadıklarımızı özetini arkadaşlarla birbirimize bakarak anlamaya ve anlatmaya çalışıyorduk. Rıkşalarla tanıştığımız Peşaver’de bize ait olan bir misafir evi vardı ve Afganistan yolculuğu için, Hizbi İslami’nin kapılarını aşındırmaya devam ediyorduk. Büyük ümitlerimiz, beklentilerimiz ve kocaman hedeflerimiz vardı. Bütün bunları gerçekleştirmek için, kalabalık bir arkadaş grubuyla projeler üretiyorduk.
Yoksulluğun, sefaletin ve Afgan göçmenlerinin şehrin varoşlarında toplandığı kampların korkunç hayat şartlarına aldırış etmeden, biran önce Ruslara karşı savaşıp, şehit olma arzusu taşıyan arkadaşların sakinleşmesi ve hayatta şahitler olarak yaşamanın zorluğuna inanması için Bahattin kardeşle adeta ikna odaları kurmuştuk. Kimi arkadaşların ailelerine vasiyetler yazarak şehit olmaya gideceklerini yazmaları ve pazardan Rus öldürmek için kama almaları, bize gülünç gelse bile kardeşlerimizin duygularını anormal çizgiden normale kavuşturmak için yoğun çaba gösteriyorduk. En sonunda beklediğimiz cevap geldi ve hafta içerisinde yola çıkabileceğimiz söylendi. Sabırsız bir bekleyiş, sinirlerimizi tahrip etmeye yetiyordu. Her birimizin üzerinde Afgan giyimi, başımızda takkeler ve boynumuzda petularımızla, sakalımızla kimsenin bizim yabancı olduğumuzu anlaması neredeyse imkansızdı.
Burada da farklı bir kültür, inanç şekli ve bakış açısıyla tanışıyorduk. Nerdeyse açık bir şekilde susuz tuvaletlerde istinca yapılması, kadınların çarşafların kenarını açarak açık alanlarda ihtiyaçlarını gidermesi, her banyodan sonra saçlarına bolca yağ sürmeleri, kanalizasyon veya kuyu sisteminin olmadığı bu ülkede sokakların pis su birikintileriyle dolu olması, camilerde takkesiz namaz kılanlara iyi gözle bakmaması, kapalı gibi görünen bu toplumda düğünlerde dansöz oynatılması, esrarın serbest bir şekilde bakkallarda satılması bizim yabancı olduğumuz bir kültürdü. Mevdudi’nin çizgisinde gelişen Cemaati İslami veya sadece tebliğ etmeyi görev telaki edenlerin varlığı hissedilemeyecek derecede azdı. Buna rağmen onları bulduk ve düşüncelerini öğrenmek istedik. Ortaya çıkan manzara bizim düşüncelerimizi hezimete uğratıyordu. İnkılapçı çizgimizi Mevdudi ve benzerlerinden almış müslümanlar olarak, onların Amerika’ya, Z. Hakka ve benzerlerine bakış açılarıyla örtüşmüyordu.
Özellikle Bahattin, onların amerikancı tutumlarına tahammül edemiyor ve her fırsatta onların duruşlarının yanlışlığına işaret ediyordu. İran’a nazaran daha özgür bir ortama kavuşmuştuk, dolayısıyla herkesimle görüşme onları dinleme veya düşüncelerimizi onlara anlatma imkanı bulmuştuk. Rabbani ile yaptığımız görüşme bizi tamamen şaşkına uğratmıştı. Onunla konuştuktan ve onu tanıdıktan sonra ABD ajanı olmadığını ve belli bir seviyede İslami kültür ve hassasiyete sahip olduğunu görmüştük. Hizip olarak, bize Hikmetyar’ın çevresinden daha samimi ve yakın gelmişlerdi. Özellikle Türkmen Kerimi’nin anlattıklarının da doğru olmadığını orada gördük. Esasen, Cemaati İslami’den ayrıldıktan sonra, Hizbi İslami’de önemli bir konum kazanmak için geçmişiyle ilgili bir sürü rivayet uydurduklarını daha önce de tahmin etmiştik.
Rabbani’yi tanımamızda Tuncer kardeşin büyük bir etkisi olmuştu. Durum böyle olunca, içinde bulunduğumuz grubu kuşkulandırmadan gizli gizli ziyaretler düzenliyorduk. Kısa bir zamanda Afganistan’ın gerçeğini kavramış, karalama, iftira ve çoğu zaman ciddi zararlar veren çatışmaların arka planını yaşayarak öğrendik. Orda olduğumuz dönemde, Erdem Beyazit ve ekibi geldi; günlerce Bahattin ile birlikte onları hiziplere götürüp dolaştırdık ve Afganistan gerçeğini bütün açıklığıyla anlamalarını, görmelerini ve yakından hissetmelerini sağladık. Bununla da yetinmedik, Türkiye müslümanlarının gerçeği öğrenmesi için olayı olduğu gibi objektif bir şekilde anlatmaları için adeta yalvardık. Onlar ne yaptılar, döndükten sonra “Afganistan Destanı” diye özel bir sayı çıkararak, adeta Afganistan kahramanları gibi kendi isimlerini destanlaştırdılar. Ortada olan gerçeğe rağmen, yalan üzerinde şekillenen hayaller karşısında, birbirimize acı acı bakmakla yetindik.
Sonradan duyduğumuz kadarıyla “Afganistan gerçeğini yazıp, aforoz edilmeyi mi kabullenelim!” şeklinde bir savunma yapmışlardı. Onlardan önce bir konuşmasında, Afganistan gerçeğine yumuşak bir dokunuşta bulunanların nasıl eleştirildiklerini de bilmiyor değildik, ama buna rağmen cesaret göstermelerini ve gerçeğin üzerindeki örtüyü atmalarını arzulamıştık. Bu cesareti gösteremedikleri gibi cesur yürek de olamadılar. Onların bütün yürek acısını da biz omuzladık…
(Devam edecek.) http://www.haksozhaber.net/author_article_detail.php?id=16473 |
|
 |
|
 |
|
|
|
|
|
Logged
|
Görüyorum ki; evleriniz Rum Kayzeri'nin evlerine, lükse hayranlığınız Kisra'nın tutumuna, servet peşinde koşmanız, Karun'un anlayışına, saltanatınız Firavun saltanatına, nefsleriniz Ebu Cehil nefsine, gururunuz Ebrehe'nin gururuna, yaşayışınız sefillerin yaşayışına benziyor. ALLAH için söyleyin bana, MUHAMMEDi'den olanlar nerede?[/co
|
|
|
Yahya Abbas Müsavi
уαя∂ıм¢ı уöиєтι¢ι
Puan: 248
Çevrimdışı
Üye ID: 30
Nerden:
|
 |
« Yanıtla #1 : 17 Haziran 2010, 13:05:13 » |
|
 |
|
 |
 |
Bir Rüyanın Ardından Gerçekleşen Sessiz Devrimcilik (2)
Afganistan gerçeğini bilmeden tanışmamız cihat süreci neticesinde gelişen çelişkili durum ve derinden büyüyen ümitsizlik dalgası, Türkiye Müslümanlarının olanlardan haberdar olması gerektiği sorumluluğunu omuzlarımıza yıkıyordu. Bunu ancak, Müslümanların kültürel ve moral kaynağı olmaya namzet olan medyamız halindeki Mavera dergisi yapabilirdir. Gerçeklerle yüzleşmeyi canlı bir şekilde yaşamaları için elimizden geleni yaptık. Ancak bütün çabamız boş çıktı. Mavera, ‘Afgan Destanı’nı yeniden yazdı, ancak yazılanların büyük kısmı hayal ürünüydü. Protesto etmek için gönderdiğimiz mektupları da büyük bir ustalıkla sansürlediler ve baş kısımda yer alan selam ve sorumluluklarla ilgili bölümü yayınlayarak, bizi de kendilerine yandaş olarak tanıtmış oldular. Biz onların tarihe tanıklık yapmalarını isterken, onlar bunun tam tersine korku, endişe ve içten hesapların üzerine inşa ettikleri fildişi kulelerinden hayali bir destan üretmişler; Türkiyeli Müslümanlar da buna tav olmuştu. Çünkü toplum olarak, bize verileni araştırma, tartışma veya daha doğrusu gerçek olanla yüzleşme geleneğimiz yoktu.
Türkiye’de biz slogan atarken, onlar mücadelenin edebiyatıyla uğraşıyorlar ve bizim duygu yanımız onlarla doluyordu. Slogan atanlar darbeyle birlikte dağılınca meydan onlara kaldı ve onlar her iki yanı da doldurma iddiasıyla taleplere cevap vermeye çalışıyorlardı. Onların, Pakistan gezilerinin sadece yeni çıkan bir otomobilin çöllerde ve uzun yollarda denenmesi amacına ek olarak Afganistan ve az da olsa İran’la ilgilenmeleri, beklentimizin aksine özel sayı çıkıncaya kadar hep ümit verici olmuştu. Ortaya çıkan manzara, İbrahim ismime bir de çavuş ekleyip, bana sıksık ‘İbrahim Çavuş’ şeklinde takılan Bahattin (Abdülhamit)’i çok etkilemişti. Müslüman kamuoyunun her taraftan kuşatılmasına vesile olan yoğun propagandaya rağmen, konuyla ilgili çoğunluğun ekser inanışı karşısında birinin çıkıp gerçekleri söylemesinin, onların inançlarına küfretmek şeklinde algılanacağını ve kimsenin de buna cesaret etme yürekliliği gösteremeyeceğini savunur hale gelmiştik. Abdulhamit, “bunlardan ne köy olur ne kasaba!” diyerek tepkisini ortaya koydu. Böyle düşünmede haklıydı, çünkü gerçekleri bilenler susmayı ve gerçekleri gizlemeyi yeğlemişlerdi.
Arkadaşlarımızın buzları kırıp abdest alarak namaz kıldıkları ülkeye kaçak yollarla girdikleri yerden İran’a gitmeden önce, özgün bir düşünceyi aksiyonla sentezleyen ağabeylerimiz, çaresiz olarak bir uçak kaçırmış ve Diyarbakır’da oyuna gelerek yakalanmışlardı. O ekipten, mahkemede bir çok devası olan, daha gençliğimizin başında ceza evinden kurtulması için duvarlara “Eş’e Özgürlük” sloganları yazdığımız, Selahattin Eş çaresiz olarak yurt dışına çıkmak zorunda kalmıştı. Çoğumuz onları daha Sebil döneminden beri tanıyorduk. Sebil Dergisi ile bizim aramızdaki en büyük ayrışma noktası, Osmanlı sevgisinin, bağlılığının fazlaca işleniyor olması ve bundan daha önemlisi düşüncenin bireye hareketlilik kazandırmaması ve aksiyonun topluma indirgenmemesiydi. Sebil Dergisi’nin bastırmış olduğu padişah posterlerini satmaktan başka bir işle meşgul olmadığımız bir zamanda, suların artık iyice ısındığının farkındaydık. Kadir Mısıroğlu eyleme, slogana karşı olduğunu her defasında dile getirmişti. Öyle olunca da oradan ayrılanlar, biraz sol rüzgârın da etkisiyle safların daha fazla keskinleşmesine çalışmışlardı. Özellikle, buna ülke şartlarının darul harp dönemine uygun olduğunu, devlet memurluğunun, partinin, diyanet camilerinin ve benzeri konuların dinle bağdaşmayacağı yolunda, Hüsnü Aktaş ve Sadrettin Yüksel hocanın da aralarında bulunduğu şura tarafından verilen fetvalar eklenince garip, ama radikal siyasi bir atmosfer oluşmuştu. Mısıroğlu ile en son konuşmam bir karakol macerası neticesinde gerçekleşti.
Tayyip Erdoğan ve Edip Yüksel’in gözaltında bulunduğu Fatih karakolunda ağır darbeler alarak çıkmıştım, bir arkadaşın tavsiyesi üzerine Kadir Mısıroğlu’na geldik ve durumu anlattık. Tayyib’in, Edib’in de nezarette olduğunu hatırlatınca konuşmaya başladı ve daha önce Metin’e aklını başına alması gerektiğini, sık sık söylediğini; buna rağmen kendisini dinlemediğini ve dinlemeyince de kendisine böyle bir son hazırladığını söylüyordu… Edib’e de defalarca Metin gibi olmaması için uyarıda bulunduğunu hatırlatarak, dolaylı olarak bizi de uyarıyordu. Suçsuz yere tutuklandığımızı ve dolayısıyla Komiser Naci’nin yaptıklarına karşı rapor alıp mahkemeye vermek istediğimizi ve bizi bir avukata göndermesini söyleyince, bize yardımcı oldu. Avukata onun referansıyla gittik, bize yara bere sordu. Bir haftaya yakındır yapmadığını bırakmadığını, ancak ustaca bir şekilde iz kalmamasına dikkat ettiğini, sürekli olarak soğuk suda tutarak darp izlerinin oluşmamasına çalıştığını hatırlattık. Bize, adli tıbbın içteki arızalarla ilgilenmeyeceğini sadece görünüşte bir şey varsa ona göre rapor yazacağını ve gözle görülür izlerin olması… Sıcak su yardımıyla parayla cildin üzerinde darp izi oluşturmamızın gerekeceğini tavsiye etmesi üzerine, madeni para yardımıyla göğsümde ve sırtımda büyük morluklar oluşuncaya kadar cildi tahriş ettik ve adli tıptan 20 gün rapor alarak, avukata verdik. Aynı gün davayı açtı açmasına da, hiçbir zaman sonuçla ilgili bilgi alamadık. Çünkü kısa bir süre sonra darbe olmuştu ve biz ülkeyi terk etmek zorunda kalmıştık.
 Komiser Naci, bir arkadaşın açtığı telefon neticesinde her ne hikmetse benden korkmuştu ve aşağıda nezarette bulunan arkadaşlardan Tayyip veya Ebip gibilerini yukarıda bulunan sorgu/işkence odasına çağırarak, benim onu tehdit ettiğimi söylüyordu. Arkadaşların hepsi benim böyle bir şey yapmayacağımı söyleyerek beni kurtarmaya çalışırken, Ebip daha ikna edici bir dille, ‘Müslümanların şu anda tebliğ devresinde olduğu ve hiçbir şekilde kan dökmelerinin mümkün olmadığını, tebliğ bütün insanlara ulaştıktan sonra, eğer karşı çıkanlar veya engelleyenler olursa ancak o zaman Müslümanların kendilerini savunmak zorunda kalacağını, tebliğ devresi olan bu merhalede öldürülsek bile cevap vermeyeceğimizi’ söyleyerek, onu ikna etmiş ve dolaylı olarak da beni onun elinden kurtarmıştı.
Metin Yüksel, Fatih camisinin avlusunda vurulduğu zaman ben Van cezaevinde yatıyordum. Çıktıktan sonra yeniden İstanbul’a gelmiş ve daha önce pasif durumda olan veya Metin Yüksel’in hareketli temposundan dolayı hissedilmeyen Edip Yüksel’in bizim gruplar halinde girebildiğimiz, solcularca kurtarılmış bölgelerdeki kıraathanelere tek başına giriyordu. Televizyonu kapattırıp, oyunları durdurduktan sonra bir masanın üzerine çıkıp uzun konuşmalar yaparak, İslam’ı tebliğ ediyordu. Defalarca ona çıkışmamıza ve korumasız gitmemesini istememize rağmen, her fırsatta aynı yöntemle tebliğine devam ediyordu.
Pötürgeli Dr. Remzi Pekdemir ve Solhanlı Tahir Tikici ile kaldığımız evler polis tarafından basılıp, karakol haline getirildikten sonra yolculuğa başlayıp, İran ve ardından da Pakistan topraklarına gelişimizin üzerinden aylar geçiyordu, ama biz henüz Peşaver topraklarından çıkamamıştık. En sonunda, bizi göndermemeleri durumunda Hizbi Cemaati İslami’ye gideceğimiz yolunda tehditler yapınca bize birkaç gün sonrasına hazırlık yapmamızı söylediler.
 Dev mitinglerle, sokaklardaki güçlü duruşumuzla yakın bir zamanda İslami bir yönetim kurabileceğimizi hayal ederken, ön hazırlıklı bir senaryoyla darbe olmuş ve ümitsizliğin içerisinde boğulmuştuk. Türkiye’de mücadelenin kırılmasıyla birlikte kitlesel olarak içerisine düştüğümüz zilleti daha fazla kaldıramayacağımız düşüncesiyle, gönüllü bir şekilde kendimizi ateşin içerisine atmaya hazırdık. Türkiye’de ümitlerimiz kırıldıktan sonra, sığındığımız İran’dan da istediğimiz/beklediğimiz umut ışığını göremeyince şehadet sloganıyla, ölüme koşuyorduk adeta. Gözlerimiz karaydı, korkusuzduk. Geride bizi yönlendirecek, bekleyecek, yol gösterecek hiçbir değer kalmamıştı artık. Dolayısıyla gerimizde kalan köprüleri yıkmış, gemileri de yakmıştık. Aramızda, sadece Bahattin Yıldız’ın geride ara sıra mektuplaştığı bir gönül bağı vardı. Onun dışında her birimiz gencecik yaşımızda, ideolojik, sosyal ve çözüm alanında tamamen çıkmaza girmiş, tıkanmış, tükenmiş ve kurtuluş yolu olarak da mukaddes topraklarda cihat ederek, şehit olmayı düşlemiştik ve bu hayalimizin yakın bir zamanda gerçekleşeceği söylenince de mutluluğa gark olmuştuk. İnsanlara ‘şehadetin bütün çağlara ve nesillere bir çağrı’ olduğunu söyleyenler olarak, buna öncülük etmeliydik ve artık tıkanma noktasına gelen yolumuzun açılacağı müjdesi de verilmişti. Oraya vardıktan sonra, Dr. Remzi’yi de ‘yaralı mücahitlere yardımcı olması için çağırma kararı’mızı uygulayamadık, çünkü daha İran’dayken onun ölüm haberini her tarafı keçe kalemlerle karartılarak sansürlenmiş Türkiye’den gelen gazetelerden okumuştuk. Bizden geriye kalan bir Dr. Remzi’miz vardı, o da şimdi yoktu.
Biz dünyadaki her sosyal veya siyasal hareketlerin kopyasıydık ve dolayısıyla ayaklarımızın üzerinde duramıyorduk. Geriye dönüp baktığımızda, bizi kasırga gibi savuran darbenin öncesinde her birimiz bir yerlerde hazır ideolojilerin, düşüncelerin kalıplarıyla mücadele vermeye çalışmıştık. En belirgin özelliğimiz, oluşturulan şuranın verdiği kararları uygulayabilmekti. Fatih, camisinde darbe öncesi okunan mevlitte muhalif isimlere dua edildiğinde tekbirlerle protesto edişimiz, mücadele bilincimizi pekiştirmiş, ciddi tutuklamalar karşısında firar ettiğimiz yerlerde halka büyük moral veren bu çıkışımızın izlerini ülkenin en uzak köşelerinde görerek, ümitlenmiştik.
Gönderme haberinden sonra, Bahattin kardeşle birlikte Afganistan’da lazım olabilecek ihtiyaçlarımızı almaya gitmiştik. Daha ilk geldiğimiz günden itibaren havanın sıcaklığından ve çevrenin pisliğinden dolayı çoğumuz hastaydık ve doktorun vermiş olduğu haplar artık fayda vermediğinden çareyi, tezgâhlarda satılan muz ve değişik sıcak bölge meyveleri yemekte bulmuştuk. Misafirhanenin dışında suyu olan biri otelde ve biri de kapısında sürekli kuyruk olan çarşının çok uzaklarında yer alan bir tuvalet vardı. Hiçbir şekilde çevresi açık olan, suyu bulunmayan ve insanların omuzlarındaki petuyu çevresine sarıp taşlarla, kerpiçlerle istinca yoluyla temizlendikleri tuvaletlere gitmeyi beceremedik. Zaten hasta olan bedenimizin, böylesi bir pisliği kaldıramayacağını bildiğimizden olabildiğince buralardan uzak duruyorduk. İlaç yerine meyvelerle direncimizin kırılmasını önlemeye çalışmamıza rağmen, Cihat, Fatih ve birkaç arkadaş daha şiddetli bir şekilde ishale yakalanmışlardı. Hergün duş alıp, kendimizi koruyor. Su yerine sıcak çay içmeye çalışıyorduk, ama yine de çoğumuz hastaydık.
|
|
 |
|
 |
|
|
|
|
« Son Düzenleme: 17 Haziran 2010, 13:18:39 Gönderen: Yahya Abbas Müsavi »
|
Logged
|
Görüyorum ki; evleriniz Rum Kayzeri'nin evlerine, lükse hayranlığınız Kisra'nın tutumuna, servet peşinde koşmanız, Karun'un anlayışına, saltanatınız Firavun saltanatına, nefsleriniz Ebu Cehil nefsine, gururunuz Ebrehe'nin gururuna, yaşayışınız sefillerin yaşayışına benziyor. ALLAH için söyleyin bana, MUHAMMEDi'den olanlar nerede?[/co
|
|
|
Yahya Abbas Müsavi
уαя∂ıм¢ı уöиєтι¢ι
Puan: 248
Çevrimdışı
Üye ID: 30
Nerden:
|
 |
« Yanıtla #2 : 17 Haziran 2010, 13:06:00 » |
|
 |
|
 |
 |
Kısa bir süre sonra, Süleymaniye Diriliş derneğinden tanıdığım ve birçok olayda yürekliliğine tanık olduğum Malatyalı Abdulhamit Turgut geldi ve bizden sonra geldiğinden Türkiye’deki gelişmeleri uzun süre ondan dinledik. Her akşam yemekten sonra gark olduğumuz muhabbetlerle, Pakistan’ın Peşaver kentinde ne aradığımızı bile unutur hale gelmiştik. Darbe önce eylemleri, düşünce yapımızı ve özellikle de Tevhit ve Şura ile birlikte gelişen İslam Devletine doğru gidişimizi değerlendiriyorduk. Gülüşmeler, ileriye dönük önerilerle şekil alan muhabbetlerimiz uzun sürmedi, zira aramızda bir an önce Ruslarla karşılaşmak isteyen sabırsız arkadaşlarımız vardı ve onlar her defasında sıkıntılarını dile getiriyorlardı. Onlar için bundan başka gündem yoktu ve olmamalıydı.
Gidişimize karar vermişlerdi ancak bu kez, gidecek grup silah bekliyordu. Silahsız o dağları aşmaları ve istedikleri hedefe ulaşmaları imkânsızdı. Bahattin, Fatih öfkenin sınırlarını aşmışlardı bile, “lanet olsun! Bunlar bizi kandırıyorlar, hergün yarın demekten başka hiçbir şey yapmıyorlar. Başka bir hizbe gidelim. Cemiyete gitmiş olsaydık, bizi çoktan gönderirlerdi.” Ağayi Turki ismini taktıkları Muşlu Tuncer Göktaş’a ‘Türkiye’den arkadaşlar gelmiş!’ diyerek, bizi evinde buluşturan Abdulgaffar Maruf, Afganistan’a gidişimizi hızlandırmak için gördüğü her yetkiliye müracaat ediyor ve bizi evine davet ederek, moral vererek bizi sakinleştirmeye çalışıyordu. Uzun bir süre, kapalı olan şehrin büyük parkıyla ilgili bize bilgi verirken, ‘parkın içerisinde büyük bir caminin Osmanlı mimarına uygun yapıldığını ve açılışı da Türkiye başbakanının yapacağını ve bundan dolayı parkı kapalı tuttuklarını’ söyleyerek oyalaması da son bulmuştu. Zira büyük bir törenle açılan camiyi daha sonra görmüş ve gülmüştük. Abdulhamit (Bahattin), camiye bakıp gülerek Abdulgaffar’a ‘ya bu mu cami, buna bizim orada minyatür diyorlar’ diyip takıldığında, Abdulgaffar’ın rahatsız olduğunu kızaran yüzünden gördük. Bu oyalamadan sonra, sinirler artık kopacak kadar gerilmişti.
Hergün gittiğimiz Hizb-i İslami bürosu, Özbek Kerimi’nin de desteğiyle en sonunda bize tarih verilmiş, ancak bu kez silah bahanesiyle karşılaşmıştık. Her şeye rağmen yerimizde duramıyorduk, bir an önce Afgan topraklarına gidip Rusların kökünü kazımak için büyük bir direnç gösteriyoruz ve ondan önce olanların tamamını verilen bu sözle unuttuk. En sonunda… 50 kişilik bir kafileyle iki kişilik koltuklara 3 kişi sıkıştırdıkları ve ayakta, arabanın damındaki bagaj kısmında insanların istiflendiği araç yol almaya başladı. Otobüs bir çukura çarptığı zaman, ayaktakilerin hepsi üzerimize dökülüyorlardı. Gecenin geç saatlerine kader bu şekilde hareket ettik ve daha sonrasında bir mescidin kapısında durduk. İçeride ve avlusunda hasıl sergiler vardı. Namazları kıldıktan sonra, petumuzu üzerimize sererek uyuduk. Güneşin kavurduğu ülkede ilk serin ve rahat geceyi bu mescitte geçirdik. Ömrümüzün en huzurlu anlarıydı, dilini, geleneklerini, sosyal yapısını bilmediğimiz ve hiçbir şekilde uyum gösteremediğimiz yabancı ülkenin bu dağlara yakın kasabasının mescidinde kaldığımız süre, hiç bitmesin istiyorduk. Sabah namazından hemen sonra yeniden yola koyulduk.
Bundan sonraki süreçte, nerdeyse patika denilecek yollardan dağa doğru virajlardan kıvrılarak yükseliyorduk. Hedefimiz Himalyalar’ın gölgesindeki Sipingar’dı. Afganistan sınır kasabasına doğru yola devam ediyoruz. Yol boyunca, bizi ilgiyle izleyen ve kimi zaman hareketlerimize gülüşen insanların gözleri önünde sohbet ediyorduk. Darbe öncesi yaşadığımız olayları, solcuları taklit ederek kurtarılmış bölgeler ilan edişimizi uzun yıllar geçmiş gibi değerlendiriyorduk. Bakışmalara ve gülüşmelere ben aldırış etmezken, Abdulhamit öfkelendiğini yüzüne ve kimi zaman da ifadelerine yansıtıyordu. Tahammülün sınırlarını aşan, kimi zaman sıcakta kavuran ve kimi zaman da donduran yolculuğumuz Hindukuşu dağlarının gölgesinde, çınar ağaçlarının yeşile boyadığı kasabaya ulaştık. Hizbin yerini öğrendikten sonra, onların çıkmamamız yolundaki bütün ısrarlarına rağmen dışarı çıkıp çınarların altında yer alan bir çayhanede doyasıya çay içtik.
Akşamın serinliğinde dolaştığımız kasaba sokakları, Pakistan’ın diğer şehirlerine nazaran daha temiz ve düzenli görünüyordu. En azından her taraftan akan sular daha berraktı. Havanın serinliğinden omzumuzdaki petularımıza iyice sığınıyorduk ve çaresiz Hizbin yolunu tuttuk, akşam yemeği ve çaydan sonra bize tahsis edilen odaya çekilip orada muhabbet etmeye ve dinlenmeye başladık. Sabahın karanlığında Afganistan’a doğru hareket edecektik.
Sabah gün aydınlanmadan ve kasabayı kucaklayan çınarların o tatlı duruşlarını yakından görmeden/hissetmeden karanlıklara karıştık. Bu kez, patika bir yoldan yürüyorduk. Sınırı geçtikten sonra bir köyde bize silahları vereceklerdi. Birkaç parça elbisemizin bulunduğu çantalarımızdan da kurtulmuştuk. Sadece üzerimizdeki elbiseler vardı, uzun dağ yürüyüşünde en küçük bir ağırlık yürümeyi engelleyebilirmiş. Öyle dediler. Bizimle gelen Abdulgaffar Maruf özellikle hiçbir ağırlık taşımamamız yolunda uyarmasına rağmen, daha önceki dağcılık tecrübemle ceplerimi şekerleme ve kuru üzüm doldurmuştum. Hiç bilmediğimiz ve duymadığımız bir yola gidiyorduk. Yanımızdaki mücahitlerin konuşmalarından çok azını anlayabiliyorduk ve zorlandığımız zaman Maruf yardımımıza yetişiyor veya onlarla farsça konuşarak iletişim kurmaya çalışıyorduk.
Bahsettikleri köye vardığımızda sabah namazı vaktiydi, mescitte namazımızı kıldıktan sonra köylülerin getirdiği kahvaltıyı, temiz havayı teneffüs ederek doyasıya yedik. Sonrasında bizim silahlarımız getirildi, ancak namlularını görür görmez hayal kırıklığına uğradık. Rusların modern silahlarına karşı bize verilen mavzerler, garibimize gitmişti. Fatih’in eski akıncılarından Fatih (Köksal), buna ilk itiraz edenlerden oldu. Her konuda iyi manevra yapabilen Abdulgafar, ‘bunların geçici olduğu’nu söyledi. Burada başka silah olmadığı için, yoldaki tehlikelere karşılık silahsız hareket etmemek için bu silahların verildiği ve merkeze ulaşıldığında silahların kaleşnikoflarla değiştirileceğini söyledi. Öfkelensek de kısmen ikna olmuştuk. Ormanların içinden yükseklere doğru tek sıra halinde yürümeye başladığımızda, üzerimizdeki küçük bir ağırlığın yürüyüşümüze ne kadar olumsuz etkilediğini daha iyi anlıyorduk. Patika yollardan, kayalıklardan dağlara doğru yürüyorduk ve önde olan Afganlılar yolu bildiklerinden ve bedensel direnç sahibi olduklarından her zaman bizden çok ileride yürüyorlardı.
Dağcılıktan kalan geleneğimi burada da sürdürüyordum, geride kimse kalmasın diye en arkada yürüyordum. Dağ yürüyüşü yapanlar bilir, en arkadaki sürekli olarak öndekine oranla en çok yorulandır. Afganlıların avuç avuç yuttukları haplara rağmen ishal hallerinin devam etmesi imdadımıza yetişmese, bu zorlu yolu bu tempoyla bitirmemiz imkânsızdı. En azından hiçbir şey yemiyor olsak bile, kısa aralıklarla tuvalet mollaları veriyorlar veya bizim arkadaşlar bu ihtiyaçlarını onlara bildiriyorlar. Yol boyunca sudan ve benim tanıdığım otlardan başka hiçbir yiyeceğimiz yoktu. Türkiye’den gelen arkadaşların dirençleri ishalle birlikte giderek kırılma noktasına geliyordu. Fırsat buldukça onlara kuru üzüm ve şekerlemeleri sınırlı bir şekilde veriyordum. Ayaklarımızdaki sandaletlerle sürekli suların içinden geçiyoruz ve kaçınılmaz olarak ıslanıyorlar, biraz kurudukları zaman da ayakta işkence haline dönüşüyorlardı. Kuruyan sandalet bağları ayak derisini jilet gibi sıyırdığından, her defasında onlardan birilerinin sandaletleri ellerinde yalınayak yürüdüklerine şahit oluyorduk. Daha yürüyüşün başından itibaren arkadaşların ayakları kanamaya başladı bile. Abdulhamit, Tuncer’in deyimiyle ‘tam bir Afganlı’. Başındaki takkesi, hafif kirli sakalı ve sırtındaki petusuyla onların arkasından ayrılmıyor, aralarında fasıla oluşmasına fırsat vermiyor. Geri kalan arkadaşlar ise, sürekli geride kalıyorlar ve bütün ısrarlarımıza rağmen öndeki Afganlılar düzenli bir tempoyla yürümüyorlardı.
Abdulgaffar, bize neden en yükseklerden gitmemizin gerektiğini izah edenek, Sovyet uçak ve helikopterlerinin sürekli hareket halinde olduklarını, en küçük bir canlı gördükleri zaman bölgeyi bombardıman ettiklerini anlatıyor, anlatmasına da bizim bundan korkumuz yoktu! Biz zaten bunun için geldik ve öldürebildiğimiz kadar Rus öldürürken, şehit olmaya da hazırlıklıydık. Bir de bu zorlu yol olmasa. Sessiz ama sarsılmaz kayalar gibi durduğumuz Türkiye’den buraları daha farklı algıladığımızı, hayal ettiğimizi gerçeklerle yüzleştiğimiz zaman daha iyi anlamaya başlamıştık bile. Hareket temposu hızlı olduğundan, yol boyunca muhabbet etmemiz de zorlaştıkça, sadece kendimizle başbaşaydık. Dağlara doğru yükseldikçe, zorluklara rağmen içimizde manevi bir atmosferin giderek genişlediğini ve bu atmosferin anaforunda kaybolduğumuzu daha iyi anlıyorduk. Sanki kirlenmiş yeryüzünden, temiz kalabilmiş yüksekliklere doğru yol aldıkça başka alemlere doğru kanatlanıyorduk. Bunun yanında, açlık, yorgunluk ve hedefimizin bilinmezliği büyük bir moral çöküntüsü yaşamamıza yetiyordu. Buna rağmen, birbirimize moral vermeye gayret gösteriyorduk.
Sürekli gökyüzünde savaş makinelerini de kollayarak yüksek çamların arasından ilerlerken, yer yer ormanın yandığını görünce, Abdulgaffar soru sormamıza bile fırsat vermeden, yangının Sovyet uçaklarından atılan yangın bombaları neticesi meydana geldiğini söyledi. Biz, hayatın bir parçası olan ormanların işgal güçleri tarafından yakılmasına inanmak istemezken, bomba kalıntılarını gördük. O zaman, savaşı hedef edinen işgal güçlerinin acımasızlığına ve insanlık karşısındaki pervasızlığına daha çok inandık.
(DEVAM EDECEK)
http://www.haksozhaber.net/author_article_detail.php?id=16602
|
|
 |
|
 |
|
|
|
|
« Son Düzenleme: 17 Haziran 2010, 13:44:35 Gönderen: Yahya Abbas Müsavi »
|
Logged
|
Görüyorum ki; evleriniz Rum Kayzeri'nin evlerine, lükse hayranlığınız Kisra'nın tutumuna, servet peşinde koşmanız, Karun'un anlayışına, saltanatınız Firavun saltanatına, nefsleriniz Ebu Cehil nefsine, gururunuz Ebrehe'nin gururuna, yaşayışınız sefillerin yaşayışına benziyor. ALLAH için söyleyin bana, MUHAMMEDi'den olanlar nerede?[/co
|
|
|
|
|
Yahya Abbas Müsavi
уαя∂ıм¢ı уöиєтι¢ι
Puan: 248
Çevrimdışı
Üye ID: 30
Nerden:
|
 |
« Yanıtla #4 : 17 Haziran 2010, 13:23:51 » |
|
 |
|
 |
 |
geçmişi bilmek adına bu kadarcık bir uzun yazıyı bile okumaktan aciz olan kardeşlerimiz varsa,okumamalarını tavsiye ederim,çünkü faydası olmaz,ama eğer amaç geççmişi bilmek için gayretse bu kadarcık zahmetede katlanmasını bilmek lazım kekocan... bunun devamını sabırsızlıkla bekliyorum..tüm günümü alsa bile büyle bir yazının tek bir satırını okumadan geçmek istemiyorum....
selametle.. |
|
 |
|
 |
|
|
|
|
|
Logged
|
Görüyorum ki; evleriniz Rum Kayzeri'nin evlerine, lükse hayranlığınız Kisra'nın tutumuna, servet peşinde koşmanız, Karun'un anlayışına, saltanatınız Firavun saltanatına, nefsleriniz Ebu Cehil nefsine, gururunuz Ebrehe'nin gururuna, yaşayışınız sefillerin yaşayışına benziyor. ALLAH için söyleyin bana, MUHAMMEDi'den olanlar nerede?[/co
|
|
|
|
|
Yahya Abbas Müsavi
уαя∂ıм¢ı уöиєтι¢ι
Puan: 248
Çevrimdışı
Üye ID: 30
Nerden:
|
 |
« Yanıtla #6 : 25 Haziran 2010, 14:14:13 » |
|
 |
|
 |
 |
Yakup Aslan
Bir Rüyanın Ardından Gerçekleşen Sessiz Devrimcilik (3)
Çamların arasından aşağıya, kuzey yönüne doğru ilerledikçe aslında buzulların bölgesinde olduğumuzu ve dayanılmaz soğukların oradan bize doğru estiğini keskin ayazla hissetmeye başlamıştık. Buzulları yokuş aşağı inerken daha fazla dayanamayıp, ‘petu’mun üzerine oturarak aşağıya doğru hızla kayıyordum. Adeta uçarcasına gidiyordum. Yoluma çıkan bir iki kayayı manevralarla geçtikten sonra bir düzlüğe ulaşmış ve arkadaşları beklemeye başlamıştım. Aradan geçen bu uzun sürede rahat bir şekilde dinlenme imkânı bulmuştum. Aslında ben bu kayma işine girişirken, diğer arkadaşların da aynı şekilde aşağı inebileceklerini düşünmüştüm, ama onlar o hızı ve riski göze alamamış, yürüyerek zikzaklar çizerek inmeyi tercih etmişlerdi.
Kısa bir iniş daha geçtikten sonra, yeniden tırmanmaya başlamıştık. Ancak arkadaşların hiç biri yürüyecek halde değillerdi. Sabahın karanlığında başlayan yürüyüş durmaksızın devam etmişti. Zorlu inişten sonra daha yüksek bir dağa yeniden tırmanmıştık. En uzun molalarımız, namaz vakitleri verilen molaydı. ALLAH’tan ‘onların’ seferilik, namazları birleştirme veya kısaltma gibi bir dertleri yoktu. Ayrıca taharet esnasında istinca yapmaları; Cihat ile Fatih’in “tombala çekiyorlar” dediği taşla kurulanma işlemi ve ondan sonra da ayrıntılı bir şekilde dikkat ettikleri abdest ritüeli geliyordu ardından. Aldığımız abdeste dikkatlice baktıklarını bildiğimizden, bütün sembol, şekil ve törenleri harfiyen yerine getirmeye çalışıyorduk. Buna rağmen nereden görmüşlerse, Fatih’in taş kullanmadan, direkt suyla temizlenmesini sorun ettiler. Abdulgaffar kanalıyla uyarılarını iletip, böyle abdest alanların ancak ‘Rafıziler’ olabileceğini söylediler. Fatih, homurdanmaya başladıysa da, sakinleştirerek “bunların gelenekleri böyle, bunlar ne öğrenmişlerse onu uyguluyorlar ve ondan başka bir doğrunun olabileceğini kesinlikle kabul etmezler. Bize düşen onların bu inançlarını sorgulamamak, buraya geliş gayemiz bu değil. Bir de adamlar buna ALLAH’ın emri gibi inanıyorlar” dedik.
Akşama doğru, dağın zirvesine yakın bir yere varmıştık. Orada, beş-altı ev vardı ve köyün dışında tek katlı, kapısız-penceresiz bir odaya doğru yöneldik. Köylülerin bizi misafir edeceği ümidiyle orada beklemeye başlamıştık. Mücahitlerden bir kaçı köylülerle görüşmeye gitmiş, ancak üzgün bir şekilde geri dönmüşlerdi. Köylüler misafir etmeye yanaşmadıkları gibi, yiyecek de vermemişlerdi. Afganlılar, köyün Afganistan sınırları içinde olmasına rağmen Pakistanlılar’a ait olduğunu ve her gün buradan birkaç mücahit kafilesi geçtiğinden, onlara bakacak imkânlarının olmadığını, bunu anlayışla karşıladıklarını söylüyorlardı. Çaresiz, o tek göz üstü kapalı, ancak kapısız-penceresiz, bol manzaralı odaya doluşmuştuk. Çevreden bolca odun toplamış ve sabaha kadar yakılan ateşin çevresinde oturarak uyumak zorunda kalmıştık. Grubumuz bu barınağa sığmayınca, bu soruna iki saatte bir, birkaç kişilik nöbetçi yöntemiyle çözüm bulunmuştu.
Esasen, dediklerine göre bu bölge güvenilir değilmiş. Ancak yüksek olması ve Sovyetlerin ilgi alanından uzak olduğu için bu güzergâh seçilmişti. Bir eşkıya grubu, bölgenin kontrolünü elinde bulunduruyor ve defalarca Pakistan’dan silah ve mühimmatla gelen kervanları soyuyormuş. Soğuktan ve yer darlığından dolayı sabaha kadar uyuyamamıştık. Açlığa alışmış bedenimizle sabahın serinliğinde tekrar yürümeye başlamıştık. Bilinmezliğe doğru devam eden bu yolculukta, kuru üzüm ve şekerlenmeyi idareli kullanıyorduk. Açlık, yorgunluk, hedefin belirgin olmaması ve bunlardan daha kötüsü, arkadaşların ishalden kurtulamaması dayanılır gibi değildi. Geniş derelerden geçerken, çıkarmaya fırsatımız olmadığından, sürekli ıslanan sandaletlerimiz her yönden rahatsız edici bir hale gelmişlerdi. Her defasında daha “çok yolumuz var mı?” diyor, “aha şu tepenin/dağın arkası gideceğimiz yer” cevabını alıyorduk. Her aştığımız dağ-tepenin ardından bu cevapları tekrar tekrar alınca, artık bu tür soruların gereksiz ve anlamsız olduğuna kanaat etmiş ve soru sormaktan vazgeçmiştik. Ayaklarımız, irademizin dışında taşlara savruluyorlardı ve çoğumuzun ayakları kan içerisindeydi. Fatih, bu programsızca ve ön hazırlık yapılmadan başlanan ve bir türlü bitmeyen yolculuğa isyan ediyordu artık. Daha bir buçuk günümüz dolmamıştı bile. Silahlar ve içini bolca mermi ile doldurduğumuz mermilikler bize artık yoklarmış gibi gelmeye başlamıştı. Öğleye doğru yüksekçe bir dağı çıktıktan sonra, aşağıya doğru hızla inmiş ve aşağı eteklerdeki düzlükte namaz kılmak üzere hareket etmiştik. Yeşil alana geldiğimizde, mermi yeleklerimizi çıkarıp, biraz dinlendikten sonra elimizden geldiğince uzatmaya çalışarak abdest merasimine başlamıştık.
Namazı kılıp, tek sıra halinde yeniden harekete geçtiğimizde; Cihat, düz bir taşın üzerine oturmuş sigarasını pervasızca tüttürüyordu. Bir süre bekledim gelmesi için, gelmeyince seslendim. “Siz gidin, ben arkanızdan yetişirim!” diye ısrar edince, bir bildiği vardır düşüncesiyle arkadaşlara yetişmeye çalıştım. Kıvrılarak yüksekçe tepenin başına kadar kaç kez seslendiysem aynı ifadeyi tekrarladı. Tepeye vardıktan sonra, grup durumdan haberdar olmuştu. Seslenmelerine karşılık o, eliyle ‘gidin’ işareti yapıyordu. Gelir hesabıyla ona doğru geri döndüm, ancak yanına gidinceye kadar başını bile yerden kaldırmadı. Tamamen kendisini kilitlemişti. Yanına vardığımda, gözlüklerinin altından bana ‘neden geldin?’ dercesine baktı. Kalkması için ısrar ettim. O, ‘artık bir adım bile atacak durumda olmadığını, ayaklarından akan kanı göstererek, bize rehberlik yapanların yalan söylediğini; bu açlık, yorgunluk ve belirsizlikle hiçbir yere gidemeyeceğimizi ve bundan dolayı onları protesto edip burada kalmaya karar verdiğini’ söyledi. Onun da silahını ve mermi yeleğini omuzlayarak, yalvar-yakar yeniden yürütmeye başladım. Tepeye vardığımızda, onlar yeterince dinlenmişlerdi. Geldiğimizi görünce yeniden hareket komutu verdiler.
Öğleye doğru, her tarafından sular akan, yeşillikler arasına gizlenmiş bir köye vardık. Mücahitler, yiyecek bir şeyler bulmak maksadıyla köye gittiler. Bütün köyden ancak on tandır ekmeği ve birkaç yeşil soğan alabilmişlerdi. Bölüşülen ekmek, sadece iki lokmadan ibaretti ve gece yarısına kadar o ekmekle devam etmiştik. Gece yarısına doğru bir köy evinin kapısındaydık. Abdest alıp büyük bir salon görünümündeki evde namaz kılıncaya kadar, bize yemek hazırlanmıştı. Büyük kazanlarda kaynatılan buğdaylar iyice piştikten sonra tepsilere boşaltılmış, üzerine yoğurt döküldükten sonra, az bir yağla terbiye edilmişti. Tandır ekmeğiyle yenilen bu yemek, dünyanın en lezzetli yemeğinden daha tatlı gelmişti. İki günlük açlıktan sonra, ilk defa karnımız doymuştu. Mücahitler, “Türkiye’den cihat için misafirlerimiz var!” deyince, ev sahipleri mahcup bir halde ikram edebilecekleri her şeyi getirmişlerdi. Bizim için çay, nerdeyse yemek kadar önemliydi. Büyük çaydanlıklarda sarı bir su şeklinde gelen çayları da ‘gor’larla içtikten sonra, belki de hayatımızın en güzel uykusunu uyumaya başladık. İki günlük yorgunluk ve uykusuzluktan sonra, kendimizi evimizdeymiş gibi hissettiğimiz dağ başındaki bu köy evinde, o saate kadar olanları unutmuşçasına huzurluyduk. Ancak ‘yolcu, yolunda gerek’ti. Sabahın karanlığında kalkıp basit bir kahvaltının ardından yeniden yola koyulduk.
Gün boyu isyan ederek, kimi zaman Maruf’un ‘Vallahi sadece bu tepeyi geçecek kadar bir yolumuz kaldı!’ şeklindeki yalanlarına inanarak akşama doğru hedefimize varmıştık varmasına, ancak dünyaya geldiğimize yüz bin kez pişman olmuştuk. Bütün bu yorgunluk ve bitkinliğimizin üstüne, bir köyden geçtiğimizde köylülerin sıraya dizilip teker teker bizimle tokalaşması ve her birimizin “singi, curi, tabiate xe… beçeha…” şeklindeki tekerlemeyi 5 ten fazla olan kucaklamanın her defasında merasim gereği durup söylemeleri ve bizim de bu merasime katılmamız, bizi çılgına çeviriyordu. Elimden geldikçe, oyalanıyor veya bir şekilde bu merasimin sonuncu seansına kendimi ulaştırmaya çalışıyordum. Onlarsa, nefesleri kesilinceye kadar bu tekerlemeyi karşılıklı söylüyorlardı.
Celalabat şehrinin Soğrut kasabasının, ağaçlar içerisinde çevresi duvarlarla çevrili bir derebeyi evindeydik. Komünist işgal hükümetinden önce, kırsalda ve hatta şehir varoşlarında derebeyler hâkim durumdaydı. Kale gibi duvarlar içerisinde kurulan büyük bir mahalle, dışarıyla bağlantısı kesik halde silahlı güçleri, çalışanları ve soylu ağanın ailesini içinde barındırıyordu. Aşılması nerdeyse imkânsız duvarların gözetleme kulelerinde nöbet tutulur ve surlar içerisindeki yerleşim alanları bağımsız bir ülke durumunda gibiydi. İşgalci Rusların gelmesiyle birlikte büyük kesimi menfaatleri gereği, onlarla işbirliği yapmış ve dolayısıyla mücahitlerin güçlü olduğu alanlarda, zenginliklerini alıp, kaçmak zorunda kalmışlardı. Feodal ağalar, büyük baş hayvanların yanı sıra geniş ekim tarlalarına sahip olduklarından, büyük bir işçi nüfusunu da bünyelerinde barındırabiliyordu. Hâkim hükümetin denetimindeki bölgelerde ise, ya varlıklarını koruyorlar veya kalelerini Sovyet ordularının yerleşimine terk ediyorlardı.
Şimdi, böyle bir yerdeydik. Her türlü meyve ağacının olduğu geniş bir kalenin orta yerinde, futbol sahası kadar bir alan ve her birimiz çimenler üzerine dökülürcesine oturmuştuk. Kalede mukim olanlara, önceden gelenler haber vermiş ve kazanlarda yemekler kaynamaya başlamıştı bile. Tahran’dan buraya gelinceye kadar yaşadıklarımız, yorgunluğumuz ve hayatın içerisinde yüzleştiğimiz çelişkilerimiz bugün bütün açıklığıyla ortaya çıkmıştı. İçinde yaşamadığımız bir hayatın kurallarına, koşullarına, geleneklerini, tarihsel, sosyal gerçekliğine kısa bir sürede uyum sağlayabilmek, bütünleşmek veya en azından engelleyici sorunlarından kurtulabilmek o kadar kolay değildi. Biz bunun gerçeğini birebir yaşıyorduk. Kimse bize bunları anlatmamıştı. Her şeyi yaşayarak öğreniyorduk. Afganistan gerçeğiyle birebir yüzleştiğimiz zaman, bize anlatılanların tamamının yalan olduğunu daha iyi görebiliyorduk. Efendilerimiz, sadece görmemizi istedikleri şekilde toz-pembe bir manzara oluşturmuşlardı ve biz de teslimiyet mantığıyla biraz da böyle bir rüyaya ihtiyacımız olduğu için, araştırma zahmetine dahi girmeden kabullenmiştik.
Fanusların ışığında, yağlı yemeklerimizi yedik ve daha sonra, -buralara geldiğimizden beri sıkça duyduğumuz “Mihmanani Turki” (Türk Misafirler) ifadesinin ardından- bize normal çay getireceklerini anlıyorduk artık. Onlar, genellikle şeker kamışı suyunun sıkılıp, tozun bolca karıştığı kurutulmuş parçacıklarıyla yeşil çay içiyorlardı. Bize normal çay (çay tori) getiriyorlar ve biz kaçınılmaz olarak içindeki kum taneciklerini hissederek kırmaya çalıştığımız gorlara alışmaya çalışıyorduk. En az birkaç gün burada dinlenebileceğimiz söylenmişti. Ancak günlerdir banyo yapmamıştık. Soğuk suda, sabunsuz bir şekilde yıkadığımız saçlarımız artık bize sıkıntı vermeye başlamıştı. Ter kokusuna alışsak bile, bunun devamında bitlenmekten korkuyorduk. Çay sohbetinde bunu ilk olarak Abdulhamit (Bahattin) gündeme getirmişti ve en kısa zamanda, bu sorunumuza bir çözüm bulmak gerektiğini söylüyordu. Abdulgaffar’ı çağırıp, ne yapabileceğimizi sorduk. O, mücahitlerin, aşağıda akan derede yıkandıklarını ve bundan başka da bir çözüm yolu olmadığını söyledi. Ertesi gün topluca, su kaynatabilecek bir kap bulup, dere kenarına gitmeye karar verdik.
|
|
 |
|
 |
|
|
|
|
|
Logged
|
Görüyorum ki; evleriniz Rum Kayzeri'nin evlerine, lükse hayranlığınız Kisra'nın tutumuna, servet peşinde koşmanız, Karun'un anlayışına, saltanatınız Firavun saltanatına, nefsleriniz Ebu Cehil nefsine, gururunuz Ebrehe'nin gururuna, yaşayışınız sefillerin yaşayışına benziyor. ALLAH için söyleyin bana, MUHAMMEDi'den olanlar nerede?[/co
|
|
|
Yahya Abbas Müsavi
уαя∂ıм¢ı уöиєтι¢ι
Puan: 248
Çevrimdışı
Üye ID: 30
Nerden:
|
 |
« Yanıtla #7 : 25 Haziran 2010, 14:14:50 » |
|
 |
|
 |
 |
Ertesi gün büyük bir yağ tenekesi bulmuş ve dere kenarına inmiştik, ancak su kırmızı akıyordu ve bundan dolayı da kasaba bu ismi almıştı.- Soğrut (kırmızı dere).- Abdulgaffar, bütün kuyu ve şehir suyu sisteminin Ruslar tarafından imha edildiğini ve savaşın ilk gününden beri halkın sadece bu suyu içtiğini hatırlatınca, akşam içtiğimiz çayın neden farklı bir tat verdiğini daha iyi anlamıştık. Çaresiz, yaptığımız ocakta suyu kaynatmaya başladık. Gözden uzak ve sessiz bir alana gitmiş olmamıza rağmen, bir şekilde bizim farkımıza varmış ve yüksekçe bir yerden, bizi izlerken kahkahalarla alay konusu yapmışlardı. Getirdiğimiz sabunlarla elbiselerimizi kaynar suda yıkayıp kızgın taşların üzerine sermiştik. Kısa bir zamanda elbiselerimiz kurumuştu. Her birimiz sıcak suyla, sabunla yıkandıktan sonra omzumuzdan eksik etmediğimiz petularımızı havlu olarak kullanarak, kurulanmış, bu şekilde dahi olsa banyo yapmanın vücudumuza verdiği dirilik ve direnci hissetmenin hazzını yaşamıştık. Bundan olsa gerek, sinirlerimiz gevşemiş, yaşadığımız koşulların üzerimizde oluşturduğu baskı daha hafiflemiş gibiydi sanki. Ancak yıkandığımız kırmızı topraklı su, bizi de kendi rengine boyamıştı ve üzerimizde bir toz tabakasının kaldığını görünce gülüşmeye başlamış ve birbirimize takılmaya bile başlamıştık. Bizim için önemli olan, kirden korunmak ve gelecek tehlikelere karşı tedbir almaktı. Avuçlarımızla yüzümüzdeki tozları sıyırdıktan sonra, petularımızı da yıkayıp geri dönmüştük. Yaptığımız, onlarca garipsenmişti, alışık olmadıkları bir haldi ve hatta uzun süre kaldıkları mescid duvarında bitlerin hareket halinde olmasına bile önemsemediklerini rahat bir şekilde anlatabiliyorlardı.
Mücahitler, bu tür karargâhları dinlenme veya destek gücü olarak koruyorlarmış. Böyle olunca da kendi ihtiyaçlarını köylüden aldıkları vergi veya merkezden gelen paralarla karşılıyorlardı. Gündüz vakti yemekten sonra biraz dolaştığımızda, buğday tarlalarından daha çok afyon tarlaları olduğunu görmüştük. Esrarın küçük dükkânlarda bolca satıldığı, tarlalarında afyon yetiştirildiği, sigaranın nadir bulunduğu; bunun yerine kireç, tütün ve onların rivayetine göre hindi gübresi karışımı yeşil bir toz halindeki ‘nesvar’ satılan bir kültürün tam ortasındaydık. Pakistan ve Afganistan’da her alanda kullanılan nesvar, uzun süre damak ve dudak altında yutulmadan tutularak emilir ve etkisini yitirdikten sonra da her evde bolca bulunan sürahi şeklindeki küllüklere tükürülürdü. Yine rivayete göre az miktarda esrarın da karıştırıldığı bu nesvar, ağzı tütün oranında uyuşturuyormuş. Kullanıcılar bir evde o kül tabaklarını görmedikleri zaman sergiyi kaldırıp, altına tükürmekten de çekinmiyorlardı. Bu, gelenek haline gelmiş olduğundan, bizim dışımızda kimse tarafından yadırganmıyordu. Bizim sigara içen arkadaşlarımız da sigara bulamayınca, bir süre sonra bolca satılan bu tozu kullanmak zorunda kaldılar. Bundan öte dikkatimizi çeken şey, mücahitlerin hâkim olduğu kesimlerde afyonun bolca yetiştirilmesi olmuştu.
Geldiğimizden beri çayı aydınlıkta içmediğimizden, rengini de görememiştik. Şimdi çayın ne kadar bulanık olduğunu görmüş ve bunun kaynağını araştırmaya başlamıştık. İçtiğimiz su, Soğrut’tan, kanallarla topraktan havuzlara aktarılıyordu. Burada belli bir süre dinlendirilmeye bırakılan suyun toprağı kısmen de olsa dibe çöküyordu. Ancak, bu zaman sürecinde su kurtlanıyordu ve su içmek zorunda kaldığımız zaman ya bir bez aracılığıyla bir kaba süzerek içiyorduk veya avucumuzla aldığımız suda en azından gözle görülen tanecikler olsa bile kurtçukların olmamasına dikkat ederek içiyorduk. Bunu gördükten sonra, Afganlıların neden avuç avuç ishal hapları kullanmalarına rağmen bir türlü sağalmadıklarını daha iyi anlıyorduk.
Önemli bir baskın veya saldırı olmadığı müddetçe, belli bir süre burada konaklayacağımız ve dinleneceğimiz söylenmişti. Yine itiraz ettik, biz bir an önce Ruslarla karşılaşıp onlarla hesaplaşmak istiyorduk. Bu yöndeki tepkimize, yöntemin bu şekilde olduğu söylendi. Biz de, arkadaşların ayaklarındaki yaraları ve yorgunluğumuzu göz önünde bulundurarak ses çıkarmadık. Bunca zaman ne yapabilirdik. Onlardan, düşmanın olduğu mesafeleri ve yerleşim noktalarını, ayrıca gelebilecekleri alanları öğrenmiştik. Bize belirlenen alanlarda, insanlarla kaynaşmayı, çevreyi tanımayı hedefleyen yürüyüşler yapmaya başlamıştık. Olabildiğince yeşile doymuş kasabanın her tarafını geziyorduk. Az Farsçamızla veya tek tük öğrenmeye başladığımız Peştuca konuşarak iletişim kurduğumuzda genç neslin bizimle diyaloga hazır olduğunu; buna karşılık yaşlı neslin bizi hiçbir şekilde içlerine sindiremediklerini ve her fırsatta bizimle alay ettiklerini görüyorduk.
Bir çayhanede otururken, Tuncer’in her fırsatta Hamido diye takıldığı Bahattin yüksek sesle bizi çağırdı. Yeni biçilmiş bir afyon tarlasında birkaç küçük çocukla bir arada olduğunu görüp, oraya doğru gittik. Çocukların arasında duran şirin bir çocuk omzundaki kuşuyla oynuyordu. Abdülhamit, biz ulaştıktan sonra: “Bu çocuğun isminin ALLAH olduğunu biliyor musunuz?” diyince, şaşkınlık içerisinde kaldık. Defalarca ismini sorduk. Bize, babasının sürekli ALLAH ismini anmak için ona bu ismi taktığını söyleyince, bocaladık kaldık. Böyle bir gerekçe ile ALLAH’ın ismini yalın olarak varlığa vermeyi nasıl bir mantık onaylamış olabilir, diye düşünmeye başladığımız anda Hamido, ‘çocuğun, kuşa birkaç kelime öğrettiğini’ söyleyince yeniden hayrete düşmüştük. Konuşabilen cinsten olmayan ve serçeye yakın bir cins kuş, onun kafasından, omzuna atlıyor, bazen bizim omzumuza bile konuyordu. Bildiğimiz birkaç kelimeyle sorgulamamızdan sıkılan çocuk, kuşla ilgilenmemize sevinmişti.
Mücahitlerin sıkılmaması için, bize cemaatle namaz kıldıran sarıklı uzun sakallı Movlana Sayyaf, mücahit komutanının emriyle sabah namazlarından sonra ders vermeye başlamış ve bizim de bu derslere katılmamızın zorunlu olduğunu söylemişti. Katıldığımız ilk günde, mücahitlerden birçoğunun kısa namaz sürelerini, ilmihal bilgilerini çok az bildiklerini veya hiç bilmediklerini hayretler içerisinde müşahede etmiştik. Ders boyunca birkaç kişiye Fatiha suresini öğretmekle meşgul olunca biz sıkılmış ve bir kenara çekilerek kendi aramızda sohbet etmeye başlamıştık. Elbette, bu tavrımız mollanın hoşuna gitmemişti. Öğle vakti, köylülerin getirmiş olduğu koyunlar, kazanlarda pişerken ben de ellerimizle yağların içerisine girmemek için, çekinerek ağaç kabuklarından 3 adet kaşık yapmış ve yıkadıktan sonra, ceplerime koymuştum. Birini ben almış, diğer ikisini de yağdan oldukça rahatsız olan ve çoğu zaman bulaşmamak için kuru ekmeğe talim eden Cihat (İlyas Dönmez) ve Fatih’e vermiştim. Özellikle yemek yerken kimsenin görmemesine dikkat etmelerini de tembih etmiştim. Ne var ki yemek yerken bütün çabamıza rağmen yakalanmıştık. Uzak sofralarda oturanlar bile kalkıp yanımıza gelmişler ve hayatlarında ilk defa kaşıkla yemek yiyen birilerini görmüşçesine bizimle alay etmişlerdi.
Biz, bitlenmemek için yağdan kaçınırken, onlar dalga geçiyorlardı bu hassasiyetimizle. Yemekten sonra, küçük bir leğen içerisinde ellere ibriklerle dökülen birkaç damla suyla eller ıslatılıyor ve sirkelendikten sonra, yağlı kısımlar ovuşturularak vücuda yaydırılıyordu. Biz bu kültürü, izlemiş olduğumuz siyah beyaz filmlerde, genellikle Araplara ait bir gelenek olarak ve abartılarak anlatılışlarından görmüştük ancak. Aynı durumun, burada abartılı bir şekilde hayata yansıdığını görünce, bu bölgelere sadece İslam’ın şekil olarak geldiğini ve Arap geleneğinin din olarak topluma hâkim olduğunu açıkça görmüştük. Kaşıkla yemek yeme hevesimiz, macera ve arzumuz son bulmuştu artık. Kaçınılmaz olarak onları taklit etmemiz gerektiğini, topluca alay konusu olduktan sonra daha iyi anlamış ve çaresiz, toplu davranış kalıplarına geri dönmek zorunda kalmıştık. Arkadaşlarımız homurdanıyorlardı, ama yapacak bir şey de yoktu. Artık, onların sabah derslerini de, anlamamak pahasına bile olsa dinliyorduk.
Bir müddet geçtikten sonra Movlana Sayyaf, arkasında kıs kıs gülen bir grup mücahitle bizim yanımıza gelip oturmuş ve sohbet etmeye başlamıştı. Özellikle, namaz esnasında Şafii mezhebinin gereklerini yerine getirişim, onların dikkatini çekmişti. Sorduğu ilk soru “Müslüman mısınız?” şeklide olmuştu. Sonra hangi mezhepten olduğumuz sorusu gelmişti ardından. Müslüman ve Şafii olduğumu söyledim. Eminim, Şafii mezhebini ilk defa duyuyordu Movlana. Şafiilerin ayaklarını yıkayıp, yakamadıklarını sormakla ayrıntılara girmeye çalıştı. Ben, bu kadarını beklemiyordum ve bir âlimin en azından dört mezhebi bilmemesinin imkânsız olduğunu düşünüyordum. Soğukkanlı bir şekilde, ayaklarımızı yıkadığımızı ve bazen ayaklarımızı yıkadığımızda dizlerimizin üstüne kadar yıkadığımızı, söyleyince kendince noktayı koymuştu artık. Sonradan kendi aralarındaki konuşmalardan, “bunlar Rafızî, kendilerini gizliyorlar” şeklindeki konuşmaları duyunca, bizi sorgulamasının ve değişik yorumlar yapmasının amacını daha iyi anlamıştık gibiydik artık.
Devam Edecek...
|
|
 |
|
 |
|
|
|
|
|
Logged
|
Görüyorum ki; evleriniz Rum Kayzeri'nin evlerine, lükse hayranlığınız Kisra'nın tutumuna, servet peşinde koşmanız, Karun'un anlayışına, saltanatınız Firavun saltanatına, nefsleriniz Ebu Cehil nefsine, gururunuz Ebrehe'nin gururuna, yaşayışınız sefillerin yaşayışına benziyor. ALLAH için söyleyin bana, MUHAMMEDi'den olanlar nerede?[/co
|
|
|
Melâl
∂ανєтуσℓυ мσ∂
''O GÜN GELECEK BİLİYORUM! :)''
Puan: 177
Çevrimdışı
Üye ID: 4830
Nerden:
|
 |
« Yanıtla #8 : 25 Haziran 2010, 18:02:16 » |
|
|
|
|
|
|
Logged
|
فَفِرُّو إِلَى اللَّهِ ''SONUNDA BİR ESPRİ YAPACAĞIZ ZULÜM GÜLMEKTEN ÖLECEK''
|
|
|
Yahya Abbas Müsavi
уαя∂ıм¢ı уöиєтι¢ι
Puan: 248
Çevrimdışı
Üye ID: 30
Nerden:
|
 |
« Yanıtla #9 : 25 Haziran 2010, 19:37:02 » |
|
 |
|
 |
 |
afganistan maceraları çok ilginç ve beni hayrete bırakıyor doğrusu....aslında okurken,hayıflandım ve özüldüm,ama dikkat edelim kardeşlerim çok önemli dersleri içinde barındırıyor bu yazı,müslümanlar olarak kendimizi sorgulamamız gerektiği hususu kendini net olarak belli ettiriyor...aslında bu kardeşlerin yaşamış oldukları bu tecrübe,bizlerede önemli tecrübeleri miras olarak bırakıyor.... hangisinden başlayayım bilemiyorumki,çünkü bu yazı hakikaten bende çok tesir etti ve önemli etkiler bırakıyor... cehalet ve taasubi anlayışın ümmetin bağrında açtığı derin yaralar ve bilmeden halisane bir niyetle çıkılan yol.....
devamını bekleyelim inşaALLAH...Bakalım neler oluyor... |
|
 |
|
 |
|
|
|
|
|
Logged
|
Görüyorum ki; evleriniz Rum Kayzeri'nin evlerine, lükse hayranlığınız Kisra'nın tutumuna, servet peşinde koşmanız, Karun'un anlayışına, saltanatınız Firavun saltanatına, nefsleriniz Ebu Cehil nefsine, gururunuz Ebrehe'nin gururuna, yaşayışınız sefillerin yaşayışına benziyor. ALLAH için söyleyin bana, MUHAMMEDi'den olanlar nerede?[/co
|
|
|
MERYEMDUAA
σиυя üуєѕι
  
insan bir katre kan ve bin endişedir.
Puan: 31
Çevrimdışı
Üye ID: 1850
Nerden:
|
 |
« Yanıtla #10 : 25 Haziran 2010, 20:55:19 » |
|
 |
|
 |
 |
Bir de adamlar buna ALLAH’ın emri gibi inanıyorlar ....
yukarıdaki cümle çok ama çok mühim.neye inandıkları çok mühimdir. ve daha mühimi ALLAHIN emriymişçesine kendi hükmünü ALLAHın hükmü olarak lanse etmek..,beşerin insiyatifine kalmış ve hatta farklılık olduğu için güzellik oluşturan şeylere tahammül edememek ,ALLAHı ,sınırları koyup insanın aklını mantığını yaşama biçimini baz almayan donduran bir ilah haline getirmekten öte bir şey değildir bu ve biz kaybettiysek işte bundan dolayı kaybettik.
İçinde yaşamadığımız bir hayatın kurallarına, koşullarına, geleneklerini, tarihsel, sosyal gerçekliğine kısa bir sürede uyum sağlayabilmek, bütünleşmek veya en azından engelleyici sorunlarından kurtulabilmek o kadar kolay değildi. Biz bunun gerçeğini birebir yaşıyorduk. Kimse bize bunları anlatmamıştı. Her şeyi yaşayarak öğreniyorduk. Afganistan gerçeğiyle birebir yüzleştiğimiz zaman, bize anlatılanların tamamının yalan olduğunu daha iyi görebiliyorduk. Efendilerimiz, sadece görmemizi istedikleri şekilde toz-pembe bir manzara oluşturmuşlardı ve biz de teslimiyet mantığıyla biraz da böyle bir rüyaya ihtiyacımız olduğu için, araştırma zahmetine dahi girmeden kabullenmiştik.
bu paragraf çok mühim. cihada giden kardeşlerimiz aslında biliyorlar mıydı ki orda kafirden önce isater istemez kardeş kardeşiyle cedelleşiyor. biri mezhep der öbürü şii der öteki şafii der hanefi der der ve der.... islam toplumunun aşamadığı ve ALLAHın LAİLAHE İLLALLAH MUHAMMEDUN RESULULLAH kelimesinin içini kendi inançları ekseninde şekillendiren bir zihniyet bizimkisi..
gene derdimiz depreşti abi ,yazıyı baştan sona okudum takdir etmekle birlikte ve bu olayların olduğunu bilmekle birlikte açıkçası çok ama çok üzüldüm.. ya rab basiret ver. yazıyı takip ediyoruz abi.sağolun selametle. |
|
 |
|
 |
|
|
|
|
|
Logged
|
İman ,ALLAH'la olan sözleşmedir. islam teslimiyettir. kalu bela Karakter andıdır.ve amel sözleşmenin gereğidir.
|
|
|
|
|
Yahya Abbas Müsavi
уαя∂ıм¢ı уöиєтι¢ι
Puan: 248
Çevrimdışı
Üye ID: 30
Nerden:
|
 |
« Yanıtla #12 : 05 Temmuz 2010, 09:40:15 » |
|
 |
|
 |
 |
Bir Rüyanın Ardından Gerçekleşen Sessiz Devrimcilik (4) Himalayalar’ın en uygun noktasından buzulları aşarak, zorlu bir yürüyüşle geldiğimiz eski derebeyi konağında, günler artık sıkıcı bir hale gelmeye başlamıştı. Hamido, bizimle istişare ederek en azından yaşı uygun çocuklara eğim verme fikrini öne sürdüğü günden beri, çocukları hayret ve alaylı bakışlar arasında tozlar içerisinde yuvarlamaya, koşturmaya çalıştırarak kendimize bir uğraş alanı oluşturmuştuk. Birkaç gün içerisinde kalabalık gruptan sadece beş eğitim öğrencisi kalmıştı, onlar da işin gırgırındaydılar. Buna rağmen Abdulhamit, yılgınlık göstermedi ve başkalarını da teşvik etmek için eğitime devam etti.
Öğleye kadar devam eden eğitimin ardından bahçede oturup, az topraklı gor şekerlerle çay içiyorduk, ancak bu dinlenmenin, bize daha önceki beklemeler gibi sıkıntılı saatlere dönüştüğünün belirtileri artık ortaya çıkıyordu. Arkadaşların sıkılmaması için dere boyunca düzenlediğimiz geziler de artık tat vermemeye başlamıştı. Mücahitlerin kontrolünde olan küçük dağlara da tırmanıyorduk, ancak arkadaşların ishal durumlarının devam ediyor olması ve buna toprak havuzlarda dinlendirilen kırmızı suyun içerisinde yüzen küçücük kurtçuklarla dolu suyu içmeye mahkûm olmamız eklenince, sinir bozucu bir hal alıyordu.
Bütün kasaba bu suyu içiyordu. Ruslar, işgal döneminde kuyuları ve su şebeke sistemini imha etmişti. Afganlılar, çaresizlikten çare üretmişti bu şeklide. Kontrol altındaki tepelerde, küçük ölçekli dağlarda yaptığımız gezintilerde mavzerlerimiz bize artık yük olmaya devam ettiğinden değiştirilmesini istiyorduk, ancak her defasında bahaneler ileri sürülerek bu isteklerimiz ya erteleniyor ya da bir şeklide görmezden geliniyordu. Yine böyle bir günde ortamdan uzaklaşmak ve kendi başımıza kalmak için, uzaklara doğru bir yürüyüş yapmıştık. Uzun bir yürüyüşten sonra, açlık ve yorgunlukla kendimizi Soğrut suyunun dinlendirilmeye bırakıldığı bir toprak havuzun başında bulmuştuk. Dikkatli bir şekilde bezle süzerek içtiğimiz suyun ardından açlığımız da artmıştı. Bu arada ben de bulunduğumuz çevrede, boyu selvi gibi uzamış söğüt ağaçlarına dolanmış bir üzüm ağaçları görmüştüm.
Onlar, dinlenme halinde muhabbet ederken ben ağaca tırmanarak çok yüksekte toplu halde olan siyah üzüm salkımlarına ulaşmaya çalışıyordum. Fatih, Cihat, Hüseyin, Mustafa, Abdullah ve Abdulhamit gelmesini beklediğimiz Abdulhamit Turgut’un geciktiğini konuşuyorlardı. Bir yandan ağaca tırmanırken, bir yandan da konuşulanları dinliyordum. Tam yaklaşmış ve elimi uzatmıştım ki, orada büyük bir arı ordusunun gizli olduğunu fark ettim. Büyük bir gürültü koptu. Oraya kadar çıkmışken, geri dönmeyi bir türlü kabullenemedim ve ne pahasına olursa olsun güneşin önünde kavrulmuş olan üzüm salkımlarını toplamaya başladım. Hepsi bir anda topluca bana hücum etmişler ve her yanım sarı arılarla dolmuştu. Arıların yoğun saldırısına uğramış ve her tarafımı ısırdıklarından şiddetli bir baş ağrısı ile yaşadığım bu şokun ilk belirtilerini daha hızlı bir şekilde hissetmeye başlamıştım. Yüzüm hızla şişmeye ve morarmaya başlamıştı, buna rağmen geniş Afgan gömleğimin içini üzüm doldurmaktan geri durmamıştım. Gömleğimin içi de arı doluydu, her ısırdıklarında bir sağa bir sola sallanıyordum.
Gömleğimin içini doldurup, ağacın üzerinde olgunlaşarak dünyanın en güzel üzümü haline gelen salkımları doyasıya yedikten sonra aşağıya inmiştim. Yüzüm acayip bir hal almıştı ve ben o kadar arının ısırması durumunda bunun aslında ölüme bile yol açabileceğini bilmiyordum. Aşağıya inince gömleğimi açtım ve üzümleri çimlerin üzerine boşalttım, onlarca arı gömleğimin içinden uçuştu. O halime rağmen, gülmekten kendimi alıkoyamadım. Arkadaşları fazla üzmemek için yüzümü toprak havuzda yıkadım ve onlar da getirdiğim üzümleri yemeye başladılar. Başımdaki şiddetli ağrıyla birlikte sol gözüm tamamen kapanmıştı. Ben acı içinde kıvranırken arkadaşlar bana bakıp gülüyorlardı. O halimle birazda Afganlılardan gizlenerek yola koyulmuştuk. Merkeze doğru yaklaştığımızda, çocuklar o yakınlardaki mücahitlere haber vermişlerdi bile. Kısa bir süre sonra, önlerinde kalın sarıklı Movlana Seyyaf’ın olduğu kalabalık bir gurup bizi karşıladı. Bir kısmı kıs kıs gülerken, Movlana bana çareler aramaya çalışıyordu. İlk önce birinin tavsiyesi üzerine çamur yapıp yüzüme sürdü, sonra başka biri çamurun, gözenekleri tıkadığını söyleyince yüzümü yıkatıp ve kuruladı. Parmaklarına tükürerek moraran kısımlara sürüyordu. Öfkeden patlamak üzereydim. Bununla yetinmeyip, başımın iki yandan iki eliyle kavrayarak tükürüklü elini sürmesini engellediğim gözümün en çok ağrıyan kısmına tükürüvermişti.
İşte o dakikadan sonra kıyamet koptu. Onu var gücümle ittim ve Türkçe ‘ALLAH belanı vermesin!” dedim. Cümleyi anlamasa bile öfkelendiğimi anlamıştı ve “Niye rahatsız oluyorsun, Müslüman’ın tükürüğü Müslüman’a şifadır. Peygamberin böyle yaptığını bilmiyor musun?” şeklinde konuşarak, yaptığını makul ve normal bir şeymiş gibi göstermeye çalışmıştı. Dayanamadım, az Farsçamla “şıma ki, peyğamber nistiy!” (Sen peygamber değilsin ki!) dedim. Sessiz bir şekilde yanımızdan ayrılıp gitmiş ve ben de ağrılarımla baş başa kalmıştım. Yüzüm sağalıncaya kadar Afganlıların maskarası haline gelmiştim. Aslında onların mutluluğunu görünce ben de acıyla karışık tebessüm ediyordum.
Sakal, sarık, takke, elle yemek ve benzeri konularda tamamen işin şeklini gelenekleştiren Afganlılar, kabuğu tamamen ruhsuzlaştırmışlardı. Akletme, işin hikmetini araştırma gibi bir endişeleri yoktu. Durum böyle olunca da hemen hemen bütün alanlarda çatışmaya başlamıştık. Gelenekleri konusunda itiraz edemiyorduk; zira onlar, bunların tamamen ilahi mesaja dayandığını savunuyor ve bunları ifa ederken ALLAH’ın değişmez hükmü gibi davranıyorlardı. Dua etmeleri bile şekliydi, ellerini açıyor ve herhangi bir şey demeden yüzlerine sürüyorlardı.
Abdulgaffar, yakın bir zamanda sopa olarak taşıdığımız mavzerlerin keleşinkoflarla değiştirileceğini söyledi. İlk defa inanmadık, ancak gerçekten birkaç gün sonra başka bir komutanın yanına gitmiş ve birkaç günlük misafirlikten sonra silahlarımızı değiştirmiştik. Okumuş, kültürlü bir komutandı Zahid Seyaf. Alçak gönüllü ve sosyal yanı güçlü olan bu komutan halk tarafından da seviliyordu. Onun yanında kalmayı çok istiyorduk, ancak o yanından gelmiş olduğumuz Miracettin’i kırmak istemediğini belirtti. Birkaç gün devam eden misafirliğimiz esnasında, Seyyid Kutub’u, Şeriati’yi okuduğunu ve İran İslam İnkılâbından etkilendiğini, İmam Humeyni’ye hayran olduğunu anlatmıştı ve bu konuşmaların bir mükâfatıymış gibi bize sabahleyin birlikte bir yere gitme teklifinde bulunmuştu. Biz, ciddi bir operasyona gideceğimizi düşünerek onaylamış ve her birimiz geceyi sabahın bir an önce gelmesini bekleyerek sıkıntılı bir gece geçirmiştik
Sabah olunca operasyon düzeniyle tek sıra halinde ilerliyorduk. Yol boyunca, dikkatli olmamız gerektiği ve girdiğimiz bölgenin tamamen Rusların elinde olduğu söylenmişti. Öncülerin kontrolünde, ağaçları gür olan bir alana gelmiştik. Dikkatli bir şekilde ilerleyerek yüksek duvarlarla çevrili bir alana kadar gelmiştik ve içeri girdiğimizde uzun zamandır hasretini çektiğimiz beyaz suyla dolu havuzu görünce hayretler içinde kalmıştık. Kırmızı olmayan, saf su karşımızda duruyordu. Sevincimiz, operasyona hazırlanan duygularımızı, düşüncelerimizi güçlü bir şekilde izole etti. Tarihi bir mabet görünümünde olan bu havuz Hindulara aitmiş ve uluslararası anlaşmalar doğrultusunda, yıkılması önlenmişti. Hindularca kutsal kabul edilen bu alan, Sovyet askerlerinin denetiminde olan bölgedeymiş. Bizim kalabalık bir grup halinde geldiğimiz kendilerine haber verilmiş veya görmüş olduklarından, çevrede onlardan hiç eser yoktu. Gün boyu burada kalacağımız, kaynaktan su içmenin ve havuzda nöbetleşe yüzmenin serbest olduğu söylenince biz hiç sıramızı da beklemeden uzun paçalı şortlarımızla havuza girmiştik ve rahatsızlık hissedinceye kadar, gelen temiz kaynaktan su içmiştik. Öğle vakti yakın bir mescide gidip namazımızı kıldıktan sonra, halkın getirdiği patlıcan, bamyadan oluşan yemeği yemiş ve yeniden havuzumuza dönmüştük.
Dinlenme ve bir iki küçük operasyonun dışında bütün günümüz, mücahitlerle geçiyordu. Onların savaş hikâyelerini ve savaşın başında tecrübesizlikten dolayı fazlasıyla zayiat verişlerini dinliyorduk. İşgalin ilk günlerinde Sovyetler, dağı taşı bombalıyor ve dünya savaşından kalan bombaların büyük oranda patlamadığı söyleniyordu. Mücahitler, içindeki patlayıcıyı çıkarmak için ortasından kesmeye çalışırken diğer mücahitlerin de büyük bir merakla olayı izlemeye çalıştığını ve demirin ısınmasıyla kıvılcım alan patlayıcılardan onlarca mücahidin/insanın ölümüne yol açtıklarını hayıflanarak anlatıyorlardı. Biz bunu şimdi nasıl becerebildiklerini sorunca, bunca zayiattan sonra kesme işini sadece bir kişinin uzak bir alanda yaptığını ve demirin soğuması için sürekli su kullandıklarını anlatınca olayın vahametini daha iyi anlıyorduk. Onların anlattıklarına göre, en büyük zayiatı böylesine cehaletten ve mücahitlerin birbirlerini imha etmeye çalışması neticesinde verdiklerini anlıyorduk.
Afganistan’da karşılaştığımız ilklerden biri de, mücahitlerin kendi aralarındaki çatışmalarıydı. Cemiyetler, birbirleriyle savaştıkları zaman tamamen merhametsizleşiyor ve son kurşuna kadar karşı tarafı imha etmeye çalışıyorlardı. Rus tanklarına, “roketsiz kalırız!” düşüncesiyle atmadıkları roketleri, bitinceye kadar birbirlerini imha etmekte kullanmalarına “aşiret mantığı” şeklinde bir yorum getirmekten başka anlam bulamıyoruz. Bir köyde karşı gruplara yaptıkları bir baskın neticesinde iki taraftan onlarca insan ölmüş, ancak köyde bulunan mücahitler baskın düzenleyenler tarafından muhasara altında tutulmuş ve köyde bulunanlarla birlikte tamamen imha edilmişlerdi. Bununla da kalmayıp, cesetlerin oradan alınmaması için günlerce mevzide kalmışlar ve cesetlerin kokuları kendilerini tamamen rahatsız edinceye kadar da oradan ayrılmamışlardı. Mücahit grupların böylesine merhametsiz olduklarına onlarca örnek veriyorlardı.
Mücahitlerin, aşiret mantığıyla birbirlerini imha etmeleri ile ilgili en dramatik olayı Abdulhak Maruf anlatmıştı. Ramazan ayında mücahitler, Lağman bölgesinde iftar etmek için bir büyük mescitte toplanmışlar. Kasaba halkı kendi aralarında hazırladıkları yemekleri sofralara düzmüş; ezan okunduktan sonra namaz kılmış ve topluca sofralara oturmuşlar. Bölge, güvenilir olduğu için nöbetçi koymaya bile ihtiyaç duymamışlar. Bütün mücahitlerin sofraya oturmasıyla birlikte ateş başlamış ve kırılan camlardan içeriye yüzlerce el bombası atılmış. Bununla yetinmemiş, içeri girmişler ve tek bir canlı kalmayıncaya kadar hepsine kıymışlar. Cemiyet-i İslami, Hizb-i İslami mücahitlerine, Hizb-i İslami de bunun benzerini Cemiyet-i İslami’ye yapıyor. Bütün gruplar arasında böylesine yüzlerce olay yaşanmıştı. Kardeş kavgasında, tamamen aşiret/kabile öfkesi, mantığı ve yöntemi hâkimdi.
Ruslara karşı aynı hınç ve kini taşımıyorlardı. Hatta belli bir dönem sonra varlıkları onların varlıklarıyla güçlenir hale gelmişti. Garip bir denklem vardı. Dışarıdan gelen yardımlara ek olarak, Afgan halkından alınan vergilere bir de Ruslara sattıkları uyuşturucu eklenmişti. Olayın farkında olan Sovyet hükümeti cephelere para hareketini kontrol etmeye başladığında da, Ruslar silah, mermi ve teçhizat vererek uyuşturucu almaya başlamıştı. Mücahitler, “Ruslar uyuşturucu almadan, bu korku ve dehşetin anaforunda daha fazla direnemezler!” diyorlardı. Alışveriş, köylüler aracılığıyla yapılıyordu. İyi müşteri olanlar, belli bir süre sonra bölgede anlaşmalı hareket etme önerisi bile sunuyorlardı. Mücahitler bu bölgede faaliyet halindeyken onlar görmezlikten gelecek, onlar da bir yerden bir yere nakledilirken kendilerine karışılmayacaktı. Anlaşmanın olduğu bölgelerde savaş, düşük yoğunlukta devam ediyordu.
Ramazana birkaç gün kalmıştı, son birkaç günün keyfini çıkartmak maksadıyla dere kenarındaki ağaçların arasında dolaşmak ve ardından elbiselerimizi Soğrut suyunda yıkayıp, kuruladıktan sonra geri dönmeyi planlıyorduk. Yeşillikler, çevresi şeker kamışlarıyla, mısır tarlalarıyla yüksek duvarlar halinde kaplı olan patika yollardan aşağıya doğru inerken, karşıdan başka hizipten kalabalık bir grubun yukarı doğru çıktıklarını gördük. Ben ve Cihat tanıdığımız bu grubu selamlamak ve onlarla kucaklaşmak için onlara doğru gidiyorduk. Tam yaklaşıp selam verdiğimiz sırada, namluya mermilerini sürerek, ellerimizi havaya kaldırmamızı ve teslim olmamızı istediler. Fatih, geriden geliyordu, onların taşların arkasına mevzilenip, bizi çember içerisine aldıklarını görmesi üzerine o da mermiyi namluya sürerek bir taşın arkasında mevzi tutmaya başlamıştı.
Afganlıların anlattıklarını artık hissetmiyor, yaşıyorduk. Aşiret mantığının İslam’i ahlakın, duyguların önüne geçmesini, düşünce, duygu ve gerçek alanda canlı olarak yaşıyorduk. Birkaç defa selamlaşıp, kucaklaşma ve hal hatır sormanın dışında hiçbir diyalogumuz olmayan başka bir grubun silahlı milislerinin muhasarası altındaydık. Daha düne kadar birlikte olduğumuz, aynı saflarda namaz kıldığımız, birlikte avuçlarımızı açarak ortak dualarla ALLAH’a yakardığımız bu insanların, şu anda bize reva gördükleri zillet, basit bir öfkeyle izah edilecek gibi değildi. Hayal edemeyeceğimiz zillet artık bize yakındı.
(Devam Edecek) |
|
 |
|
 |
|
|
|
|
|
Logged
|
Görüyorum ki; evleriniz Rum Kayzeri'nin evlerine, lükse hayranlığınız Kisra'nın tutumuna, servet peşinde koşmanız, Karun'un anlayışına, saltanatınız Firavun saltanatına, nefsleriniz Ebu Cehil nefsine, gururunuz Ebrehe'nin gururuna, yaşayışınız sefillerin yaşayışına benziyor. ALLAH için söyleyin bana, MUHAMMEDi'den olanlar nerede?[/co
|
|
|
|
|
|
|
|
|
Yahya Abbas Müsavi
уαя∂ıм¢ı уöиєтι¢ι
Puan: 248
Çevrimdışı
Üye ID: 30
Nerden:
|
 |
« Yanıtla #16 : 14 Temmuz 2010, 08:01:39 » |
|
 |
|
 |
 |
Rüyanın Ardından Gerçekleşen Sessiz Devrimcilik (5)
Yaşadıklarını daha sonra yazanlar, belli değer, olgu ve bilinçaltlarındaki kalıntılardan, psikolojilerinin rehberliğinde kurgu yaparlar ve satır aralarına, okuyanlara vermek istediklerini de serpiştirmeye çalışırlar. Yazılanlar, anı yansıtmadığından, kalplerinin yerine beyinleri hareket güzergâhında yol göstericidir. Yaşadıklarını, hayal ettiklerini ve hayatın canlılığını kelimelerle ifade etmeye çalışırken, elbette yaşadığı acı tecrübenin etkisinden veya uğradıkları hayal kırıklıklarından veya gördükleri yanlışlıklardan kendilerini uzak tutup adaletle hareket etmeleri kimi zaman zorlaşabilir. Adaletle hareket etmesinin tek garantisi vicdanıdır. Korkularımız, beklentilerimiz, hayata dair yargılarımız, adaletten ayrılmamızı önerdiğinde buna sadece vicdanımız engel olabilir. Okuyucu da aynı durumdadır, bir yazar konusunda önyargı sahibiyse söylenen her sözün kendi düşündüğü gibi olması gerektiğine inanır, eğer bundan farklıysa araştırmaya, anlamaya, ne maksatla yazıldığına bakmadan hükmünü koyar. Eğer vicdanı, önyargılarının vesayeti altında değilse kaçınılmaz olarak yeni bir ufuk açılacağından kuşku yok.
İran’daki hayal kırıklığımızdan sonra geldiğimiz Afganistan’a dair büyük ümitlerimiz, ideallerimiz ve bunun da ötesinde hayallerimiz vardı. Daha başından beri çelişkiler, yalanlar, oyalamalar ve yaşadığımız gerçekler saf bir kalple beslediğimiz ideallerimizi yerle bir etmişti. Afganlı mücahit gruplarının birbirlerini katletmelerine dair rivayetlere inanmazken veya bunu Afgan abartısı olarak değerlendirirken, bugün aynı mantığın muhasarası altındaydık ve silahlarımızı bırakıp teslim olmamamız durumunda bizi vuracaklarını haykırıyorlardı. Daha önce anlatılanları hissetmiyor, bizzat canlı bir şekilde yaşıyorduk. Ellerimizde silahlarımızla, selam vermeye gittiğimiz mücahitler tarafından muhasara altına alınmış ve Fatih (Köksal)’ın dışında hiç birimizin mevzi almasına bile fırsat kalmadan, onlarla tartışmaya ve Afganistan’a sadece Sovyet işgalcilere karşı savaşmak üzere uzak ülkelerden geldiğimizi ve onlarla hiçbir husumet ve işimizin olmadığını anlatmaya çalışıyorduk. Onlar anlamıyorlardı. “Sizin bağlı olduğunuz hiziple bizim aramızda düşmanlık var ve yabancı olmasaydınız, çoktan sizi vurmuştuk! Ancak silahlarınızı ve teçhizatınızı bırakırsanız, size dokunmayız!” diyorlardı.
Kavga-gürültü ederek, mavzerleri verip zorlukla alabildiğimiz silahlarımızı onlara teslim etmemiz, hatta öldürülme pahasına bile olsa imkânsızdı. Kararlılığımıza, Fatih’in mevzilenmiş bir haldeki haykırmaları ve kararlığı da eklenince, onlardan bir-iki kişi aralarında konuşarak sessiz bir şekilde geldikleri yoldan, askeri bir manevrayla geri döndüler. Gürültülerden ve bağrışmalardan, bizim hizbe haber ulaşmış ve onlar gittikten sonra kalabalık bir şekilde yardımımıza koşmuşlardı. Kan ter içerisindeki mücahitlerin, bizi muhasara edenlerin arkasından gitmemeleri için zor ikna edebildik. Eğer onlar gitmeden önce gelselerdi, kesinlikle çatışmanın önünü alamazdık. Çünkü aşiret mantığının, kabileci zihniyetin İslam düşüncesi olarak kesin inanç şeklinde yer ettiği bu insanların, yaptıklarının İslami olmadığını izah edebilecek bir dil bulamıyorduk. Zihinlerine ve kabul dünyalarına ulaşmak imkânsız denecek kadar zordu o ortam ve koşullarda. İşte bu da onların Müslüman’ca düşünmelerinin önünü kesiyordu. Sadece karşılıklı konuşmaları bile büyük bir çatışmanın ateşini tutuşturmaya yeter bir sebepti.
Böyle bir olaya karışmış olmaktan dolayı biz, utanç duyarken, karargâhta kahramanlar gibi karşılandık. Mücahitlerin kendi aralarında çatışmalarının ancak düşmanın işine yarayacağını, güç kaybına sebep olacağını, düşmanın büyük masraflarla buna benzer kopmplolar hazırlamasının kaçınılmaz olduğunu ve İslam’ın hiçbir şekilde böyle bir olaya sıcak bakmadığını anlatmamızın hiçbir yararı olmadı. Komutanları, bunun karşılıksız kalmaması gerektiğini, hesap sorulması gerektiğini söyledi. Aynı akşam, hazırlıklı bir şekilde onların kaldığı eski derebeyi kalesini muhasara ettik ve teslim olmamaları durumunda onların toptan imha edileceğini söyledik. Olaydan haberdar olan başka gruplar seri bir şekilde aracılık yapmaya başladılar ve çatışmanın çıkmaması için ellerinden geleni yaptılar. Her iki tarafın da aracılara rest çekmemesi ve en azından çatışmayı başlatan ilk taraf olmama yönünde hassasiyet göstermesi, telafisi imkânsız bir çatışmayı engelledi.
Ertesi gün Ramazandı ve biz, güneş tamamen ortalığı ısıtıncaya kadar mevzilerimizde durduk. Güneş, geceleyin üzerinde uyuduğumuz ve kemiklerimizin kimyasını değiştiren nemli çimenleri ısıtmaya başladığında, aracıların görüşme trafiği de hızlandı. Karşı taraf özür diledi ve bunun üzerine muhasarayı kaldırıp karargâhımıza döndük. Aç, uykusuz ve bitkin bir halde gece boyunca olanların anlamını kavramaya çalışıyorduk. Akşam iftardan sonra, bizi muhasara eden grubun barış için geleceği haber verildi. Uzun kuyruklar halinde geldiler ve bildik selamlama ve kucaklaşma faslı başladı. Bizi muhasara edenler, en öndeydiler; onları görünce kucaklaşmamak için saftan çıktık ve sadece onların gözlerine bakarak olayı izledik. Tepkimizi ve protestomuzu anladıklarını kızaran çehrelerine yansıtmaya engel olamadılar. Merasim bitmeden, onlarla bir araya gelmemek için dışarı çıktık.
O bölgede olduğumuz müddetçe de onları gördüğümüz zaman yolumuzu değiştirdik ve bunu yaparken kesinlikle hatalarını anlamalarını istemekten başka bir kastımız da yoktu. Ruslara karşı savaşmak üzere geldiğimiz ülkede, hiçbir ilgimiz olmamakla birlikte mücahitlerin birbirlerini öldürmelerine sebep olabilecek bir gelişmenin içerisinde olma düşüncesi bile bizi rahatsız ediyordu.
İki gün sonra Abdulgaffar, kendi doğum yeri de olan Lağman’a hareket edeceğimizi söyledi. Bir şehirden başka bir şehre hareket edecektik. Sabahın erken saatlerinde hareket etmek üzereyken, Sovyet uçakları alçaktan uçmaya başlamıştı. Komutan, karargâhın hızlı bir şekilde boşaltılmasını ve mücahitlerin daha önceden belirlenen sığınaklara girmesini emretti. Bir iki arkadaşla sessiz bir şekilde onların yanından ayrıldık ve bütün alanı rahat bir şekilde görebileceğimiz yüksekçe bir yerdeki ağaçlıkların arasında beklemeye başladık. Daha önce gelen uçaklar keşif için gelmişti. Aradan kısa bir süre geçmeden savaş uçakları her tarafı bombalamaya başlamıştı. Roketleri ve kurşunları bittikten sonra bu kez kara savaş helikopterleri bir anda gökyüzünü kaplamaya başlamıştı. Bombardıman alanına yaklaştıklarında ise her tarafı taramaya ve roket atarlarını fırlatmaya başladılar, bir anda toz bulutları her tarafı çepeçevre sarmıştı. Kulak zarlarımızın patlama sınırına kadar geldiği bu zamanda, toz-duman içinde vurulan yerleri az çok görebiliyorduk.
Bombardıman alanında, tavuklardan veya diğer evcil hayvanlardan başka hiçbir canlı yoktu. İnsanlar bu duruma yabancı olmadıkları için, toprak alanlarda, tepelerde yaptıkları tünel şeklindeki sığınaklara sığınmışlardı. Bir saatten fazla süren bombardımanın ardından, geriye kalan sadece büyük bir toz bulutuydu. Uçakların bir daha gelmeyeceği ihtimali üzerine, insanlar yerlerinden çıkmaya ve neticeyi görmeye yönelmişlerdi. Kesif toza rağmen biz de aşağılara doğru hızla indik. Bombalar neticesinde birkaç tuğla ev yerle bir edilmişti. Toz-duman dağıldıkça, tavuk, kedi ve diğer evcil hayvanların dışında bir can kaybı olmamakla birlikte yerleşim alanlarının büyük zarar gördüğü anlaşıldı. Afganlılar bunu umursamıyorlardı, çünkü bombardıman ve acı, onların hayatının bir parçası haline gelmişti.
Geçmiş olsun ve duadan sonra, Lağman’a doğru harekete geçtik. Tek sıra halinde yürüyorduk. Mesafeyi sormamayı daha önceki tecrübelerimizden iyi öğrenmiştik. Sormamız durumunda “aha şu tepenin arkası” diyeceklerini ve o tepenin arkasının da hiçbir şekilde ulaşılır bir yer olmayacağını artık kavramıştık. Yol boyunca birkaç kez keşfe çıkan helikopterlerle karşılaştık ve her defasına ya taşların altına saklanmayı veya petumuzun altında hareketsiz bir şekilde gizlenmeyi bir askeri komut ve yaşamak için zorunlu bir refleks olarak yeterince kavramıştık.
Yol boyunca, Afganistan cihadında efsaneleşen Şah Mesut ve benzeri komutanların kahramanlıklarını imrenerek dinledik. Akşama yakın bir zamanda gerçekten de son tepeye ulaşmıştık ve hemen arkasında sürekli çatışmaların yaşandığı Kabil’e giden büyük bir asfalt yol vardı. Devamlı ve ciddi olarak korunduğundan, çok dikkat etmemiz gerektiği ve gerekli güvenlik önlemleri alındıktan sonra yolun sürünerek veya yuvarlanarak geçilmesi gerektiği söylenmişti. Gözle görülecek kadar yakın tepelerde, sayısızca Sovyet tankları görünüyordu. Bizi gördüklerine ihtimal vermiyorduk, ancak bulunduğumuz alan düzenli bir şekilde toplarla, tank mermileriyle ateş altındaydı.
Bahattin, bana yolu kontrollü bir şekilde geçmemiz için benim arkadaşları daha fazla denetlememi seslendirince, arkadaşların panik yapmaması ve endişelenmemesi için olayı önemsemediğimi söyledim. Afganlı arkadaşlarımız da bunu istiyorlardı, zira taciz ateşleri daha fazla artmıştı. Bununla birlikte, sağlı sollu nöbetçiler yerleştirerek her birinin düzenli bir şekilde yolun karşısına geçmelerini ve orada nizami bir şekilde mevzilenmelerini de sağladım. Afganlılara her defasında itiraz etmemizi veya basite almamızı “mücahitlerin askeri disiplinini bozmakla” yorumlamamaları için, söylenenleri yaptık. Belli bir noktadan sonra asfalta kadar sürünerek gidiyor yol kenarında mevzilenen nöbetçilerimizin desteğiyle, asfaltın kenarına kadar ilerliyor, oraya vardıktan sonra da yuvarlanarak öbür tarafa geçiyor ve oradan da ağaçların içine kadar sürünüp, mevzileniyorduk.
Ağaçlık bölgeyi geçtikten sonra, Kabil yakınlarındaki bir baraja akan akıntısı şiddetli olan bir nehre vardık. Karşıya geçmek üzere Afganlıların jale dediği manda derisinden yaptıkları sallar bizi bekliyordu. Grup, ağaçların, sazlıkların arasında tutuldu ve sırası gelen hızlı bir şekilde sallara bindikten sonra, silahlar da kamufle edilerek karşıya geçildi. Geçme esnasında gelen Sovyet helikopterlerini görünce, her birimiz bir damla su gibi kayıplara karıştık. Kimimiz sazların arasına, kimimiz ağaçlıkların ve kimimiz de yüksek otların arasında petusunu üstüne örterek kamufle oldu. Karşıya geçmeyi bekleyecek sabrım kalmamıştı. Silah ve teçhizatımı bir arkadaşa teslim ederek, mücahitlerin itirazlarını da dinlemeden nehrin içerisine attım kendimi. Akıntı çok fazlaydı ve beni şiddetle sürüklüyordu. Geniş nehri, başlangıç noktasından neredeyse 1-2 km uzaklıkta yüzerek karşıya ulaşmaya çalışıyordum. Bu arada arkamdan sesler duymaya başladım. Arkadaşımız Hüseyin (Oktay Çavuşoğlu) benim arkamdan nehre atlamıştı. Ancak akıntı onu aşağı doğru sürükledikçe, o da akıntıya doğru yüzmeye çalışmış ve akıntı her defasında onu suya batırdıkça o da panik yapıp imdat istemeye başlamıştı. Yorgunluktan nefesim çıkmaz haldeydim. Buna rağmen panik yapmaması için bağırdım ve bir an önce sudan çıkıp ona doğru koşmaya ve bir yandan da kendisini akıntıya bırakmasını ve her defasında kendisini bana doğru biraz da olsa çekmesini söyledim. O da panik halinden kurtulmuş ve akıntının akışına göre kendisini kenara doğru çekmeye başlamıştı. Nitekim o da bir şekilde sudan çıktıktan sonra, artık kimse bizim ardımızdan kendisini suya bırakmamıştı.
Lağman’a, önceden geleceğimiz haber verildiğinden, iftar için bölgenin zenginlerden birinin evinin damında misafir olduk. Ev deyince, sıradan evler değildi bu. Nerdeyse bir futbol sahası kadar geniş bir alan, toprak evler birbirine yapışık halde inşa edilmişti. Turki misafirler için mahalle seferber olmuştu. Aslında, bizim varlığımızın mücahidlere moral ve kimi zaman da ciddi imkânlar sağladığı inkâr edilemez bir gerçekti. O gün iftarda, uzun zamandan beri hasret kaldığımız beyaz suyu doya doya içecektik. Yemekten çok suyu bekler olmuştuk.
Kaldığımız sürece her akşam bir mahalleye misafir oluyorduk ve insanlar ellerindeki bütün imkânlarını bize sunmaktan zevk alıyorlardı. Bu halimizden memnun değildik, ancak bütün ısrarlarımıza rağmen mücahitlerin sabırla sürdürdükleri bu yöntemlerini bozmayacaklarını anlamıştık. Kaçınılmaz olarak onların istekleri doğrultusunda kendimizi onların akıntısına bıraktık. Buralarda bir müddet kaldıktan sonra yeniden Celalabad yoluna koyulduk ve oradan da dağların eteklerindeki bir köye misafir olduk. Köyde mücahitlerin önemli bir karargâhı yer almaktaydı. Afganistan Hizbi İslami hareketinin silah ve maddi hareketi buradan sağlanıyordu ve dolayısıyla burada yaşayanlar diğer bölgelerdeki insanlar gibi sıkıntı çekmiyorlardı.
Köylüye muhtaç olmadan, büyük çınarların altına gizlenmiş karargâhta, her tarafından buz gibi sular akan çimenlerde Ramazan ayının bitimine kadar kalmamıza karar verilmişti. Akşama kadar, ağaçların arasında dolaşıyor, buz gibi suların başında tenekelerde su ısıtarak banyo yapıyor ve elbiselerimizi yıkıyorduk. Geldiğimizden beri ilk kez elbiselerimiz bu derece temizdi. Karargâha da genellikle okumuş bir kadro yerleştirmişlerdi ve dolayısıyla seçkin insanların arasında olmak bize de moral kaynağı oluyordu.
Bayram sabahı bu bölgedeki bütün mücahitlerin toplu bayramlaşmasından sonra, o günün akşamı asıl merkezimize dönmek üzere harekete geçtik. Soğrut’a vardığımız zaman bütün sıkıntılara ve olumsuzluklara rağmen buraya alıştığımızı ve içimizde ince bir hasretin giderek kendisini gösterdiğini daha iyi anladık. Dost olduğumuz çocukları nerede bulacağımızı iyi biliyorduk. Nişasta ve dağlardan getirilen karla hazırlanan tatlıların satıldığı küçük dükkânların çevresinde bütün çocukları bulduk. Hatta kuşu omzundan ayrılmayan ALLAH ismini taktıkları çocuk da ordaydı. İlginçtir, ne yaptıysak, babasını, onun ismini değiştirmeye ikna edemedik. Tatlılarımızı yedikten sonra, yandaki açık hava çay bahçesine gittik ve giderek alıştığımız gorlarla doyasıya çayımızı içerken yanımıza gelen sivillerle sohbet ettik.
Cihada, Ruslarla savaşmaya engel olan bütün bahanelerimiz bitmişti. Artık bundan sonrasında her an yeni gelişmeler olabilir diye bekliyorduk. (Devam Edecek) |
|
 |
|
 |
|
|
|
|
|
Logged
|
Görüyorum ki; evleriniz Rum Kayzeri'nin evlerine, lükse hayranlığınız Kisra'nın tutumuna, servet peşinde koşmanız, Karun'un anlayışına, saltanatınız Firavun saltanatına, nefsleriniz Ebu Cehil nefsine, gururunuz Ebrehe'nin gururuna, yaşayışınız sefillerin yaşayışına benziyor. ALLAH için söyleyin bana, MUHAMMEDi'den olanlar nerede?[/co
|
|
|
Yahya Abbas Müsavi
уαя∂ıм¢ı уöиєтι¢ι
Puan: 248
Çevrimdışı
Üye ID: 30
Nerden:
|
 |
« Yanıtla #17 : 23 Temmuz 2010, 10:55:16 » |
|
 |
|
 |
 |
Bir Rüyanın Ardından Gerçekleşen Sessiz Devrimcilik (6)
Yeşil ağaçlar arasında gizlenmiş kalelerinde, yoğun nöbetçi kuleleriyle hazır bekleyen Sovyet askerlerine karşı savaşmak için durmadan mücahitleri eleştiriyor, sıcak bölgelere yakın olmak için yeni gruplara katılıyorduk. Uzun bir zamana yayılan ve bütün tarafların güçlerini ilk işgal döneminde harcamasının ardından, taraflardan her biri kendi konumunu, bölgesini ve elinde bulundurduğu askeri gücü korumaya yönelmiş ve bundan dolayı da kısa aralıklarla sergilenen güç gösterisinin dışında çatışmasızlık yolunu tercih etmişlerdi.
Yaz ortasında, ya harmanlarda ya da mescitlerde yatıyorduk. Harmanlar, zehirli böceklerin saman tozundan dolayı yaklaşamadıkları alanlar olduğundan harman alanları tercih ediliyordu. Geceler soğuk geçiyor, Cihat ve Fatih bir türlü buranın havasına suyuna uyum gösteremiyorlardı. Önemli bir sorunumuz da sigara bulamamaktı. Bizimkiler sigara bulamadıklarından ve bundan önemlisi mücahitler tarafından günaha yakın sigarayla görünmemek için “nesvar”a başlamışlardı. Bir ara, sigara bulamadıkları için kullandıkları “nesvar”ın ishali artırdığını söyleyerek, onların işkillenmelerine yol açmıştım. Mehmet Kaya, Mustafa, Abdullah, Hüseyin ve diğer arkadaşlar, nesvardan çok Afganlıların kullandıktan sonra, bir yerlere tükürmeleriyle ilgileniyorlardı. Özellikle de evlerde, mescitlerde bunu yapmalarından dolayı, sergi altları yemyeşildi. Yine belki bir paket sigara buluruz diye gittiğimiz Balabağ çarşısında, yine ‘nesvar’dan başka hiçbir şey bulamamıştık. Üç küçük kardeşin çalıştırdığı açık hava kahvehanesi her bahaneyle uğradığımız yerlerin başındaydı. Onların erdemli duruşları, ikide bir “Türkiye’de cihat başladığı zaman biz de oraya geleceğiz” şeklindeki irfani sözleri karşısında çoğu zaman hayrete düşüyorduk.
Yine çay içmeye gittiğimiz bir günde, kısa boylu cılız birini yanımıza çağırdılar “bu bölgemizin en büyük mücahidi” diye tanıttıkları adam yanımıza gelip oturuyor ve bizimle sohbet ediyordu. Sohbet esnasında, cebinden bir kese tütün çıkardı ve sigara kâğıdının üzerine biraz tütün koyduktan sonra başka bir cebinden haki renginde ve biraz da tezeğe benzeyen küçük parçaları tütünün içine koymaya başlayınca şaşırdık. Sigarasını sardıktan sonra bize de uzattı ve ardından cebinden o parçacıkları çıkarıp sigarayla birlikte sarabileceğimizi söyledi. Arkadaşlarımın görmemiş olması ihtimali üzerine, biraz da onları uyandırmak için ne olduğunu soruyorum. Soğukkanlı bir şekilde esrar olduğunu söylüyor. “Mücahit, esrar ve biz!”, şeklinde hayretlerimizi dillendiriyoruz. Haram olduğunu, bir mücahidin bunu içmemesi gerektiğini söylüyoruz. Çocuklar bize izahatı yetiştiriyorlar. Bu mücahit Ruslarla savaş esnasında pusuya düşüyor ve bunu kurşun yağmuruna tutuyorlar, düştükten sonra da kurşun yağdırıyorlar, ölmüyor. Uzun süreli ilkel denilebilecek hastanelerdeki tedaviden sonra kurtuluyor. Ancak bedeninde kalan parçalar devamlı bir şekilde baş ağrısı yapıyor ve birisinin tavsiyesi üzerine esrara başlamış. Bu tezadı bir türlü tahlil edemiyor, havsalamızda yerleştirebilecek uygun bir yer bulamıyoruz.
Daha sonrasında vücuduna 46 kurşun isabet ettiğini ve ölmediğini söylediklerinde de yine bir Afgan abartısı diye tebessüm edişimizi görünce “durun, ben size göstereyim siz de sayın!” demişti. Vücudunda kurşun isabet etmemiş hiçbir yer yok gibiydi. Karnı, kafası, burnu, ayakları, elleri, kurşunların kopardığı parçalar neticesinde yamuk-yumuk duruyordu. Ondan öğrendiğimiz kadarıyla başkaları da esrar kullanıyormuş ve Pakistan’daki alışkanlıklar buraya da taşınmıştı.
Uyuşturucunun ne kadar tehlikeli ve İslam dininde haram olduğunu uzunca anlattık. Konuşmalarımızı duyanlar da bize taraf gelmişlerdi. Yaşlıların ve çocukların hayranlıkla bakışlarından veya gelip bizi öpmelerinden sıkılıp, vedalaştık ve yeniden Sultanpur’a doğru yola koyulduk. Akşam, Miraceddin ile bir grup mücahidin komutanı Şems arasında uzun bir konuşma geçmiş, Elazığlı Mustafa konuşmalara kulak misafiri olmuş ve sevinçli bir şekilde bize haberi ulaştırmıştı. Operasyona gidecektik. Şems, mücahitlerden bir grubu ayırdı. Bizden kimseyi ayırmadı, hepimiz katılacaktık. Uzun süren itirazlarımızdan böyle bir şeye cesaret de edemezlerdi. Hazırlık olarak, petularımızı belimize sıkıca bağladık ve namlularımıza mermileri sürerek yola koyulduk. Koşarak, adeta uçarak yürüyoruz. Komünistlere karşı savaşmak, bilinçaltında yatan değerlerimizden ayrı değildi. MTTB kökenli Müslümanlar olarak, yıllarca en büyük gayemiz bu çerçevede komünistlerle mücadele etmek olmuştu. Toplumda İslami bir yapılanma olarak kendimizi tanıtsak bile, pratikte bunu başaramamıştık. Anti-komünist ve ırkı önceleyen kimlikten büyük ölçüde uzaklaşma çabalarına rağmen, Türklükle İslam'ı birbirine kaynaştıran sentezci anlayıştan bir türlü uzaklaşma imkânı bulunamamıştı. Konferanslarda, gösterilerde, mitinglerde "Tek Yol İslam" diye bağıran MTTB'li gençler olarak, ırkçılığı reddettiğimiz halde, bin yıllık tarihi öncelemekten, Türkiye'yi Orta Doğu'nun lideri görme saplantısından, Osmanlı Devleti'ni "iman medeniyeti" olarak abartmaktan, Türk kültüründeki manevi unsurlarla övünmekten kurtulamamıştık. Dolayısıyla ırkçılığı telin etsek bile, onların mücadele alanındaki aktörleriyle aynı dili kullanmaktan, işbirliği yapmaktan ve Osmanlıyı kutsalların başına yerleştirmekten kendimizi alamıyorduk.
İşte şimdi, memleketimize komünist belasını musallat edenlerin efendileriyle karşı karşıyaydık ve onlarla buluştuğumuz zaman bunun hesabını soracaktık. Güneş daha çevremizi aydınlatmamıştı ve biz hedefe çok yakın bir yerde namazlarımızı kılmış bekliyorduk. Zira hedefimizin çevresi mayın doluydu ve bunlar ancak aydınlıkta seçilebilirdi. Harekete geçtikten sonra, üç gruba ayrıldık ve her birimiz değişik yönlerden mevzilendik. Sağ tarafımız tamamen mayın doluydu ve aydınlıkta rahatlıkla üzerindeki toprak şeklinden anlaşılabiliyordu. Esasen onların da gayesi gece baskınlarından korunmaktı. Biz, içi yeşilliklerle kaplı ve çevresi yüksekçe kerpiç duvarları olan bir kalenin hemen önünde bulunan toprak bir evin çevresine mevzilendik, arkadaşlarımız da kamışlıklar ve yüksek otlar arasında mevzilendiler. Daha fazla yaklaşmaya fırsat bulamadan, üzerimize yağmur gibi kurşun yağmaya başladı. Mücahitler “naray-i tekbir” deyip, yüksek sesle tekbir çektiklerinde ise kıyamet kopmuş gibiydi. Biz de ateş etmeye başlamıştık, komutanımız slogan attıkça savaş daha da şiddetleniyordu. Şems, Mustafa, Cihat, Hüseyin, Abdullah ve Fatih ile aynı mevzideydik ve az sonrasında Abdulhamit de yanımızdaydı. Gözetleme kulelerine, bayraklarına durmadan ateş ediyorduk. Kerpiç harabenin köşesinden duvar üstünde veya gözetleme kulesinde seri şekilde gelişen hareketliliği gözlüyordum ki, karşıdan tam anlımın kenarındaki duvara 3 kurşun üst üste isabet etti. Duvardan kopan parçalar, yüzümü toz toprak içinde bıraktı. Ateş edenin keskin nişancı olduğunu anlayınca, o öfke ile duvarın üst çizgisinde ne gördümse taramaya başladım. Bana ateş edilmesinden sonra, Abdulhamit’e ve diğer arkadaşları kendilerini iyi korumaları, dikkat etmeleri yolunda uyardım. Açtığım ateşten sonra, Şems elindeki megafonla yeniden tekbir çektirdi ve onların ateşlerinin kesilmesiyle birlikte daha açıktan sloganlar yükselmeye başladı. Karşı taraftan da seyrek de olsa ateş devam ediyordu. Bir ara tamamen ortalarda duran Şems’in, sert bir şekilde yere düştüğünü gördük. Komünistler de yeniden toparlanmış ve kaleye gireceğimizi, muhasara altında olduklarını zannedip büyük bir panikle her tarafa ateş ediyorlardı. Şems orta yerde yığılmıştı. Ne yapmamız gerektiği konusunda zihni şaşkınlık yaşadığımız bir zamanda, Mustafa atik bir şekilde ateş ederek yerde yuvarlandı ve karşı tarafın ateşini kesti, bir elle ateş ederken diğer elle de komutanı ateş alanından sürükleyerek geriye doğru çekti. Her birimiz bulunduğumuz yerden ateş ederek, karşı ateşi tamamen etkisiz hale getirdik. Şems vurulduktan sonra, tadımız kaçmıştı. Onu bir süre omuzlarda taşıdık ve mahalle içerisine geldikten sonra, tahta bir divanın üzerine uzattık. Dizkapağının üzerindeki bölgeye isabet eden kurşun küçük bir nokta şeklinde girmişken, çıkışta büyük bir parçalama meydana getirmişti. Mücahitler, bunun “Kelekof” mermisi olduğunu söyledi. Kaleşnikof boyutunda, namlu ve mermisi biraz daha ince olan bir Sovyet silahıydı. Sadece komutanlara dağıtılan ve özellikle İsrail’in “yuzi” silahına rakip olarak üretilmişti. En son bölge komutanımızın omzunda gördüğümüz silahtı bu. Ruslardan ganimet alındığı zaman yine, mücahitlerin komutanlarına veriliyormuş. Mermide de sıkıntı çekmiyorlardı, bittiğinde uyuşturucu karşılığı bol miktarda temin edilebiliyordu.
Yaralı komutan omuzlarımızda, şeker kamışlarının ve mısır tarlalarının arasından karargâhımıza dönüyoruz. Her geçtiğimiz yerleşim alanlarından halk bizi karşılıyor ve üzüntülerini dile getiriyor. Aslında düzenlediğimiz operasyon sadece taciz ve korkutma amaçlıydı. Buna rağmen köylüler, fazlaca ölü ve yaralılarının olduğunu hemen bize ulaştırdılar. Onların bizim arkamızdan gelmelerine, mücahitlerin ölümün üstüne korkusuzca gittikleri düşüncesi engel olmazsa, belki moral bozukluğuyla, düzensiz bir şekilde karargâha doğru gitmemiz esnasında birçoğumuzu vurabilirlerdi. Ruslar, Afganlıların gözü karalığını bildiklerinden sadece kendileriyle meşgul oluyorlar ve para veya komünist ideolojiyle hizmetlerinde kullandıkları milisler veya eski feodal silahlı güçler olmasa bu kadar zamandır buralarda sıkıştıkları kalelerde durma imkânlarının da olmayacağını iyi biliyorlar.
Komutanı karargâhımıza ulaştırıyoruz. Yolda yapılan ilk müdahaleden sonra, cephede bulunan doktorlar, seyyar hastanelerde müdahale ediyor ve ertesi gün Peşaver’e uğurluyoruz. İnsanların veya katırların sırtında götürülüyor. Burada kaldığımız sürece onlarca araç ambülâns ganimet olarak alındı, ancak mücahitler yeniden Rusların eline geçmesin diye hızlı bir şekilde imha ettiler. Daha önce ganimet alıp, gizledikleri askeri tankların, araçların daha sonra Rusların eline geçmesi ve onların yeniden faal olarak kullanmaları böyle bir geleneğin yerleşik hale gelmesine sebep olmuştu. Yoksa bulunduğumuz noktadan sonra kontrol tamamen mücahitlerin elindeydi.
En önemli yiyeceğimiz bamya ve patlıcan. Arkadaşlardan birçoğu buna alışamıyorlar ve ishal durumları devam ediyor hala. Fatih veya Cihat kimi zaman dere kenarına gidiyorlar ve gün boyu aç kalma pahasına oradan yukarı çıkamıyorlar. Düşüncemizde Mezarışerif’e gitme vardı. Bu durumu görünce yeniden düşünmemizin gerektiğini konuşuyoruz. Zira yol yirmi güne yakın bir uzaklıkta. Bizi oraya cezbeden en önemli olay, Tuncer’in, mücahitlerin at üzerinde savaştıklarını söylemesi. Bir de Özbek olmaları buna eklenince ısrarla oraya gitmek istiyoruz, ancak o tarafa giden hiçbir mücahit gruba denk gelmiyoruz. Yol bilmediğimiz için de kendi başımıza hareket edemiyoruz. Bölge komutanımız Zahid’e durumu anlatıyoruz ancak, sabretmemizi istiyor. Onunla her konuşmamızda, bize çok değer verdiğini tekrarlıyor ve bizim Hizb-i Selamet bağlıları olarak mücahitlerin arasında bulunmamızı övgüyle anıyor. Biz ona her ne kadar Selamet bağlıları olmadığımızı söylesek de onlar Türkiyeli her müslümanı bu parti bağlısı olarak görme geleneklerini değiştirmek istemiyorlar. Rivayetlerle hayal ettikleri bir yapı vardı ve biz de onlar için o hayalin bir parçasıydık.
En küçük bir yanlış davranışımızda, bu parti bağlılarının kültürlü, İslami birikimli insanlar olduğunu ve bizi kendilerine örnek aldıklarını söylemekten çekinmiyorlardı. Elbette, çoğu zaman Afganistan’da din kaynaklı rivayet geleneği bize serzenişte bulunmalarına yol açıyordu. Onların, dinin bir parçası olarak gördüğü bu geleneğe, psikolojik bir tepki içerisindeydik. Dolayısıyla, açık kapı bulduğumuzda muhalefet etmeye çalışıyorduk. O da hemen göze batıyordu. Bir de arkadaşların özel günler için sakladıkları bir paket sigara sorun oluyordu. Hiçbir şekilde bizim sigara içmemize tahammülleri yoktu. Bunu, batı kültürü olarak görüyorlardı. Buna karşılık, “nesvar” hemen hemen herkes tarafından kullanılıyordu. Bizim de buna itirazımız vardı -ama kendi aramızda-. Onlar sigara içtikleri zaman, içenler için “bunlar kültürsüz, cahil” oluyorlardı, biz içtiğimiz zaman sorun…
Yazın kavurucu sıcakları devam ediyordu. Kabil’de mücahitlerin aldığı ganimetin arasında bol miktarda ‘sam füzeleri’ çıkmıştı. Afganistan’da Rusların bu ABD patentli füzeleri nasıl kullandıklarını merak edip sormuştuk. Füzelerin ışığa, sese güdümlü olduğunu, dolayısıyla mücahitler çatılı bir yere yerleştikleri zaman bu füzelerden istifade ediyorlarmış.
Hazırlanan bir grupla bizim payımıza düşen ‘sam füzeleri’ni almak için yola çıkıyoruz. Yolda Ruslarla karşılaşıp, çatışma ihtimaline karşılık heyecanlıyız. Ama ne hikmetse, kalabalık bir grup halinde gelen mücahitlerden haberdar olan Sovyet güçleri sindikleri yerden çıkmıyorlar.
Boş zamanlarımızda, kendimize meşguliyetler bulup çıkarıyoruz. Bahçenin içerisine kurduğumuz çevresi çitlerle çevrili çardağımız, mücahitlere uzun süre eğlenme imkânı haline geliyor. Biz, artık eskisi gibi alınmıyoruz. Zaman buldukça arkadaşlarla oturuyor, uzanıyor ve geleceğe dair planlar yapıyoruz. Bir defasında muhabbetin koyulaştığı ve kapı önünde sıktığımız üzüm suyundan pekmez yapma çabamızın boşa çıkıp, mücahitlerin kahkahalarını artık gizlemeye ihtiyaç duymadıkları bir zamanda, silah sesleri geldi. Sık rastlanan bir olay olmadığı için toparlanıyoruz ve gelecek haberi bekliyoruz. Kısa bir zamanda haber geliyor. Yakın bir köyde, çevrede sevilen bölgenin âlimlerinden Mevlana Halis ile Hizb-i İslami güçleri arasında çatışma çıkmış, bizim de tepkimizle Miracettin ‘kardeş kavgası’na katılmayacağını söyledi. Ancak daha sonra gelen üst düzey komutanın emriyle hazırlanıp hareket etti. Biz muhalefetimizi sürdürdük. Mücahitlerle aramızın gerginleşmesinde en önemli itirazımız olan bu sorun üzerine birkaç gün devam eden söz kavgasının ardından biz, artık bu gruptan ayrılıp, başka bir gruba katılacağımızı söyledik. Silahlarımızı almak istediler, vermedik. Bunun üzerine “zorla alacaklarını” söylediler. Biz, “kimseye silahlarımızı vermeyeceğimizi ve ancak genel komutan isterse, bunu yapabileceğimizi, cephede kaldığımız müddetçe ölmemiz pahasına bile olsa böyle bir şeyi kabul etmeyeceğimizi” söyleyince, uzun süre kendi aralarında istişare etmeye başladılar.
Cihad’ın, Fatih’in fazlaca itici bulduğu komutanlardan biri, Cihad’ın silahından gözünü ayırmıyordu. Rus üretimi silah, daha yeni ganimet alınmış ve yürüyüşümüz esnasında birçokları tarafından kıskanılarak bakılan bir silahtı. Abdulhamit, kısık bir şekilde “Cihat, silahına dikkat et! Sakın kaptırmayasın!” deyince, aniden çıkabilecek çatışmaya hazırlığımız daha hızlı bir reflekse dönüştü ve birçoğumuz konuşmalar esnasında, üzerimize atlamalarını da hesaba katarak, dağınık durmaya ve elimizi sürekli olarak tetik üzerinde tutmaya devam ediyorduk… (Devam Edecek) |
|
 |
|
 |
|
|
|
|
|
Logged
|
Görüyorum ki; evleriniz Rum Kayzeri'nin evlerine, lükse hayranlığınız Kisra'nın tutumuna, servet peşinde koşmanız, Karun'un anlayışına, saltanatınız Firavun saltanatına, nefsleriniz Ebu Cehil nefsine, gururunuz Ebrehe'nin gururuna, yaşayışınız sefillerin yaşayışına benziyor. ALLAH için söyleyin bana, MUHAMMEDi'den olanlar nerede?[/co
|
|
|
Yahya Abbas Müsavi
уαя∂ıм¢ı уöиєтι¢ι
Puan: 248
Çevrimdışı
Üye ID: 30
Nerden:
|
 |
« Yanıtla #18 : 06 Ağustos 2010, 09:46:20 » |
|
 |
|
 |
 |
Bir Rüyanın Ardından Gerçekleşen Sessiz Devrimcilik (7)
İçinde bulunduğumuz grubun silahlarımızı almak istemesi ve bizim de vermeye yanaşmayacağımız ortaya çıkınca, mektup trafiği son çare olarak ortaya çıktı. Genel komutana yazılan mektupların neticesinde, bizim başka bir grubtan silah alarak yolumuza devam etmemiz kararlaştırılmıştı. Yeni mücahitlerle tanışmak ve uzun bir zamandan beridir devam eden psikolojik sürtüşmelerden kurtulmak için bu bize iyi bir fikir gelmişti. Silahlarımızı bırakmamızı ahlaken doğru bulmadığımız ve bir Müslüman’ın ilke sahibi olması gerektiği inancımız, onların her istediğine uymamızı engelliyordu. Cihattan büyük dersler çıkarmaya çalışmamızla birlikte, duruşumuzla onlara da belirli örneklikler teşkil etmemiz gerektiğine inanıyorduk.
Afgan cihadının içerisinde, insanların nasıl büyük bir fedakârlık ve özveriyle kendi istiklal ve özgürlükleri için savaştıklarını görmemiz, kafamızdaki mücadele yönteminin belirlenmesinde de etkili oluyordu. Zalim ve tağut bir sistem, ancak silah zoruyla değiştirilebilirdi. Bundan öncesinde siyasi ve kültürel çalışmalar yapmış ve buna ilave olarak Edip Yüksel’in komiser Naci’ye söylemiş olduğu gibi tebliği çalışmalarımızı, rejimle ayrışmamızı, safları tamamen ayırmayı da gerçekleştirmiştik. MSP çerçevesi içerisinde düzenlediğimiz mitinglerde, haki parkeli ve çoğunlukla askeri bot giyen militanlar olarak duvarlara “İslami Hareket Engellenemez!”, “Ya şeriat ya ölüm!” şeklinde yazarak bu sloganları ön plana çıkarıyor, sağcı ve solcu siyasi arkadaşlarımızdan kopyaladığımız militanca duruşumuzla, tabana ümit veriyorduk. Tam “artık en kısa zamanda İslam devrimi gerçekleşecek” dediğimiz sürecin arifesinde, bir general bütün dengeleri alt-üst ederek ümitlerimizi karamsarlığın, çukuruna gömmüştü.
Darbeyle birlikte, büyük kitleler halinde gövde gösterisi yapan gücümüz bir anda bizimle sınırlı hale gelmiş; bütün yakınlarımız ard arda tutuklanmış ve biz, çaresiz olarak ülkeyi terk etmek zorunda kalmıştık. Ailemden bir ben kurtulmuş/kurtarılmıştım. Geriye kalanlar içerideydi. Babamı bir süre askeri cezaevinde tutmuşlar, kardeşlerimi de Diyarbakır cezaevine göndermişlerdi. Onların büyük bir baskı altında olduğunu düşündükçe, ‘askeri alandaki başarılarımızın daha fazla pekişmesi için elimizden geleni yapmalıyız’ diye bileniyordum. Bütün arkadaşların düşüncesi bu yönde gelişirken, Abdulhamit (Bahattin Yıldız) “halkı Müslüman olan ülkelerin topraklarında hâkim olan bütün tağutlar aynıdır ve değişmez” diyordu. Dolayısıyla “hangi ülkede bir tağuti sistem eksilirse, o Müslümanlar için bir kazanç olur ve bunu gerçekleştirmek için Afganistan iyi bir mücadele alanıdır” düşüncesini her fırsatta dile getiriyordu.
Biz olaya, ‘Afganlı kardeşlerimize destek olmak ve mücadele içerisinde gerekli olgunluğa erişmek’ hedefinden bakıyorduk. “Şehid” olmaktan da korkmuyorduk ve her defasında böyle bir mertebeye ulaşabilmek için şartları zorluyorduk. Afganlılarla tartışmalarımızda hep bu talep vardı. Onların, gariban halkın ekmeğine ortak olmaları veya hizmet etmeyenleri şiddetli bir şekilde dövmeleri, geçim sıkıntısı içerisinde olan halkı vergi vermeye zorlamaları bizi rahatsız ediyordu. Hergün halkın kafileler halinde, bu baskılardan ve Sovyetlerin yoğun hava saldırılarından dolayı bölgeyi terk etmeleri -dostların aramızdan ayrılıyor olması- içimizdeki gurbet duygularının daha fazla açığa çıkmasına yol açıyordu.
Gerçekte ise halk, ekmeklerini mücahitlerle paylaşmakla kalmıyor, bölgedeki istihbaratın hızlı bir şekilde ulaşmasında köprü vazifesi görüyordu...
***
Sessizce bir kenara çekilip kısık sesle yapılan konuşmalarından, yeni bilgilerin geldiğini hissediyorduk. Bunlardan biri de Kabil’den geldiği söylenen saçları kısa kesilmiş, yarı açık devamlı olarak yüksek sesle espriler yapan bir kadındı. İlk görüşte psikolojik sorunlarının olabileceğini ve bundan dolayı mücahitlerle rahat bir diyalog kurduğunu düşünmüştük. Daha sonra, sürekli bir şekilde yanımızda olan Pacator, konuya açıklık getirmiş ve kadının mücahitler hesabına şehirde çalıştığını bu zahiri durumundan dolayı da hiç şüphe çekmediğini ve düzenli bir şekilde bilgi getirdiğini söyleyince, işin esasını anlamıştık. Gülbahar, rahat tavırlarıyla Kabil’de her yere girebiliyor ve topladığı bilgileri veya cepheden şehre götürdüğü direktifleri rahatça, korkmadan yerine ulaştırabiliyordu.
Bundan da öte, normal halkın her gün yüzlerce bombardıman veya uzun menzilli top mermileri arasında normal hayatlarını sürdürmeleri, mücahitler için büyük bir moral kaynağıydı. Mücahitlerle birlikte iken, kendimizi evimizde hissediyorduk. Mücahitlerin itiraz, baskı ve korkutmalarına rağmen gizli bir şekilde devam eden büyük göçler vardı. Bu bizim moralimizi bozuyordu. Yetmezmiş gibi, mücahitlerin kendi aralarındaki çatışmaları ve bizi de bu çatışmaların içine çekmek istemeleri bize çok ilkel geliyordu.
Aşiret mantığıyla çatışmaları ve hayatın tamamını geleneksel İslami simgelere boğmaları, devrimci ruhumuzu yaralıyordu. Balabağ’daki küçük çaycı kardeşlerin kahvehanesi bizim sığınağımız haline gelmişti. Sıkıldığımız zaman yaşlıların, çocukların uğradığı mekân, bizim, köz üstünde porselen demliklerde demlenen çayları içtiğimiz müzakere merkezimiz olmuştu artık.
İçinde bulunduğumuz durumu, geleceğe dair planlarımızı ve ümitlerimizi konuşuyorduk sık sık. Üzerimizden uçan uçak ve helikopterlere alışmış ya da aldırmaz görünüyorduk artık. Bombardımana geldikleri zaman, göründükleri andan itibaren ateşe başlıyorlar ve son kurşunlarına kadar ateş ediyorlardı… Bu geleneklerine alışmıştık artık. Mücahitlerin rivayetine göre, dış ülkelerden yardım şeklinde gelen sam füzeleri ve hava savunmasıyla ilgili diğer silahlar, Sovyet hava hareketinin daha yükseklere doğru çekilmesine sebep olmuştu.
Her gün yeni bir bombardıman, baskın veya milislerin tuzağına düşen mücahitlerin verdiği kayıplar, hayatımızın bir parçası haline geliyor ve ilginçtir her çatışma ve savaşa koşarak gitmemize rağmen, bölgeye vardığımız an sıcak temas son buluyordu. Bunu kendi aramızda espri haline getirmiş ve “Sovyetler bizim varlığımızdan korkuyorlar, bizim geldiğimizi hissettikleri zaman kaçıyorlar!” diyorduk. Savaş cephelerinden Pakistan’a doğru devamlı olarak yaralılar taşınıyordu. Bu hayatın gerçekleri olarak normal hale geliyordu bize ve herkese. Elbette, yolda ölmeyeceğine ihtimal verdiklerini gönderiyorlardı.
Akşamları nerdeyse sabaha kadar, işgal güçlerinin karargâhlarının çevresi devamlı bir şekilde havai fişeklerle aydınlatılıyor ve düzenli bir şekilde taciz ateşine devam ediliyordu. Onların korkuları, mücahitlerin kazanmaya dair umutlarını daha fazla artırıyor, pekiştiriyordu. Yazın sonlarına doğru, içinde bulunduğumuz grup artık çekilmez bir hal almış, yeni bir arayış içerisine girmiştik. Artık, biz onların köylülere yabancı misafir olma bahanesi olmak istemiyorduk ve onlar da ilkesizliklerine, düzensizliklerine ve bizi gelenekleşen kurallara uymaya zorlamalarına itiraz etmemize tahammül edecek halde değillerdi. Zabit komutan bizi bölge komutanımız Zahit’e şikâyet etmiş ve gelen yazılı emirle, silahlarımızın geri alınacağı ve bizi başka bir gruba gönderecekleri haberini verilmişti. Fazla umursamadık, çünkü biz de artık her gittiğimiz yerde “Türkî misafirler gelmiş hemen onları iyi ağırlayın!” direktiflerinden ve “kardeş kavgasına isyan etmemize” tepki koymalarından sıkılmıştık.
İstişare için Balabağa’a, bizimkilerin çay ocağına gittik. Büyük fetihler yapmış kahramanlar gibi karşılanmamız gururumuzu okşuyordu. Oturup, biraz sohbet ettikten sonra biraz ileride ağaçların altında oturan grup dikkatimi çekti. Aralarından biri bana tanıdık geliyordu. Merakım uzun sürmedi, arkadaşlar dalga geçerek “arılar sana saldırdığı zaman seni tedavi eden mübarek zat orada!” diye dalga geçmeye başladılar, birlikte gülüştük. Mevlevi Seyyaf da bizi fark etmiş ve yanımıza gelmişti. Selamlama ve bildik kucaklaşma merasiminden sonra tebessüm ederek “İbrahim can, bana kızgın değilsin herhalde” diyerek söze başladı…
Kızmıyordum. Çünkü o, beni tedavi etmek maksadıyla yaptığı tükürük uygulamasını kutsal bir gelenek olarak benimsemişti ve bu da bana ters geliyordu. Uzun bir zaman bizi rahat bırakmayacağını anlayınca Mustafa ile birlikte bakkala gitme bahanesiyle kalktık. Onu her gördüğümde aklıma Asker Piri geliyordu. Asker, bir tarikat şeyhiydi. Bir lokanta işletiyor, MSP, Akıncılar, MTTB ve bize maddi desteğini eksik etmiyordu. Bununla da kalmıyor, içimizdeki en zeki gençleri bir şekilde bizden koparmayı başarabiliyordu. Bizden kopardıklarını yalnız bırakmamak ve arkadaşların bahsettiği şekilde onun sohbetlerinden istifade etmek için, “nefsi öldürme” adına yapılan yobazlıklara, ilkelliklere, cahilliklere ve insanlığın kabul edemeyeceği onursuzluklara rağmen manevi halkalara katılıyorduk.
Yine böyle bir maksatla gittiğimiz bu sohbetlerin hemen başında hepimizi gülme krizi tutmuş ve bu kriz cezbe boyutlarını da aşarak baygınlık derecesine ulaşmıştı. Nefes alışımız bile yeni bir kriz ve ardından baygınlıklar getiriyordu. Birbirimize bakamıyorduk. Gülme krizi bitince, yeni bir kriz başlıyordu ve artık kimse yeni bir kriz gelmesin diye birbirinin yüzüne bakamıyordu. Bir gün öncesinde, şehrin her tarafına yazılar yazmamız, şeyhte kıskançlık oluşturmuştu ve o gece evinde bulunan boya ve fırçaları hazırlatarak onun bulunduğu sokaklara da yazılar yazmamızı istiyordu. Hazırlıksız olduğumuzu, bunu yapamayacağımızı, daha sonraki bir gecede bunu yapabileceğimizi söyledik. Ama ikna olmadı. Israr etti. Onların ısrarına, arkadaşlar da katılınca kalktık. Kapıdan çıkmadan önce, ceketini çıkardı ve benim giymemi istedi. Karmaşık duygulardan dolayı böyle bir talebi reddettim ve ben ısrar ettikçe o dayattı. “Bunu giy, ALLAH’ın izniyle belalardan korunursun!” deyince, arkadaşlar zorla giydirdiler. Üzerimde bütün ruhumu cenderede sıkıştıran bu cehalet kisvesinden kurtulmak için, bir an önce işimizi bitirmeye çalışıyordum.
Yazı yazmaya başladığımız zaman da aramızda “Artık bunlardan ne köy olur, ne kasaba! Elimizden geldiğince bu yozluktan, bağnazlıktan, ağyar tekelci düşünceden ve hurafeleri bize dayatmalarından uzak duralım” diye bir karara varmıştık. Daha on dokuz yaşında bile değildik, ama namımız giderek büyümüş ve siyasi şube başkanı Engin bile bizi gördüğü zaman, tek başınaysa çekindiğini, paniklediğini belli ediyor olmuştu. Sahip olduğumuz büyük namımız aslında şehirde dolaşan efsanevi rivayetlere de dayanıyordu. İşte bu özgüvenle, hiç kimsenin bize araçlar dolusu güvenlik olmadan yaklaşamayacağı hesabıyla sokaklara, duvarlara yazı yazmaya başlamıştık. Üzerimdeki ceket bana tonlarca ağırlık gibi gelse de, büyük bir estetikle “İslami Hareket Engellenemez!, Ya Şeriat Ya Mirin!, Şeriat İslam’dır Anayasa Kur’an’dır!” türünden sloganlar yazıyor ve ortaya çıkan güzel eserle mutluluk alemine vecd halinde yükseliyorduk. Ben yazarken, -uyarılarıma rağmen- arkadaşlarım da yanıma çömeliyor ve derin muhabbetlere dalıyorduk. Çoğunlukla yazıları, güzel yazdığım için ben yazıyordum ve arkadaşlar da bazen gözcülük ediyor bazen de yanımda kalıp sohbet ediyorduk. Bu derin muhabbetler içerisindeyken, aniden kafama bir şey dokunduğunu hissettim ve ardından o cismi tutanın sesi geldi: “Ne yapıyorsunuz!” dedi. Cevabım net ve soğukkanlıydı: “Görmüyor musun, yazı yazıyoruz!”
Üzerimiz arandı, bende (o zamanki tabirle) ‘emanet’ olmasına rağmen soğukkanlı davranıp panik yapmadığımdan, üstünkörü bir arama yaptılar ve üzerimde taşıdığım emaneti de fark edemediler. Kafama silahını dayayan komiser Engin’di. Kalabalık bir grupla uzak bir yerde araçlarını bırakmış ve sessiz bir şekilde bizi muhasara etmişlerdi. “Anayasa Kur’an’dır!” sloganına tutanak tutulmuş ve bizi nezarete götürmüşlerdi. Tutanaktan sonra, hükümette olan MSP kanalıyla tayin aldırma rüşveti karşılığında, bizi bırakabileceklerini söylediyseler de, Müslüman olarak rüşvetin haram olduğunu söylemiştik. Gözaltı süresi sırasında, Norşin camii görevlisi Mela Ali’nin cemaatlerini kaçırmamaya özen gösteren kolsuz hâkimin nöbetçi olduğu bir zaman kendisiyle yapılan görüşmede, kesinlikle 163’ten tutuklanacağımız bilgisi üzerine -o zamanın akıncılar başkanı Muzaffer, bir grup arkadaşla ziyaretimize geldiklerinde haber vermişlerdi bunu bize - üzerimdeki silahı cezaevine sokabileceğimi söylediğimde, bütün ısrar ve diretmeme rağmen buna razı olmamışlar ve tepki göstermişlerdi. Mecburen silahı onlara vermiş ve zaman geçirmeden başıma bela olan o ceketi de çıkarıp, yerine ulaştırmalarını söylemiştim…
Mahkemede, ‘bir Müslüman’ın yalan söylemeyeceği’ esasıyla yaptığımız işi ve yazdığımız sloganları açıkça söylemiştik. Kolsuz hâkim 163’ten bizi tutuklamış ve Van cezaevine gönderilmiştik. Akşam, içişleri bakanı Korkut Özal’a ve hatta Erbakan Hoca’ya durum anlatılmış, onlar da “Gazaları mübarek olsun” demekle yetinmişlerdi. Yazı yazanlar olarak, biz üç kişinin tutuklanmasına karar verilmişti. Ben, Abdullah Akman ve Ahmet Soyalp, cezaevi aracıyla yolculuğa çıktığımızda, farklı duygular içerisindeydik. Ancak cezaevinde bizi nelerin beklediğini bilmiyorduk. Tutukluluk süresi boyunca, ailelerimizin dışında herkes bizi adeta unutmuştu. Arada bir sorumluluk duygusuyla hareket edip bizi ziyarete gelen –her defasında dükkândan bir çuval dolusu erzakla gelen Ömer Örgün gibi- birkaç Müslüman da olmasa, nerdeyse başka bir dünyada yaşadığımız duygusuna kapılacaktık.
Mevlevi Seyyaf’ın sakalı biraz kısa olsa, tıpkı bizim o meşhur ceketin sahibi Asker Piri olacaktı. Karakterleri de aynıydı. Tokalaştığın zaman, elini ovuşturuyor, yüzünü okşamaya çalışıyor ve ilginç bir şekilde gözlerinin içine bakıyordu. Bu da yetmezmiş gibi, olağanüstü vasıfları olduğunu hissettirmeye, daha ilk göz temasında, bakışları ve tavırları ile etkisi altına almaya çalışıyordu. Bunları yaparken, sevgi yerine nefret inşa ettiğini de bilmiyordu. Saygısızlık olmasın diye tepki gösterilmeyince de yaptıkları meşrulaşıyordu fiili olarak. Zaten çevresinde de büyük bir kutsama mekanizması, her an çalışır halde hazır duruyordu. (Devam Edecek) |
|
 |
|
 |
|
|
|
|
|
Logged
|
Görüyorum ki; evleriniz Rum Kayzeri'nin evlerine, lükse hayranlığınız Kisra'nın tutumuna, servet peşinde koşmanız, Karun'un anlayışına, saltanatınız Firavun saltanatına, nefsleriniz Ebu Cehil nefsine, gururunuz Ebrehe'nin gururuna, yaşayışınız sefillerin yaşayışına benziyor. ALLAH için söyleyin bana, MUHAMMEDi'den olanlar nerede?[/co
|
|
|
Melâl
∂ανєтуσℓυ мσ∂
''O GÜN GELECEK BİLİYORUM! :)''
Puan: 177
Çevrimdışı
Üye ID: 4830
Nerden:
|
 |
« Yanıtla #19 : 07 Ağustos 2010, 00:40:48 » |
|
|
|
|
|
|
Logged
|
فَفِرُّو إِلَى اللَّهِ ''SONUNDA BİR ESPRİ YAPACAĞIZ ZULÜM GÜLMEKTEN ÖLECEK''
|
|
|
|