Sayfa: [1]   Aşağı git
  Yazdır  
Gönderen Konu: Umre Notları  (Okunma Sayısı 107 defa)
0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.
EBU CENDEL AMEDİ
üѕтα∂
*****


Puan: 66
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 2331
Üye ID: 5033

Nerden:


« : 03 Kasım 2011, 15:20:24 »

Rasul’ün Sünneti Umre, Ümmet’in bir araya gelme, birbirini tanıma vesilelerinden biri. Âcizane bizim de, İslam’ın doğduğu toprakları görmemiz nasip oldu.
Öncelikle bu tür toplu ibadet ve seyahatleri, aynı zihniyette insanların birlikte, yardımlaşma, dayanışma ve aynı davaya hizmet ruhu içerisinde gerçekleştirmelerinde büyük fayda var. Resmî veya özel olarak mesleği icabı, kafile liderliği yapan insanlar istenen sonucu elde etme ve atmosferi yakalamada yetersiz kalmaktadırlar. Hatta yetersizlikten öte Umrenin ruhunu yakalayamayan düşünce ve telkinler ile zihinler doldurulmaya çalışılmaktadır.
Eskiden Hac ve Umre, İslam Ümmeti’nin gündeminin oluşturulduğu bir mekân ve zaman dilimi idi. Tüm dünya Müslümanları bir araya gelir ve hacılar ve mutemirler (umreciler) Ümmet’in diğer bölgelerinden haberleri memleketlerine taşırlardı. Orası Ümmet’in tanışma ve kaynaşma mekânı idi. Dünya’nın diğer köşelerinde kardeşlerinin olduğunun aynel yakîn farkına varırlardı. Özel ve resmî organizatörler, böyle bir işlevi olan bir yeri ve ameli, bu temel işlevden uzaklaştırarak, sadece “ibadet mekânı” olarak tanımlamakta ve yönlendirmektedirler. Mutemirlere sürekli olarak vakitlerini sadece ibadetle geçirmeleri telkin edilmektedir.
Milliyetçi Umreler
Halkımızın milliyetçi bir bakış açısıyla ifsat edilen anlayışı, yüzünü maalesef oralarda da gösteriyor. Diğer milletleri hakir ve kendisini ‘Müslümanların en iyisi’ görme hastalığına tutulmuş olan birkaç kafile arkadaşımızın sözleri, mevcut sistemin insanımız üzerindeki erozyonunu adeta resmeder nitelikteydi. Hâkim din anlayışı, milliyetçilik ekseninde tanzim edildiğinden diğer milletlere Müslüman kardeşi olarak değil, neredeyse düşmanı gibi bakan/baktırılan insanlar, maalesef ki kardeşlik mefhumu dumura uğramış Müslüman kardeşlerimiz.
Kafiledeki az sayıdaki gençlerden biri, Arapları kastederek “bunların hepsi Türk düşmanı” diyerek aslında kendi kalbindeki “Arap düşmanlığını” ifade ediyordu. Başka bir kafile arkadaşımız, hayatında tek bir Arap görmemiş ve konuşmamış olduğu halde, Araplar hakkında fikir sahibiydi. Kendisinin ilk ziyareti idi fakat “Araplar sadece Mescid-i Haram ve Mescid-i Nebevi’ye itina gösterirler geri kalanla ilgilenmezler” diyor ve devam ediyordu: “Araplar mescitte yatarlar, Kur’an okurken ayaklarını uzatarak otururlar, mezarlıklara saygıları yoktur” vesaire vesaire... “Hangisi doğru?” diye sordum: “Camilere Türkiye’deki gibi namaz vaktinin dışında kilit vurmak mı, yoksa camileri sürekli bir eğitim mekânı haline getirmek mi, doğrudur? Yoksa Türkiye’deki gibi on dakikada namaz kılıp derhal camiyi terk etmek mi, doğrudur? Veya sabah namazında mescitte bulunmak, bitiminde Müslümanların oluşturduğu sohbet halkalarına katılmak ve yorulunca mescidin bir kenarında dinlenmek mi, doğrudur? Yoksa on dakikada, uykulu olarak evde namazı kılıp doğruca uykuya dalmak mı, doğrudur?” Ayrıca Medine’nin Rasulullah’ın şehri olduğunu, buradaki insanların da Ashab’ın torunları olduğunu, bu şekilde düşmanlığın doğru olmadığını ifade ettim. Kafile arkadaşım Kur’an kurslarında sekiz sene hafızlık yaptığını söyleyerek kendi doğruluğunu göstermeye çalıştı ve “Bunlar kimsenin soyu değil” gibi bir kelam edince artık verilecek cevabın olmadığını anladık, “Tamam, sen haklısın, bu insanlar yerden bittiler” deyip yolumuza devam ettik. Bunlar bana, bir kaç sene önce, “Koca Üveys” lakaplı bir zatın anlattığı Umre anılarını hatırlattı. Umre’de karşılaştığı diğer milletlerden, diğer mezheplerden Müslümanlara, “Ben Müslümanım, Osmanlı’yım, sizin dininiz nedir?” diye sorarmış. Kendisinin “Osmanlı” olduğunu zannediyor, kendisi ve kendisi gibi düşünen bir grup insan dışında kimseyi Müslüman saymıyordu. Anladım ki, Umre’deki bu insanlar “Koca Üveys” gibilerinin yetiştirdikleri imiş.
Maalesef bu şekilde ön şartlarla oraya giden hacı veya mutemir adaylarının geneli diğer milletlerden Müslümanlarla tanışmadan geri dönmektedirler. Aynı ön yargılarla, “büyük” gördükleri zatların kulaklarına fısıldadıkları dedikodularla, ruhlarında bir değişim yaşamadan hayatlarına kaldıkları yerden devam etmektedirler. Oraya ALLAH rızasını umarak giden her Müslüman, o beldenin, Müslümanların birliğini temsil eden bir meclis olduğunu hatırından çıkarmamalıdır. Orada Arap, Kürt, İranlı, Afgan, Özbek, vs. tüm milletlerden fakat tek İslam Ümmeti’nden Müslümanlarla tanışmalıdır, onlarla kucaklaşmalı ve kardeşler olduklarını hissedilmeli ve hissettirmelidir. Oraya gidince göreceksiniz ki, onların dilini bilmemeniz bir engel değil. Bildiğiniz İslamî literatür, onlara sevginizi anlatmaya yeterli gelecektir. Kendi memleketinizi söyleyip el uzatmanız ve gülümsemeniz dahi yeterlidir.
Bazı Türk mutemirlerindeki bu ön yargıların tersine, diğer milletlerde tam tersi bir yaklaşımın olduğunu gözlemledim. Kalplerinde Türklere karşı son derece yüksek bir muhabbet var. Zemzem çeşmelerinde beklerken, bir Suriyelinin sırada bekleyen bir teyzemize, “Türk müsün?” diye soruşu ve Türk olduğunu öğrenince de sırasını ona verip yardım etmesi manidar bir vakıa idi. Mescitte hafif sesli olarak Kur’an okuyan bir Medinelinin yanına oturdum. Okurken ben de Kuran’dan takip etmeye başladım. Kendisini takip ettiğimi anlayınca “beraber okuyalım” dedi, tanıştık, ismi Abdullah… Karşılıklı Kur’an okuduk. Kendisine teşekkür ettim. Cidde Havaalanı’nda tanıştığım, büfe sahibi Yemenli Ömer ise tam bir Türk hayranı idi. Bizimle tanışmanın sevincinden gözleri ışıldıyordu. Bunlar gibi tanıştığım onlarca Müslümanın bize karşı sıcak muhabbetlerini gördüm.
Yine Güdümlü Hutbe
Dönüşümüzden önceki son Cuma günü, Cuma namazını Kâbe’de kıldık. İmam, hutbede Suud rejiminin ne kadar âli ve hayırhah bir yönetim ve İslam’ın iyi bir hizmetkârı olduğundan bahsetti durdu. Bizdeki resmî bayram hutbelerinin değişik bir şekli...
Hutbe sonrası bir İranlı ile sohbete başladık. Türkiye’yi daha önce ziyaret ettiğini söyledi. İranlının soruları üzerine Suud, İran ve Türkiye yönetimleri hakkında konuştuk. Suud yönetiminin, İslam’ı halk üzerinde tatbik ettiğini veya ediyor göründüğünü, fakat kendisini bu emirlerden muaf gördüğünü söyledim. Türkiye yönetimi hakkında soruları vardı, “Türkiye benim memleketim, ama ...” cümlesiyle başlayıp, Türkiye’nin örnekliğinde İslam ülkeleri üzerinde nasıl yozlaştırma planlarının gerçekleştiğinden bahsettim. Konu, İran’a geldi. İran’ın, Irak ve Afganistan politikalarından konuştuk. İran’ın, Taliban ve Saddam Hüseyin yönetimleri ile arası iyi değildi. Fakat aralarındaki bu düşmanlık, İran’ın, Irak ve Afganistan işgallerinde Amerika’ya yardım etmesinin mazereti olamayacağını ve bunu anlayamayacağımı ifade ettim. Söylediklerimi reddetmedi fakat pek de hoşnut olmadı. Ve genel olarak, problemlerin kaynağının Müslümanlar üzerindeki gayri-İslamî yönetimler olduğunu ve Müslümanların ise kardeş olduklarını ifade etmeye çalıştım.
Kısmî İslam Uygulaması
Suud Devleti’nin bir “İslam Devleti” olmadığı malum. Bu devlet, İslam’ın kişiye dair emir ve yasaklarını halka uygular, fakat İslam’ın kendisinden istediklerini kulak ardı eder. İslam’ın iktisadî ve siyasî sistemini uygulanmaz. Ve Suud Hanedanı, iktidarını Amerika’ya borçludur. Ümmet’in malı olan petrol, Amerikan şirketleri ve Hanedan arasında pay edilir.
Buna rağmen, İslam’ın kısmen uygulanmasının doğurduğu birçok hayırlar da mevcuttur. En azından marketten, “haram mı, helal mi” şüphesi olmadan güvenle alışveriş yapabiliyorsunuz. Kamusal alanda fuhşiyat bulunmamaktadır. Haramlar aleni ortalıkta dolaşmamaktadır. Rabbim gerçek bir İslam nizamını bize versin inşaAllah.
Türkiye Örneği ve Karşı Çalışma
Konuştuğum birçok Müslümanın Türkiye’ye daha önce geldiğini gördüm. Endonezyalı bir kardeşimiz, Endonezyalıların Hac ve Umre seyahatleri sonrasında Kudüs ve İstanbul’u da ziyaret ettiklerini söyledi. Diğer milletlerin Türkiye’yi ziyaret etmeye yönlendirilmesi, bana, 2000’li yılların başlarında okuduğum ABD kaynaklı bazı düşünce kuruluşlarının raporlarını hatırlattı. Bu raporlara göre “Radikal İslam” düşüncesinin etkisini kırmak için, Araplar ve diğer Müslüman ülkelerin turistleri Türkiye’yi ziyaret etmeli ve Türk üniversitelerindeki yabancı öğrenci kontenjanı artırılmalıydı. İşgal edilmiş ülkelerdeki direniş hareketlerine ve Hilafet düşüncesine karşı, “Türk-İslam anlayışı” en ideal alternatif olarak görülüyordu. Ve şu anda, Diyanet’in yabancı öğrenci eğitim programları ile ahlaksız televizyon dizilerimizin Müslüman ülkelere pazarlanmasıyla, turist yönlendirme çalışması ile bu planların çok kapsamlı bir şekilde uygulandığı görülmektedir.
Mademki, Türkiye örnek olarak gösterilmektedir, bu zehrin panzehri, buradan doğru örnekliği verebilmektir. Milyonlarca insan, Demokrasi, Laiklik, Kapitalizm ve Liberalizm aşısı vurmak için buraya, Türkiye’ye getirilmektedir. Öyleyse Tevhidî İslam anlayışına sahip olan Müslümanlar da ayaklarına kadar gelen bu Müslümanlara sahip oldukları İslam anlayışını, hedeflerini ve düzenlenen bu oyunların arka yüzünü anlatmalıdırlar. Özellikle yoğun olarak İstanbul’a gelen turistlere ve yabancı(!) Müslüman öğrencilere yönelik, kendi dillerinde yayınlar ulaştırılmalıdır. Acilen Arapça ve İngilizce olarak ve daha sonra da Urduca ve Endonezya dillerinde bu yayınlar hazırlanmalıdır.
Muhabbetle...
 
Logged
EBU CENDEL AMEDİ
üѕтα∂
*****


Puan: 66
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 2331
Üye ID: 5033

Nerden:


« Yanıtla #1 : 03 Kasım 2011, 15:20:50 »

Âsım Cingitaş /
Logged
Sayfa: [1]   Yukarı git
  Yazdır  
 
Gitmek istediğiniz yer: