EBU CENDEL AMEDİ
üѕтα∂
   
Puan: 66
Çevrimdışı
Üye ID: 5033
Nerden:
|
 |
« : 03 Şubat 2012, 14:06:58 » |
|
 |
|
 |
 |
Suriye’de yaklaşık dokuz aydır her gün onlarca Müslüman, Beşşar Esad’ın güvenlik güçleri ve tayfası tarafından, göklerin ve yerin öfkesinden çatlayacağı şekilde katledilmektedir. Türkiye’de iktidarda olan AKP, Kasım ayı içerisinde, Suriye yönetimine karşı yaptırım kararı aldığını söyledi. Başbakan Erdoğan’ın talimatları doğrultusunda hazırlanan dokuz maddelik bu pakette olanları Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu açıkladı. Bu pakette yer alan kararların gerçek anlamda yaptırım niteliğine sahip olup olmadığına doğru karar verebilmek için her bir maddeyi siyasî bir gözle derin düşünerek araştırmak ve incelemek gerekir. İlk önce yaptırım kelimesini anlayarak değerlendirmemize başlamak daha yerinde olacaktır.
Yaptırım; müeyyide, yaptırma işi, kanunlar ya da ahlak kurallarını uygulamayı ve uygulamayanları cezalandırmayı amaçlayan, maddî manevî caydırıcı cezalar bütünü, yasaya, kurala karşı yapılan aykırı davranışlara verilen ceza, gibi anlamlara gelir. Gerek sözlük, gerek hukukî, gerekse siyasî anlamda “yaptırım” kelimesinin ortak anlamı, caydırıcılıktır.
Buna göre Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nun açıkladığı bu maddeler ve izahı, içeriği ve doğru tahlili aşağıda anlattığım şekildedir:
1. “Suriye’de halkıyla barışık bir yönetim işbaşına gelene kadar yüksek düzeyli stratejik işbirliği konseyi mekanizmasının askıya alınması.”
Yüksek düzeyli stratejik işbirliği konseyi mekanizması, Türkiye’nin komşu ve çevre ülkelerle sıfır sorun politikasının bir ürünü olarak oluşturulmuştur.
Türkiye, Suriye, İran, Irak, Ermenistan ve benzeri devletlerle var olduğu addedilen sorunların sıfırlanması için oluşturulan mekanizmadır.
Bu mekanizmanın askıya alınması sözlü bir uyarı niteliğinde olduğundan ve kısmî etkisi olsa da caydırıcılık niteliği taşımadığından yaptırım kavramının kapsamına girmez. Fakat yaptırımı güçlendirmek için kullanılan dış faktör olarak değerlendirilebilir.
2. “Suriye’de temel liderlik kadrosu mensubu olup halka karşı şiddete ve hukuk dışı yöntemlere başvurduklarına dair iddialar bulunan bazı yetkililere ve rejim destekçisi işadamlarına seyahat yasağı konulması ve bu kişilerin ülkemizdeki mal varlıklarının dondurulması”
Temel liderlik kadrosunda kimler var? Bu, çok geniş çevreyi ilgilendiren genel ifadeli bir karardır. Ancak hukuk dışı kurallara başvurması konusunda hakkında iddialar bulunan ve ön plana çıkan iki isim vardır. Birincisi Beşar Esad’ın kardeşi ve Cumhuriyet Muhafızlar Komutanı Mahir Esad. İkincisi ise İstihbarat Başkanı ve aynı zamanda Beşar Esad’ın kuzeni Asıf Şevket’tir. Halka karşı vahşi katliamlardan dolayı Türkiye’nin direk olarak yapacağı ve müdahalede bulunacağı bir alan yoktur. Savaş suçu işleme durumu söz konusu olduğunda Kuzey Sudan Devlet Başkanı Ömer el-Beşir örneğinde olduğu gibi Uluslararası Ceza Mahkemesi’ne başvurulmak zorundadır. Ki bu çok uzun bir süreci gerektirir.
Harita üzerinde bir inceleme yapıldığında Suriye’nin, Türkiye dışında diğer herhangi bir devletle münasebet kurmak istediğinde, Türkiye’yi seyahat güzergâhı, transit geçiş yolu olarak kullanmak zorunda olmadığı görülmektedir. Bunun için Suriye, Türkiye’yi bu noktada transit geçiş yolu olarak ya az ya da hiç kullanmamaktadır. Suriye, Rusya ile görüşmek istediğinde Türkiye’yi kullanmak zorunda gibi görünse de bu görüşmeyi Azerbaycan üzerinden de gerçekleştirebilecektir.
Suriye’nin temel liderlik kadrosundaki kişilerin mal varlıklarının dondurulması maddesine gelince; Türkiye’de bu insanların hangi mal varlığı var ki dondurulacaktır?! Bu kişilerin mal varlıkları ya Avrupa ya da ABD’dedir. Libya eski Lideri Muammer Kaddafi ve Mısır eski Devlet Başkanı Hüsnü Mubarek’in mal varlıklarının Avrupa’da olduğu açıkça ortaya çıkmıştı. Bu maddenin caydırıcılık niteliğinde olmadığı gayet açıktır.
3. “Suriye ordusuna her türlü silah ve askerî malzeme transferi yapılmasının engellenmesi”
Bu maddede geçenler oldukça önemlidir. Şimdiye kadar Türkiye ile Suriye arasındaki silah ve askerî malzeme satışıyla alakalı görüşmelere bakıldığında ciddi noktaya ulaşmış fiilî netice verebilecek bir anlaşmanın varlığına rastlanmamaktadır. 2009 yılında Türkiye-Suriye sınırında iki devlet ortak askerî tatbikat yapmıştı. Yapılan bu tatbikat sonrası basında çıkan haberlerde mesela 2009 Nisan ayında Todays Zaman gazetesinde çıkan “Türkiye-Suriye Askerî İlişkiye Giriyor, “İsrail” bundan rahatsızlık duyuyor” başlıklı bir haberde şöyle geçmektedir: “…(Türkiye’den bir üst düzey yetkili) Başlatılan bu işbirliği, iki ülkenin derhal silah üretiminde hemen işbirliğine başladıkları anlamına gelmez” (27-28 Nisan 2009 Todays Zaman Gazetesi)
İki devletin bu alandaki ilişki düzeyi çok az ve yetersizdir. Diğer bir nokta da şudur: Suriye’ye en büyük askerî yardımı gönderen devlet İran’dır. Bunun delilleri ise şunlardır:
*2011 yaz aylarında İran’dan Suriye’ye verilmek üzere gitmekte olan silah dolu gemi Güney Kıbrıs’ta durduruldu. Gemideki silahlara el konuldu. Gemi donanma üssünde bekletilirken patlatıldı. Güney Kıbrıs yönetimi 1 milyar dolarlık zarara uğradı.
*2011 Mart ayında, Suriye’ye askerî malzeme götüren İran’a ait kargo uçağı, nükleer silah taşıdığı ihbarı üzerine Diyarbakır havaalanına indirilerek arandı. İran’ın başkenti Tahran’dan havalananan ve Suriye’ye askerî malzeme taşıdığı belirtilen ‘Ilyushin Il-76TD’ tipi bir kargo uçağı, nükleer silah taşıdığı ihbarı üzerine Birleşmiş Milletler’in isteği doğrultusunda Diyarbakır 2’nci Hava Kuvveti 8’inci Ana Jet Üssü’ne indirildi. Savaş uçaklarının nezaretine gerek kalmadan kule talimatı ile inen İran kargo uçağında silah araması yapıldı.
*“İsrail” varlığı, İran’ın Süveyş kanalı üzerinden Suriye’ye silah taşıdığını iddia etti.
Zaten yaklaşık dokuz aydır Suriye yönetimine karşı haklı olarak karşı çıkan ve bu yüzden vahşice katledilen binlerce Müslümanı katletmesine karşı Suriye yönetimine tam destek verdikleri hakkında hem İran hem de İran’la sıkı ilişkileri olan Mukteda Es-Sadr açıklamalar yaptılar.
Bütün bunlar göz önüne alındığında bu maddede geçenlerin gerçek anlamda yaptırım niteliği taşımadığı anlaşılmaktadır.
4. “Türkiye toprakları, hava sahası ve kara suları kullanılmak suretiyle üçüncü ülkelerden Suriye’ye silah ve askerî malzeme transferi yapılmasının engellenmesi.”
Türkiye bu maddede geçenlerle ilgili tam bir irade ortaya koyabilirse bu, Suriye için bir yaptırım olabilir.
5. “Suriye merkez bankası ile ilişkilerin dondurulması”
6. “Suriye Hükümeti ile kredi ilişkilerinin durdurulması”
7. “Suriye Hükümetinin Türkiye’deki transfer mal varlıklarının dondurulması”
8. “Mevcut işlemler hariç Suriye Ticaret Bankası ile işlemlerin durdurulması”
9. “Suriye’deki alt yapı projelerinin finansmanı için imzalanan Eximbank kredi anlaşmasının askıya alınması”
5, 6, 7, 8 ve 9. maddede geçenlerin hepsi birden ekonomik açıdan yaptırım niteliğine sahip kararlar olarak değerlendirmek mümkündür. Zira Suriye yönetimi için önemli hususlardır.
Dokuz maddelik paket içerisinde 4, 5, 6, 7, 8 ve 9. maddelerde geçenler yaptırım niteliğine sahip kararlardır. Türkiye’nin bu noktada güçlü bir irade koyup koymayacağı, bu kararları uygulama noktasında ne kadar kararlı olacağı ayrı bir konudur. Kararların kendi vakıasını değerlendirdiğimizde çıkan sonuç, yukarda belirttiğim maddelerde geçen kararlar şayet güçlü bir şekilde uygulanırsa siyasî açıdan yaptırım silahına dönüşebileceği bir gerçektir.
Burada aklımıza şöyle bir soru gelmektedir: Suriye yönetimi, ne derse onu uygulayacak kadar ABD’ye itaatkâr bir devlet iken ABD, mevcut Beşar Esad kadrosunun değişmesini niçin arzu etmekte, Türkiye niçin devreye girmekte, Suriye yönetimine karşı yaptırım kararları almakta veya ABD, Türkiye’nin devreye girmesini niçin istemektedir?
Bu sorunun cevabını iki maddeyle özetleyerek vermemiz mümkündür:
1. Siyasî gelişmeleri düzenli olarak dikkatli bir şekilde takip edenlerin fark edeceği gerçek şudur ki Türkiye, Suriye’deki ayaklanmalar başladığı ilk aylarda tıpkı İran gibi Suriye yönetimine açık desteğini vermişti ve bunu ilan etmişti. İlerleyen aylarda Türkiye, Suriye yönetimine olan desteğini Esad ailesine şiddetten vazgeçmesi ve halkın taleplerine kulaklarını tıkamaması yönünde yaptığı çağrılarla ve diplomatik görüşmelerle sürdürdü. Zaman zaman Erdoğan’ın ağzından Suriye yönetimine karşı sert söylemler duyuldu. Bütün bu gelişmeler yaşandıktan sonra ABD Başkan Yardımcısı Joe Biden’in Türkiye’ye gelmesinden bir hafta önce Dışişleri Bakanı Davutoğlu’nun Suriye yönetimine karşı uygulanacağını söylediği dokuz maddelik yaptırım paketi gündeme geldi. Muhtemelen Biden gelmeden önce talepleri AKP’ye geldi. Ve özellikle Başbakan Erdoğan’ın şahsında AKP’nin Suriye’ye karşı takındığı tavrı biraz yumuşatmasını ve tavrını, Suriye yönetimine karşı ağırlığını koruyacak şekilde diplomasiyi kullanarak sürdürmesini istedi. Türkiye bunları şunlar için yaptı ki bu birinci sebeptir: BOP eş-başkanı olmasının bir gereği olarak İslam dünyasının lideri olma vasfını korumak… Arap halkının, özellikle Suriye olaylarından sonra Türkiye’nin Suriye yönetimine destek vermesi ve halkın, “Kurtarın bizi” çağrısına kulak tıkaması sonucunda Türkiye’ye karşı güveni azaldı, model ülke ve Erdoğan’ın örnek lider olma imajı zedelendi. Bu imajın tekrar kuvvetlendirilmesi için Türkiye’nin yukarda anlattığım yaptırım paketini hazırlamasına ihtiyaç vardı.
2. Kamuoyunda ABD ve Suriye’nin birbiriyle düşman olduğuna dair bir izlenim ve yaygın bir siyasî görüş vardır. Bu görüntünün oluşmasını ABD de istemektedir. Bu görüntünün bozulmaması için ABD, devreye Türkiye’yi sokmaktadır.
Cevaplandırılması gereken ikinci soru da şudur:
Türkiye, almış olduğu bu yaptırım kararları ile Suriye yönetimi üzerinde gerçekten etkili olabilecek mi? Beşar Esad yönetiminin değişmesinde belirleyici ülke Türkiye mi olacaktır?
Bu soruya cevap verebilmek için Suriye’nin siyasî vakıasını bilmemiz gerekir. Suriye ideolojik değil menfaatlerinin ABD’nin gölgesinde hareket etmesinde olduğuna inanan uydu bir devlettir. Üzerinde yoğun bir şekilde ABD’nin siyasî nüfuzu vardır. Suriye’de Nusayrîler yönetimdedir. Nusayrî halkı, kendini adlandırma konusunda çeşitlilik gösterir. Mezhebin kurucusu Muhammed ibn-i Nusayr’in isminden türeyen Nusayrî sözcüğünün kendileri için kullanılmasını istemediklerinden Türkiye’de genelde Arap Alevisi denir. Mezhebin kurucusu Muhammed ibn-i Nusayr’in isminden türeyen Nusayrî tanımlaması kullanılmaktadır. 11. İmam Hasan El Askerî’nin öğrencisi Muhammed bin Nusayr’ı (ö. 883) otorite kabul ettikleri için bu adı alırlar.
Nusayrîler, Alevîlerin bir türüdür. Sapık İsmailiyye fırkasındandırlar. Hazreti Ali KerremAllahu Vechehu’nun -hâşâ- ilah olduğuna inanan, İslam’a azgınca düşman olan kâfir, sapık bir topluluktur. ALLAH’ın bazen insan sıfatıyla ortaya çıktığına ve onun en son Dünya’ya geldiği zamanki sıfatının İmam Ali olduğuna inanırlar. Dünya genelinde yaklaşık 3 milyon Nusayrî vardır. Dünya genelinde yaşayan Nusayrîlerin büyük bir kısmı (2,5 milyon) Suriye’dedir; ayrıca (100 bin) Lübnan’da ve (350 bin) Türkiye’de de yaşamaktadırlar. Ancak Dünya’nın farklı bölgelerinde de özellikle Almanya ve Fransa’da da Nusayrîler bulunmaktadır.
Suriye yönetimindeki Hafız Esad ailesinin de mensubu olduğu Nusayrîler, Suriye’de azınlık (Suriye’nin toplam nüfusunun %14’ü) olmalarına rağmen iktidardadırlar.
Nusayrîler tarih boyunca ezilmiş ve bir türlü yönetime gelerek güç sahibi olamamış bir fırkadır. İlk olarak özellikle Hafız Esad’ın ABD tarafından yönetime getirilmesiyle güç sahibi olma fırsatını yakaladılar. Bu fırsatı kaçırmamak için İslam’a düşmanlık etmede, Müslümanları ezmede ve yönetimin her aşamasına çöreklenme noktasında çok yoğun gayret sarf ettiler. Kendilerine lütufta bulunan ABD’ye şimdiye kadar elde ettikleri kazanımları kaybetmemek için tam itaatkâr oldular. Ancak Nusayrîler, Esad ailesinden ibaret değildir. Tıpkı Kürt halkının BDP’den ibaret olmaması gibi... ABD, Beşar Esad ailesinin artık gitmesinin zamanının geldiğine yeşil ışık yaktı. Bu konu hakkında ABD Dışişleri Bakanı Hillary Clinton tarafından birkaç kez açıklama yapıldı. “Suriyeliler. Devlet Başkanı Beşar Esad’ı göndermeli, hukukun üstünlüğüne doğru yol almalı” (7 Aralık 2011, Haber Turk)
ABD’nin, Esad yönetiminin gitmesini istemesinin sebeplerine gelince;
ABD özellikle 1990’lı yıllardan itibaren şimdiye kadar geçerliliğini koruyan genel bir siyaset çizdi. Bu siyasete göre diktatör yönetimler ve yöneticiler devrilecek onların yerine halka daha ılımlı davranan, halk tarafından sevilen genç liderler ve Demokratik yönetimler oluşturulacaktır. Bu siyasetin uygulanması beraberinde, her türlü despot yönetimlerin ve yöneticilerin devrilmesi, darbelerle yönetime el koymaların ortadan kalkması ve daha liberal ve demokratik yönetimlerin oluşturulmasını gerektirmektedir. O, Suriye’deki mevcut yönetimin diktatörlüğünün iyice gün yüzüne çıkması, Suriye halkının ve diğer Müslüman halkların tepkisini çekmesinden dolayı Esad ailesinin gitmesine karar verdi. ABD’nin genel siyasetine bağlı olarak aldığı karara göre ve şu anda Suriye’nin mevcut siyasî vakıası, Ümmet’in diktatör yöneticilere isyan etme noktasında korku elbisesini yırtması ve ayaklanmaların Hilafet’in kurulmasına kayması korkusundan dolayı Esad yönetimi gidecektir. Basında çıkan yorumlardan aldığım ışıkla geleceğe dair yapacağım tahminim ve siyasî görüşüm, Esad’ın 2012 ortalarında gidecek olmasıdır. Esad ve kardeşinin gitmesinden sonra onların yerine yine Nusayrîlerden olan başka bir aile gelecektir.
Bu durumda bu zamana kadar Esad tayfası yönetimde kalacaktır.
Görüntünün daha da netleşmesi için ABD’nin Suriye ile alakalı yapmak istediği planının ne olduğunu bilmemiz gerekir. ABD, Suriye’deki Beşar Esad ailesini, Nusayrîlerden olan başka bir aile ile değiştirmek ve ayaklanan halkı sakinleştirmek için de halkın yönetimde temsil hakkı olmasını sağlamak istemektedir. Bunun için şimdi Suriye’de “Suriye Ulusal Konseyi” adı verilen bir yapı oluşturdu. Bu tamamen ABD’nin icadıdır. Bu Konseydekiler de İslam düşmanıdır. İnsanları küfür olan laikliğe ve demokrasiye çağırmaktadırlar. Konseyin oluşmasında, beslenmesinde ve kuvvet kazanmasında, meşrulaşmasında ve ABD’nin bu konsey üzerinden Suriye halkını kontrol altına alma hedefini gerçekleştirmede Türkiye kilit rol oynamaktadır. Suriyeli muhalif gruplar, Türkiye’de İstanbul ve Antalya’da toplantılar düzenlediler. Türkiye onlara ev sahipliği yaptı. ABD Dışişleri Bakanı Hillary Clinton 6 Aralık 2011 tarihinde İsviçre’nin Cenevre kentinde Suriyeli 7 muhalifle görüştü. Clinton “Suriyeliler Devlet Başkanı Beşar Esad’ı göndermeli, hukukun üstünlüğüne doğru yol almalı” açıklamasında bulundu. (7 Aralık 2011, Haber Turk)
Esad yönetimine karşı savaşan ordudan ayrılan muhalif gruplar da Türkiye-Suriye sınırında konuşlandı. Bütün bu gelişmeler, Türkiye’nin ABD’nin Suriye ile ilgili planını gerçekleştirme noktasında kilit rol oynadığını göstermektedir. Zaten gidici olan Esad ailesine yönelik aldığı tavırla hem Müslümanların teveccühünü kazanıyor hem de ABD’nin planının yürürlüğe girmesini kolaylaştırıyor.
Böylece açıkça anlaşılmaktadır ki Türkiye’nin Suriye yönetimine yönelik almış olduğu yaptırım kararları, ABD’nin Suriye ile ilgili planının hayata geçmesi içindir. Siyasî olarak aldığı kararlardan bir kısmı yaptırım niteliğinde olsa da Suriye’de ki Beşar Esad yönetiminin değişmesi Suriye yönetiminin esas sahibi olan ABD sayesinde olacaktır. Türkiye’nin etkinliğinden dolayı değil... ABD, Esad tayfasının gitmesine yeşil ışık yakmasaydı, Türkiye yöneticileri buna yönelik çağrılarda ve girişimlerde bulunamazlardı.
Plan başarıya ulaşırsa, Sünnî olarak isimlendirilen Müslüman muhalif grupları ve onların peşinde sürüklenen halkı temsilen Suriye Ulusal Konsey, Esad sonrası yönetimde görev alacak yeni yönetimle işbirliği yapacak, ayaklanan halka yönetimde temsil hakkı verilerek halkın öfkesi bu şekilde dindirilmiş olacaktır. ABD, bu şekilde bir çok kazanımlar elde edecektir.
Ama yüzeysel düşünen insanlara göre Suriye yönetiminin değişmesinde esas etkin olan devletin Türkiye olduğu anlayışı yerleşecektir.
Türkiye yöneticileri hiç hak etmedikleri liderlik tahtına oturacaklar, ABD’nin başarısını kendi başarıları gibi gösterecekler, Ümmet’i daha önce olduğu gibi yine kandıracaklardır. Hatta bu uğurda yemin etmekten çekinmeyeceklerdir. Bu yöneticilerin durumu tıpkı şu ayette bildirildiği gibidir:
وَكَانَ فِي الْمَدِينَةِ تِسْعَةُ رَهْطٍ يُفْسِدُونَ فِي الْأَرْضِ وَلَا يُصْلِحُونَ قَالُوا تَقَاسَمُوا بِاللَّهِ لَنُبَيِّتَنَّهُ وَأَهْلَهُ ثُمَّ لَنَقُولَنَّ لِوَلِيِّهِ مَا شَهِدْنَا مَهْلِكَ أَهْلِهِ وَإِنَّا لَصَادِقُونَ
“Ve şehirde dokuz adam vardı ki, yerde (memlekette) fesat çıkarıyorlar ve ıslahatta bulunmuyorlardı. Onlar (Fesat çıkaranlar) ALLAH’ın Adı ile (kendi aralarında) yeminleşerek dediler ki: “Biz O’na (Salih’e) ve O’nun ehline, kesinlikle bir gece baskını (operasyon) yapalım, sonra “O’nun (Salih’in) ehlinin helak edilişine şahit olmadık (görmedik)” diye onun velisine söyleriz ve biz kesin olarak elbette sadığız!” (en-Neml 48-49)
İslam Ümmeti’nin, başlarında bulunan yöneticilerin hakikatte kendilerini sevmediklerini, kendi hayırları için çalışmadıklarını, onların kendilerinden farklı vadide yaşadıklarını anlamalarının zamanı hâlâ gelmedi mi?
Tertemiz Rasul ve Nebi Muhammed Mustafa SAllahu Aleyhi ve Sellem’in seçkin Sahabeleri, Müslüman Ümmet’e liderlik ve devlet başkanlığı yapmış, hakkı uygulamaktan asla ayrılmamış, zengin-fakir ayrımı yapmadan insanlar arasında adaletle hükmetmiş, her zaman Müslümanların nefislerini kendi nefislerinden daha önce düşünmüş Halifelerden Ebu Bekir, Ömer, Osman, Ali RadiyAllahu Anhum gibi yöneticilere özlem duymanın ve özlem duyulan bu şahsiyetli liderleri ortaya çıkarmak için İslami hayatı yeniden başlatmak üzere tam bir gayretle gayret etmenin vakti hâlâ gelmedi mi?
هَذَا بَلاَغٌ لِّلنَّاسِ وَلِيُنذَرُواْ بِهِ وَلِيَعْلَمُواْ أَنَّمَا هُوَ إِلَهٌ وَاحِدٌ وَلِيَذَّكَّرَ أُوْلُواْ الأَلْبَابِ
“İşte bu, O'nunla uyarılmaları ve O'nun (ALLAH'ın) tek bir İlâh olduğunun bilinmesi ve ulûl'elbabın (akıl sahiplerinin) tezekkür etmesi için insanlara bir tebliğdir.” (el-İbrahim 52)
Yakup Tosun
|
|
 |
|
 |
|