 |
Soru: Rasûlullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem’den gelen birçok hadis, açık küfür belirdiğinde yöneticilerine karşı silah kullanmaya delâlet ederler. Oysa biz bazı kitaplarda, yöneticileri ve mevcut nizamları degiştirmenin metodunun, silahlı çalışma değil de, fikrî çalışma olacağını okuduk. O halde bu iki husus arasını nasıl birleştirecegiz? Cevap:
Şüphesiz ki, bu sorunun cevabı yani yöneticileri silahla değiştirmek konusu, kendisinde anlayışların saptığı, hatalı anlayışların doğduğu bir konu olması hasebiyle, bu konuya daha fazla ayrıntı ve açıklama tahsis etmeyi gerekli gördük. Bazı görüşler, yöneticiye karşı kılıç çekmenin ve silahla değiştirmenin câiz olmadığına, diğer bazı görüşler de bunun vucûbuna dairdir. Bu konu hakkında dakik ve doğru cevabı verebilmemiz için bu mesele hakkındaki bütün delillerin zikretmek gerekmektedir. Evet, bazı hadisler mutlak olarak geldi. Lakin bir meselede şer’i hüküm istinbat edilmek isteniyorsa ve o meselede de başka nass varsa, bir nassla yetinilmez. Bilakis o mesele ile alakalı bütün nasslar toplanır. İster bu nasslar, ister kuran olsun, ister sünnet olsun, isterse icma olsun, farketmez. Bunlar ışığında toplu olarak hüküm istinbat edilir. Zira bu nassların bazıları, bazılarını açıklar. Bu mevzudaki mutlak olan hadislere gelince; bunlardan biri şu hadistir: Avf İbn-u Mâlik’ten, Rasûlullah Sallallahu Aleyhi Ve Sellem’in şöyle buyurdukları rivâyet edildi:خيارأئمتكم الذين تحبونهم ويحبونكم ويصلون عليكم وتصلون عليهم وشرار أئمتكم الذين تبغضونهم ويبغضونكم وتلعنونهم ويلعنونكم قيل يا رسول الله أفلا ننابذهم بالسيف؟ فقال لا ما أقاموا فيكم الصلاة “İmamlarınızın en hayırlısı sizin onları sevdikleriniz, onların da sizi sevdikleri, onların size dua ettikleri sizinde onlara dua ettiklerinizdir. İmamlarınızın en şerlileri de sizin onlara buğzettiğiniz, onların da size buğzettikleri, sizin onlara lanet ettiğiniz onların da sizlere lanet ettikleridir.” Denildi ki: “Yâ Rasûlullah! Onlarla kılıçla savaşmayalım mı? O da “Hayır! Aranızda namazı ikâme ettikleri müddetçe!” buyurdu.” (Muslim 3537) Başka bir rivayette ise, şöyledir: قيل يا رسول الله أفلا ننابذهم بالسيف؟ فقال لا ما أقاموا فيكم الصلاة “Denildi ki: “Yâ Rasûlullah! Onlarla kılıçla savaşmayalım mı? O da: “Hayır! Aranızda namazı ikâme ettikleri müddetçe!” buyurdu. (Muslim 3536) Bir başka rivayette Ubâde İbn-us Sâmet’ten şöyle dediği rivâyet olundu: إلا أن تروا كفرا بواحا عندكم من الله فيه برهان “Ancak hakkında elinizde ALLAH'tan bir hüccet bulunan aşikâr bir küfür görürseniz müstesna!” Burada namazın ikâmesinden kasıt, İslam’ın hükümlerinin tamamını ikâme etmektir. Bu bir şeyi kendisindeki en bariz olanla isimlendirmekdir. Yani cüzzü zikredip küllü kastetmektir. Başka bir hadiste buna delalet eder. إلا أن تروا كفرا بواحا “Ancak açık küfür görmeniz müstesna’’ Burada bir kişi şöyle diyebilir: “Bu ve benzeri hadisler, sadece fikrî ameliyeyi değil, silahlı mücadeleyi de değiştirmenin metodu kılarlar.” Buna şöyle cevap verilebilir; konu üzerinde dakik bir araştırma yapan kişi şu iki durum görür: Birinci durum: Zikredilen hadislere sahih bakışla baktığımızda, bize bunların menâtını, yani çözümü için hadislerin üzerine indirilecekleri vakıayı açığa çıkarırlar. Hadislerin menâtı, Dar’ul İslâm’daki yöneticidir. Yani bu nasslar, Dar’ul Küfür sorununu tedavi etmek üzerinde odaklaşmaktadır. Ancak bu hadisler, İslâm ile hükmedilen, emânı da Müslümanların emânıyla olan Dar’ul İslâm hakkındadırlar. Bu hadisler, Dar’ul İslâm’da hükmeden ve Dar’ul İslâm’daki kanun ve nizamlarında İslâmî olduğu bir yönetici hakkındadırlar. Bu yönetici İslâm ile hükmeder, daha sonra toleranslı olmaya başlar, alenî bir şekilde küfür nizamların sokulmasına müsade ederse, hadisler bununla ilgilidir. Mesela dini zaruretlerden bilinenlerden riba ile muamele veya içki veya zina veya avretleri açmak veya hadleri terk etmek veya İslâm’dan irtidadı mubah kılan kanunlar çıkarmak gibi. Aynı şekilde Nebi Sallallahu Aleyhi Ve Sellem’in: إلا أن تروا كفرا بواحا “Açık küfür görmeniz müstesna” sözünün de, hükmüne küfrü sokan Müslüman yönetici hakkında olduğu açıktır. Yani hükümde aniden küfür meydana gelirse. Yoksa bugünkü yöneticilerin hükmü gibi, küfür asıl değildir. Yine Nebi Sallallahu Aleyhi Ve Sellem’in: عندكم من الله فيه برهان “Hakkında elinizde ALLAH'tan bir burhan olur” sözününden de, elimizde küfür olduğuna dair kâti, kesin hüccet ortaya çıkması için araştırmak, tetkik etmek, meseleleri kaynaklarına götürmek, onları usûlleriyle mukâyese etmek olduğu açıktır. Hadis de belirtilen haldeki yönetici Dar’ul İslâm’ı, Dar’ul Küfür’e dönüştürme tavrındadır. Bu durumda onu azletmek veya alaşağı etmek için silahla yöneticiye karşı koymak hadisleri uygun düşer. İkinci duruma gelecek olursak: Bu, devamlı şekilde Dar’ul Küfür’de hükmeden yöneticinin durumudur. İster Dar’ul Küfür asıl olsun, isterse herhangi bir günde Dar’ul İslâm olsun, sonra Dar’ul Küfür’e dönüşsün fark etmez. Mesela İtalya, aslî Dar’ul Küfür’dür. Zira Müslümanlar daha önce orada İslâm’la hükmetmediler. Şimdiki Türkiye’ye gelince, orası aslî olmayan Dar’ul Küfür’dür. Çünkü oranın halkı, Müslüman’dır. Geçmişte de Dar’ul İslâm idi. 1924 senesinde Mustafa Kemal Hilâfet’i ilga edip dini devletten ayıran laik cumhuriyeti ikâme ettiğinde, Dar’ul Küfür’e dönüştürüldü. Bu ikinci hal, yerleşik Dar’ul Küfür halidir. Buna kılıçla karşı koyma hadisleri tatbik edilmez. Yerleşik Dar’ul Küfür halini, Dar’ul Küfür’den Dar’ul İslâm’a dönüştürmenin metodu silahlı devrim değildir. Açık küfür ve kılıçla mücadele hadisleri, bu hal için gelmedi. Bilakis sadece ilk hal için geldi. Belki bir kişi şöyle diyebilir: “Hadisler, mutlaktır. Bunlar, ikinci hal ile değil de ilk hal ile kayıtlı değiller. Bu hadisler şöyle demektedirler: “Ancak açık küfür görürseniz müstesna” “Namazı ikâme ettiği sürece hayır.’’ Bunlar Dar’ul Küfür’e dönüşme esnasında Dar’ul İslâm haline şâmil oldukları gibi yerleşik Dar’ul Küfür haline de şâmildirler.” Buna cevaben deriz ki, evet onlar mutlaktır. Fakat onları kayıt altına alan başka nasslar vârit oldu. Usûlî kâide şöyle der: “Mutlak, mukayyet kılan delil vârit olmadıkça, mutlaklığı üzerinde devam eder.” Burada ise, mukayyed kılan deliller vârit oldu. Mukayyet kılan birinci delil: Rasûlullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in Mekke’de 13 sene boyunca yaptığı amelidir. Yani bisetten hicrete kadar ki süreç. Rasûlullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem yerleşik aslî Dar’ul Küfür’de devlete davet etti. Ama silah kullanmadı. Bilakis fikrî ameliye ile yetindi. Burada şöyle denmez: “Rasûlullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem Mekkî dönemde silah kullanmadı. Çünkü kıtal henüz meşru kılınmamıştı. Kıtal, Hicretten sonra meşru kılındı ve meşru olarak da devam ediyor.” Böyle denmez. Çünkü bu, başka bir konudur. Meşru değil iken ALLAH’u Teâlâ’nın أُذِنَ لِلَّذِينَ يُقَاتَلُونَ بِأَنَّهُمْ ظُلِمُوا “Zülüm edilenlere savaşmaları için izin verildi.” sözüyle meşru kılınan kıtal, vakıası açısından başka bir konudur. Yani İslâmî Devlet’in Küfür Devlet’i ile kıtal bahsidir. Bizim içinde bulunduğumuz konu ise, Müslümanların kendi emirleriyle savaşmalarıdır. Onlarla ne zaman savaş edilir, ne zaman savaş edilmez meselesidir. Mukayyet kılan ikinci delil: Bu, Rasûlullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in Müslümanların Dar’ul Küfür’e gitmelerine veya Dar’ul Küfür’de yaşamalarını ikrarıdır. Birçok Müslüman, Medine’de İslâmî Devlet kurulduktan sonra Habeş topraklarında yaşıyordu. Bazıları da hicretin yedinci senesinde Hayber’in fethine kadar orada kaldılar. Hâlbuki Habeşistan, Dar’ul Küfür’dü ve Müslümanlar da açık küfür görüyorlardı. Ama o açık küfre karşı silah kullanmıyorlardı. Aynı zamanda Müslümanlar, Dar’ul Küfür’e ticaret için yolculuk yapıyorlar, orada açık küfür görüyorlardı. Şimdi Avrupa ve Amerika ülkelerindeki Müslümanlar, gözlerini nasıl açarlarsa açsınlar, açık küfür görürler. Oradaki Müslümanlardan istenilen, o ülkenin yöneticilerine karşı silahla karşı koymak değildir. Mukayyet kılan üçüncü delil: Kılıçla karşı koymak hakkında bahseden hadislerin, siyâkıdır. Bunların hepsi, kendilerinden fısk ve münker beliren Müslümanların yöneticilerinden bahsediyor. Bu fısk veya münker, açık küfre dönüşmediği müddetince, yöneticilere karşı çıkmak caiz değildir. Bilakis muhasebe edilirler. Kendilerine karşı silah kullanmaksızın, masiyetin olmadığı hususlarda da itaatlarından dışarı çıkmaksızın marufla emredilirler, münkerden nehyedilirler. Bu durum, açık küfre geçtiği zaman onu bundan alıkoymak için Müslümanların kılıçla ona karşı koyması vaciptir. Hadisler, aslî Dar’ul Küfür’den, küfre dönüşen ve üzerinden de uzun zamanın geçtiği Dâr’dan bahsetmiyor. Hadislerin siyâkı incelendiklerinde hakkında bahsedilen konunun çerçevesi açığa çıkar. Böylece açığa çıkıyor ki, İslâmî beldelerdeki şimdiki mevcut nizamları ve kendileri sebebiyle İslâmî beldelerin Dar’ul Küfür olduğu nizamları değiştirmenin metodu, silahlı çalışma değildir. Aksine Rasûl Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in Mekke’de çalıştığı gibi fikrî çalışmadır. 1924’te işlenen münker, bu babtandır. Hilâfet, 1924 senesinde ilga edilip küfür hükümleri Dar’ul İslâm’a sokulurken, kuvvetle de olsa bu münkeri izâle etmek, silahla da olsa onları bundan alıkoymak Müslümanlara vâcibti. Şimdi ise, münker bitmiş, iş tamamlanmış, Dar’ul İslâm’da küfür hükümleri istikrar bulmuştur. Artık durum değişmiştir. Vâcib olan artık, Dar’ı değiştirmekte Rasûl Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in metoduna ittiba etmektir.
Ali Dikici |
|