EBU CENDEL AMEDİ
üѕтα∂
   
Puan: 66
Çevrimdışı
Üye ID: 5033
Nerden:
|
 |
« Yanıtla #3 : 04 Ekim 2011, 20:39:14 » |
|
 |
|
 |
 |
5- Şia, dinin tesisi ve yayılması uğrunda türlü eziyetlere, işkencelere, nice cihad ve şehadetlere erişmiş olan sahabe-i kiram hakkında, aşağılık iftira ve karalamalarda bulunmaktadırlar “Bütün ashab, ALLAH’ın(cc) Kur’an’da methettiği, Rasulullah’ın(sas) da tek tek ya da topluca övdüğü, haklarında mağfiret duasında bulunduğu kimselerdir Ashaba ancak, ALLAH(cc) yolunda ve bu yüce dinin neşri hususunda güzel ameller işlediklerinden ötürü, kalpleri buğz, kin ve nefretle dolu olan Mecusî ve Yahudi çocukları münafıklar küfrederler!” [49] Nitekim, yukarıda da zikrettiğimiz gibi, bizzat kendi taklit mercileri olan en-Nevbahtî, bu adeti ilk defa ortaya çıkaranın Yahudi dönmesi Abdullah b Sebe olduğunu itiraf etmektedir Aslında bu bir itiraf değil, ALLAH’ın(cc) batılı zelil kılma konusundaki Sünnet’inin bir gereği olarak bahşettiği bir nimetidir Hamd ancak O’nadır(cc) Ashabın tekfir edilmesi demek, artık Müslümanlar için güvenilecek ve bağlanılacak hiç kimsenin kalmaması demektir Öyle ya; ashab Kur’an’ı ilk ağızdan işitmişler, inzaline şahid olmuşlar, en büyük müfessir’in(sas) tedrisinde bulunmuşlar, Kur’an’ı yaymışlardır Şayet ashab mürted ise, Kur’an’ı ve onun Sünnet’le tefsirini kim rivayet edecektir? İşte Şia’nın, modernistlerle, oryantalistlerle, inkarcılarla, akılcılarla buluştuğu en önemli noktalardan birisi de budur Burada, ashab hakkında büyük İmamlarından rivayet edilen iğrenç ve aşağılıkça ifadelere fazlaca yer vermeyecek, sadece, İslam İnkılabı(!) lideri olarak telakki ettikleri ve sanki Tevhidin ve direnişin sembolü gibi gösterdikleri Humeynî’den birkaç cümle iktibas etmekle yetineceğim: “Ömer b Hattab’ın iftira üzerine kurulu sözleri, küfür ve zındıklıktan doğan amelleri, kulağına çalındığı halde göz yummuştur!” [50] “Bizim burada Şeyhayn(Ebu Bekir ve Ömer) ile, Kur’an’a muhalefet etmeleri ile, ilahın hükümlerini oyuncak etmeleriyle, kendi kafalarına göre helal ve haram kabul etmeleriyle, Hz Peygamber’in evladına ve kızı Fatıma’ya karşı giriştikleri zulümlerle bir işimiz yok(!) Fakat onların, ilahın ve dinin hükümlerini bilmediklerine işaret etmek istiyoruz!” [51] “İslam’ın ilk dönemlerinden bugüne kadar “kötü alimler”den İslam’a ne ölçüde musibetler geldiğini ALLAH bilir ‘Ebu Hureyre de’ bir fakihti; ama ‘Muaviye ve benzerleri’ yararına ‘uydurduğu’ hükümlerin ve İslam’a verdiği musibetlerin sayısını ve boyutlarını ALLAH bilir!” [52] Yine Hûî, Humeynî gibi önde gelen taklit mercilerinin fetva verdikleri “Kureyşin İki Putu” duasını da hatırlamak ve hatırlatmak yerinde olacaktır Bu uzun duanın baş kısmı şöyle: “ALLAH’ım Muhammed’e ve ailesine salat et Senin emrine muhalefet eden, vahyini inkar eden, nimetlerini reddeden, Rasulüne isyan eden, dinini evirip çeviren, Kitab’ını tahrif eden, düşmanlarına sevgi besleyen, hükümlerini tatil eden, farzlarını iptal eden, ayetlerinde ilhada sapan, dostlarına düşmanlık eden, düşmanlarına dost olan, kullarını ifsad eden Kureyş’in iki putuna(Ebu Bekir, Ömer)[53], iki cibtine(Ebu Bekir, Ömer), iki tağutuna(Ebu Bekir, Ömer) ve iki kızına(Aişe ve Hafsâ) lanet et!"
Bilinmektedir ki, Şia; Rasulullah’ın(sas) kendisinden sonra Hz Ali’yi(ra) hilafete tayin ettiğine inanmakta[54] ve Rasulullah’tan(sas) sonraki halifelerin, bu makamı gasben ele geçirdiklerini iddia etmektedirler Humeynî şöyle der: “Rasul-i Ekrem’in rıhletinden sonra, İslam Hükümeti’nin, Ali b Ebu Talib’in velayetinde kurulmasına, ALLAH ve Rasul-i Ekrem’in rızasına uygun bir hükümetin dışta vücut bulmasına, direnenle(!) ve Ümeyyeoğulları(!) imkan vermediler! Sonuç olarak, hükümetin esasını değiştirip başka şekle soktular Hükümet programlarının birçok kuralı İslam programına aykırıydı!” [55] “ALLAH, Ali’nin vücuduyla aykırı davrananlara, eğri yolda gidenlere, hilafete kalkışanlara, … , onların isteklerine uygun davrananlara ihticac eder ki: “Niçin Müslümanların yönetimini gasben ele geçirdiniz? Liyakatiniz olmadığı halde, niçin hilafet ve hükümet makamını gasbettiniz?” [56]
Böyle bir vahdet olmaz olsun! Daha Rasulullah’ın(sas) arkadaşlarıyla dahi “Vahdet” kuramayanlar, diğerleriyle nasıl kurabilecekler? Bunu hangi “mü’min” akıl savunabilir ?
6- Şia, ehl-i Sünnet’in can ve mallarını mübah saymaktadır Humeynî şöyle der: “En güçlü olan görüş, kendilerinden alınan ganimet ve bu ganimet üzerinde işletilecek humus bakımından nasibîlerin harb ehli hükmüne ilhak edilmesidir Hatta zahir olan, nerede bulunursa ve ne şekilde olursa olsun malının alınmasının caiz ve humusunun ödenmesinin vacip olduğudur” [57]
Muhaddisleri ve taklit mercileri Nimetullah el-Cezairî de şöyle demektedir: “Nasıbîlerin öldürülmesi ve mallarının mübah sayılması caizdir!” [58]
(Ayrıca; “65” nolu dipnota bakınız Bu dipnottaki “Ali b Yaktîn” rivayetini, Muhsin el-Muallim, “en-Nasb ve’n-Nevâsıb” adlı eserinde, “Sünnilerin öldürülmesinin cevazı” niteliğinde aktarmıştır)
7- Şia önderleri, İslamî motiflerle, itikadî anlamda İslam’a en büyük darbeleri indirmiş olan filozoflardan övgüyle söz etmektedirler Zaten Şia’nın birçok önder şahsiyeti de, “filozof” kimlikleriyle yer almaktadır kendi rical kitaplarında Bu konuda da birkaç örnek sunmakla yetineceğiz ALLAH’ın(cc) yoktan var etmeyip, sadece suret veren(vâhibu’s-suver) olduğunu; Peygamberin(as) Cebrail gibi bir varlıkla görüşmesinin imkansız olduğunu; kendi düşüncelerinin de vahyden farksız olduğunu; mahşerde cismanî dirilişin değil, ruhsal dirilişin olduğunu ve dirilecek olan ruhların da, herkesin ruhları değil, sadece seçkin insanların ruhları olduğunu; cennetin akla uygun yaşamak, cehennemin hayal alemi ve kabir alemininse hisler olduğunu, dolayısıyla bu hayattan başka bir hayatın olmayacağını vb birçok batıl itikadı kendisinde cem etmiş olan İbn Sina[59] için, Humeynî, “Şeyhu’r-Reis” ünvanını verebilmiş ve mevzu’/uydurma olan bir hadisi şerh ederken, “nefsin makamları” bahsinde, İbn Sinâ’nın sözlerini kendisine şahit gösterebilmiştir: “Tefekkür menzilinden sonra, mücahid(!) bir insan için azim menzili söz konusudur Bu menzil; “Şeyhu’r-Reis”in “İşarât” adlı kitabında, ariflerin derecelerinin ilki olarak kabul ettiği iradeden başka bir şey değildir” [60]
İkinci örneğimizse, yine Humeynî’nin eserinde yer alan bir söz ve bu sözün sahibi hakkında olacaktır Humeynî paylaştığı bu sözü, “İslamî hikmet sahipleri şöyle demişlerdir” şeklinde sunmuştur Humeynî’nin paylaştığı bu sözüyse, İbn-i Miskeveyh, “Tezkiyeu’l Ahlak ve Tathiru’l A’rak” adlı eserin 162 sayfasında, büyük filozof “Sokrates”ten nakletmektedir [61]
Bizse, Seyyid Kutub(rha) diliyle şunu savunuyor ve haykırıyoruz: “Kesinlikle şuna inanıyorum ki; İslam Düşüncesini bu bozulma ve sapıklıklardan, bu yanlışlık ve hurafelerden kurtarmak, ancak “İslam Felsefesi”ni söküp atmakla mümkündür!” [62]
8- Ve, daha onlarcasını sayabileceğimiz batıl itikadlardan sonuncusu olarak zikredeceğimiz mesele, Kur'an'ın Hz Osman(ra) öncülüğündeki sahabe topluluğu tarafından tahrife ve değişime uğratıldığı iddialarıdır Humeynî'nin mevsuk(doğruluğuna güvenilen, itimad edilir) olarak addettiği yukarıda zikri geçen "Kureyş'in İki Putu" duasında, açıkça Kur'an'ı tahrife uğrattığı iddia edilen ashaba lanet vardır Bunu da yine kendileri itiraf etmektedir Büyük alimlerinden el-Âmilî şöyle der: "Kureyş'in iki putu duasında Kur'an'ın tahrif ve değişime uğradığına dair açık ifadeler yer almaktadır" [63]
Bu batıl itikada karşı çıkan Şia alimleri de olmuştur Ancak sayıları 5'i geçmemektedir Şia'nın cumhurunun ittifak ettiği bir meselede ise böylesi azınlığın muhalefetleri nazar-ı itibara alınmaz delil açısından Ayrıca; onların muhalefet etmelerinin gerçek sebebinin de, yine takıyye inançları dolayısıyla olduğuna; hem bu sözleri söyledikleri eserlerinin dışındaki eserlerinde Kur'an'ın tahrife uğratıldığına dair rivayetleri paylaşmaları, hem de diğer Şiî ulemanın onlar hakkındaki sözleri şahitlik etmektedir Hadiste, fıkıhta, tefsirde önder kabul ettikleri, hocaları el-Cezairî, el-Envaru'n-Numaniyye adlı eserinde, Şiilerin tahrif konusunda “ittifak” ettiklerini belirtir ve buna muhalefet edenler hakkında şu değerlendirmede bulunur: “Evet; el-Murtaza, es-Sadûk ve et-Tabersî tahrif konusunda Şiî akidesine muhalefet ettiler Müslümanların elinde bulunan iki kapak arasındaki mushafın, ALLAH tarafından inzal edilen Kur'an olup değişmediği, tahrif ve tebdile uğramadığı hükmüne vardılar Ancak onların böyle söylemeleri, bir takım faydalara mebnîdir Bunlardan birisi (şiaya karşı) ta'n kapısını kapatmaktır”
İşte; Şeyh es-Seyyid Muhibbuddin el-Hatîb’in de dediği gibi; “Onlar, dinin esasını teşkil eden Kur’an’a da gerçek manada inanmadıkları halde, yakınlaşma ve birlik davasında olurlar” [64]
Daha hangi inançlarını zikredelim sorusu üzerinde oldukça durulabilir; ama zaten fazlasıyla uzayan konuyu daha fazla uzatmak istemedik Bu konu hakkındaki düşüncelerimizi en özet şekliyle anlatmaya çalıştık Ve son söz olarak da şunu söylemek istiyoruz: Şia ile vahdetin olabileceğini düşünenler, tarihlerini[65] ve kendi inançlarını tam olarak bilmemekte ve takıyye'ye kurban gitmektedirler “Birleşme ve anlaşma, bir tarafın sadakati, diğer tarafın yalanı; bir tarafın ihlası, diğer tarafın hilesi ile mümkün olmaz!” [66] Hind'li Şiî bilgin Seyyid Ali'nin dediği gibi:
“İmamiyye ve ehl-i Sünnet mezhepleri, farklı cihetlere doğru akan iki ırmak gibidirler ve kıyamete kadar da birbirlerinden uzak olarak akacaklardır Birlikleri mümkün değildir” [67]
Sözümüzün sonu, alemlerin Rabbine hamd etmektir Dipnotlar:
[1]- Tâ-Hâ / 25-26-27-28 [2]- Mü’minlerin emiri Hz Ali(ra) de, Haricîlerin “Hüküm ancak ALLAH’a aittir” sözlerini işittiğinde aynı tepkiyi vermiş ve “Bu kelime, kendisiyle batıl kastdilen hak bir kelimedir” demişti [3]- Mesela İmam Ahmed b Hanbel(rha), -Kur’an ve Sünnet’e ihlasla tabi olma konusunda gösterdiği titizlikten dolayı- halkın onları Kur’an ve Sünnet’e tercih edebilecekleri endişesini taşıdığı için re’y ve ictihad konusunda kitap yazmaktan kaçınmıştır [bkz: İbn Cevzî, Menakıbu Ahmed, 192; Nasıruddîn el-Albânî, el-Hadîsu Huccetun Bi-Nefsihî Fi’l-Akâidi Ve’l-Ahkâm, 133] İmam Ahmed’in(rha) bu haklı kaygısı, ileriki dönemlerde çok açık bir şekilde görülmüş ve kimi zaman, kendi mezheplerinden olmayıp başka mezhepten olan İmam’ın arkasında namaz kılınamayacağına dair fetvalar verilebilmişken, kimi zaman da –mesela- Hanefî mezhebine mensup bir erkeğin, Şafiî mezhebinden olan bir kadınla evlenmesini yasaklayan fetvalara imza atılabilmiştir İşte, birlik olmayı emreden, tefrikayı yasaklayan tüm ayetler, bu tür bid’at ictihadlara ve Sünnet’ten yüz çevirenlere hitap etmektedir Havâric(hariciler) fırkası da, Şia fırkası da, ehl-i Sünnet içerisinde olduklarını iddia eden bid’ate saplanmış fırkalar da bu tür ayetlerle yerilmektedirler Onlarla vahdet/birlik, ancak Sünnet’e ittibaları ile mümkündür; bugünkü batıl itikadlarını kabul ile değil ! Sünnet’e ittiba ettiklerinde, zaten adları “Havaric, Şia, Cebriye, Mu’tezile vs” olmaz; “Sünnet ehli” kimseler olarak adlandırılırlar ki, işte vahdetin yegane yolu budur “Peygamber, Kur’an ve Rabbimiz olan ALLAH(cc) birdir/aynıdır Şayet onların hepsi, ALLAH(cc) ve Rasulüne(sas) davet eden kimseye tabi olsalardı ve herkes hüküm verme konusunda Sünnet ve sahabe sözlerine başvursaydı –yeryüzünde, tamamen silinmese de- elbette ihtilaf az olurdu Bu sebepten dolayı, insanlardan en az ihtilafa düşenlerin “Hadis ve Sünnet ehli” kimseler olduklarını görürüz Görüşleri böylesi bir temele oturduğu için, yeryüzünde bu kimselerden daha çok ittifak eden ve daha az meselelerde ihtilafa düşen hiçbir topluluk yoktur Unutmamalıdır ki, bir fırka Hadis’ten ne kadar çok uzak kalırsa, ihtilafı da o derece şiddetli ve çok olur Bir kimse, serâp karşısında gerçeği reddederse, işlerinin karışacağı ve bozulacağı tabiidir” [İbn Kayyîm el-Cevziyye, İlâmu’l-Muvakkiîn, 2/233; Nasıruddîn el-Albânî, el-Hadîsu Huccetun Bi-Nefsihî Fi’l-Akâidi Ve’l-Ahkâm, 134] [4]- Birgivî Muhammed Efendi, Ziyaretu’l Kubûrî Bid’iyyetuhâ ve’stihbâbuhâ, 63 [5]- “Şimdiki Kur’an” dememizin sebebi, Humeynî’nin de aralarında bulunduğu Şia ulemasının, Kur’an’ın Hz Osman(ra) tarafından tahrif edildiğine inanmaları sebebiyledir Onların inançlarına göre, Kur’an’dan birçok kelime ve birkaç sure çıkarılmış ve bazı eklemeler yapılmıştır!!! Yine onların inançlarına göre Kur’an’ın aslını, “kayıp İmam” olarak niteledikleri “Mehdi” zuhur edince ortaya çıkaracaktır!!! [6]- Âl-i İmran / 103 [7]- Bkz: Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, 3/7; Kur’an Yolu(Diyanet Tefsiri), 1/477 [8]- Dârimî, Fedâilu’l-Kur'an, 1(3330); İbnu’l-Cevzî, Zâdu’l Mesîr Fî İlmi’t-Tefsîr, 1/420 Ebu Muaviye'nin el-Hecerî'den, Onun, Ebu'l-Ahvas'dan, Onun da Abdullah'dan rivayetine göre Abdullah şöyle demiş: Rasûlullah (sas) buyurdu ki: “Şüphesiz bu Kur'ân-ı Kerîm hablullahtır (ALLAH'ın ipidir)” [bkz: Müslim, Fedailu’s-Sahabe, 37; Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, 4/311] [9]- İbnu'l-Munzir'in, Mukatil ibn Hayyân'dan rivayetine göre bu âyet-i kerime Ensar'dan iki kabile; onlardan da birisi Evs'den, diğeri Hazrec’den olmak üzere iki kişi hakkında nazil olmuştur Câhiliye devrinde uzun zaman birbirleriyle savaşmışlar, Hz Peygamber (sas) Medine'ye gelince aralarını düzeltmiş Ama daha sonra bir mecliste aralarında konuşurken birbirlerine karşı övünmeye, daha sonra da birbirlerine sövmeye başlamışlar İş, birbirlerine karşı mızraklarını doğrultmaya kadar varmış ve işte bunlar hakkında bu âyet-i kerime nazil olmuştur [bkz: Suyûtî, ed-Durru'l-Mensûr, 11,287; Bedreddin Çetiner, Esbab-ı Nüzul, 1/160] Şüphe yok ki, Ensar’dan olan bu iki kabile mensupları da, aynı inançları paylaşan insanlardı Dünyevî hırs ve nefsanî dürtüleri onları ihtilafa itmiş ve ayet “aynı itikada sahip” bu kişiler hakkında nazil olmuştur Bu ayeti bugün, itikadları birbirlerinden tamamen farklı, Şia ile Ehl-i Sünne arasında da hakim kılmaya çalışanlar; ya ayet ve hadisleri fıkhetmekten aciz insanlardır, ya kandırılmışlardır, ya da “takıyye” ile asıl inançlarını gizleyerek muhatabını yavaş yavaş başkalaştırmaya çalışanlardır! [10]- Dr Mustafa es-Sıbâî, es-Sunnetu’n-Nebeviyye ve Mekânetuhâ fi’t-Teşrî, 10; Dr Mustafa es-Sıbâî, İslam Hukukunda Sünnet, 20 [11]- The Prospects For Islamic Fundamentalism in Turkey, 52 [12]- The Prospects For Islamic Fundamentalism in Turkey, 21 [13]- The Prospects For Islamic Fundamentalism in Turkey, 53 [14]- Rafızîler 12 fırkaya bölündüler: Aleviyye, Emriyye, Şia, İshakiyye, Nâvûsiyye, İmâmiyye, Yezîdiyye, Abbâsiyye, Mütenâsiha, Ric’iyye, Laîniyye, Müterabbisa fırkaları [bkz: İbnu’l Cevzî, Telbis-i İblis, 36] [15]- İbnu’l Cevzî, Telbis-i İblis, 137-139 [16]- Hz Ömer’in(ra), bu fetihten sonraki tavrı oldukça ilgi çekicidir Ömer(ra), bu fethin akabinde sevinmesi gerekirken ağlayarak şöyle dua etmişti: “ALLAH’ım! Bu Celula esirlerinin kadınlarından olacak çocukların şerrinden Sana sığınırım” [Şibli Nûmânî, Bütün Yönleriyle Hz Ömer ve Devlet İdaresi, 1/195] [17]- Cümlenin gelişi gereği böyle dedik Aslında Şialaşan bir İran değil, Farisîleşen bir Şia’dan bahsetmek daha doğru olacaktır Emevilerin saltanatı oluşturmaları, Hz Ali(ra) taraftarlarını muhalefete itmiştir Farisîler(İranlılar) de, Emeviler’den, Müslümanların o günkü siyasi temsilcisi görünmesinden dolayı intikam almak istiyorlardı Bir zaman sonra aralarında yakınlaşmalar başlar Farslılar için tek yol kalır O da Şia’yı Farisîleştirmektir Böylelikle Fars hareketi, Şia’nın meşru olan ismini ve kavramlarını benimserken, o isim ve kavramların muhtevasını kendi özellikleriyle doldurdular [Konuyla ilgili olarak bkz: İbn Teymiyye, Külliyat, 2/157; Prof Dr Talât Koçyiğit, Hadis Tarihi, 110; Prof Dr Hüseyin Atay, Ehl-i Sünnet ve Şia, 141; Celaleddin Vatandaş, Vahiyden Kültüre, 14-30] [18]- Prof İhsan İlahi Zahir, eş-Şîa ve’s-Sünne, 47-48 [19]- Ayrıntılı bilgi için bkz: Prof İhsan İlahi Zahir, eş-Şîa ve’s-Sünne, 48; Celaleddin Vatandaş, Vahiyden Kültüre, 28; Prof Dr H İbrahim Hasan, İslam Tarihi, 1/288; Prof Dr Hüseyin Atay, Ehl-i Sünnet ve Şia, 141 [20]- E G Browne, Tarih-u Edebiyât-ı İran, 1/215; Prof İhsan İlahi Zahir, eş-Şîa ve’s-Sünne, 49 [21]- es-Seyyid Muhibbuddin el-Hatîb, el-Hutûtu’l-Arîda, 8-9 [22]- eş-Şa’irî, Camiu’l Ahbar, 95(el-Matbaatu’l Haydariye, Necef) [23]- el-Kuleynî, el-Kafî, 2/219 [Bu eser, Şianın, içerisindeki tüm haberlerin sahih olduğuna inandıkları dört kitabından biridir Daha iyi anlaşılması için, bizdeki Buharî ne ise, onlarda da el-Kafî odur Hatta, ehl-i Sünnet Buharî’de zayıf birkaç haberin varid olduğunu kabul eder; ancak Şia bu eserlerdeki tüm haberleri “sahih” kabul eder] [24]- Onların eserlerinde yer alan “muhalifler, avam ve nasıbî” kelimelerinden maksat, ehl-i Sünnet’’tir Fakih ve muhaddis hocaları Yusuf el-Bahranî şöyle der: “Haberlerde ve eskilerin sözlerinde nâsıb ile kastedilen muhaliflerdir” [Yusuf el-Bahranî, el-Hadâıku’n-Nâdıra, 18/157-(Muessesetu’n-Neşri’l-İslamî, Kum)] Şiî Şeyh Ali Âl Muhsin, nasıbîlerden birkaçının ismini zikreder: “Ehl-i Sünnet alimlerinden nasıbî olanlara gelince, sayıları oldukça fazladır İbn Teymiyye, İbn Kesir, İbnu’l Cevzî, ez-Zehebi, İbn Hazm bunlardan bazılarıdır!” [Ali Âl Muhsin, Keşfu’l Hakâik, 249-(Daru’s-Safve, Beyrut)] Allâmeleri Muhsin Muallem de, Nasıbîlerden bazısı hakkında şu isimleri zikreder: “Ömer b Hattab, Ebu Bekir, Osman, Aişe, Enes b Malik, Sa’d b Ebî Vakkas, (İmam) el-Evzaî, (İmam) Malik, (İmam) İbn Hazm, (İmam) İbn Teymiyye, (İmam) Zehebî, (İmam) Buharî, (İmam) ez-Zuhrî, Muhammed Reşid Rıza, Muhibbuddin el-Hatib, (İmam) el-Alûsî…” (ve daha birçoklarını zikrederek, 200’den fazla isim sıralar) [Muhsin Muallem, en-Nasb ve’n-Nevâsıb, 259-(Daru’l-Hâdî, Beyrut)] (Bu büyük İmamlar’ı, akıllarınca yerin dibine sokarlarken, birçok filozoftan ve Konevî, İbn Arabî, Molla Camî ve Celaleddin er-Rûmî gibi mutasavvıflardan övgü ile söz etmeleri de, üzerinde düşünülmesi gereken meselelerdendir) Ayetullahu’l Uzma’ları Muhsin el-Emin de şöyle der: “Ehl-i sünnet olarak adlandırdıkları ‘avam’ın mukabilinde, ‘havas’ kelimesini ashabımız kendileri için kullanmaktadırlar!” [Muhsin el-Emin, A’yânu’ş-Şia, 1/21(Daru’t-Teâruf, Lübnan, 1986)] Çağdaş Şiî alim et-Ticanî de şöyle demektedir: “Nasıbîlerin mezhebinin ehl-i Sünnet ve’l cemaat olduğunu anlatmaya gerek yoktur!” [et-Ticanî, eş-Şia Hum Ehlu’s-Sunne, 161(Muessesetu’l-Fecr, Beyrut)] [25]- Humeynî, er-Resâil, 2/201 [26]- 24 no’lu dipnota bak! [27]- Humeynî, er-Resâil, 2/175-(Kum, 1385h) [28]- Humeynî, er-Resâil, 2/185; Humeynî, İslam’da Devlet, 96-180 [29]- el-Hâirî, el-Fetâvâ’l-Muntehabe, 1/150-(Mektebetu’l-Fakîh, Kuveyt) [30]- Fadlallah, el-Mesâilu’l-Fıkhiyye, 1/107-(Dâru’l-Mellâk) [31]- Humeynî, el-Erbaûne Hadîsen, 631(- Humeynî, el-Erbaûne Hadîsen, Daru’t-Tearuf, Beyrut); Humeynî, 40 Hadis Şerhi, 533 [32]- Humeynî, el-Erbaûne Hadîsen, 632; Humeynî, 40 Hadis Şerhi, 534 [33]- Humeynî, el-Erbaûne Hadîsen, 633; Humeynî, 40 Hadis Şerhi, 535 [34]- el-Hûî, Misbâhu’l-Fekâha, 2/11 [35]- Şiî alimlerin, Şeyh Saduk hakkındaki övgüleri öyle çok ve abartılıdır ki, sadece Humeynî’nin onun hakkında söylediklerini aktarmak dahi, diğerlerini tahmin etmek açısından yeterli olacaktır Humeynî onun hakkında şu nitelendirmelerde bulunur: “Makamı yüce Şeyh Seduk-i Taife Seyh Saduk’a tüm İslam alimleri(?) tevazu göstermekte ve onu, makamı yüce bir zat olarak kabul etmektedirler Bu büyük zat, İmam Mehdî’nin duası üzere dünyaya gelmiş olup, özel lütuf ve ilgisine mazhar biriydi [Bkz: Humeynî, 40 Hadis Şerhi, 24] [36]- el-Kummî, Risâletu’l-İ’tikâd, 103-(Merkez Neşri’l-Kitab, , İran, 1370h) [37]- en-Nevbahtî, Firaku’ş-Şia, 43(Matbaatu’l-Haydariyye, Necef, 1959) [38]- el-Keşşî, Ricalu’l-Keşşî, 101(Muessesetu’l-A’lemî Kerbelâ, Irak) [39]- Humeynî, el-Hukumetu’l-İslamiyye, 52(Menşuratu’l-Mektebeti’l-İslamiyyeti’l-Kübra); Humeynî, İslam'da Devlet, 87 [40]- Humeynî, İslam’da Devlet, 110 [41]- Humeynî, el-Erbaûne Hadîsen, 604; Humeynî, Zubdetu’l Erbaûne Hadîsen, 232(Daru’l-Murtaza, Beyrut); Humeynî, 40 Hadis Şerhi, 509-510 [42]- Humeynî, Nahdatu Âşûrâ, 107 [43]- Humeynî, Nahdatu Âşûrâ, 108 [44]- Ali Hamaney, Felsefetu Aşûrâ, 8-9-(Mektebetu’l-Esfar, Kuveyt) [45]- el-Hûî, Misbâhu’l-Fekâha, 2/12 [46]- en-Necefî, Cevâhiru’l-Kelâm fî Şerh-i Şerâi’i’l-İslam, 22/62-63 [47]- bkz: Humeynî, 40 Hadis Şerhi, 532 [48]- Mûsâ Cârullah et-Türkistânî, el-Veşîa fî Nakdi Akâidi’ş-Şîa, 227-(Lahor, 1983) [49]- Prof İhsan İlahi Zahir, eş-Şîa ve’s-Sünne, 47 [50]- Humeynî, Keşfu’l-Esrar, 137 [51]- Humeynî, Keşfu’l-Esrar, 126 [52]- Humeynî, İslam’da Devlet, 179-180 [53]- Tarihçileri ve hocaları olan Ağaberzek et-Tahranî(Muhammed Muhsin) şöyle demiştir: “(Bu duada) zikredilen Kureyş’in iki putu olan Lat ve Uzza, Ebu Bekir ve Ömer’dir” [54]- Bu konuda Humeynî şunları kaydeder: “Biz velayete inanıyoruz ve inanıyoruz ki, Peygamberin halife tayin etmesi gerekirdi; tayin etmiştir de! [Humeynî, İslam’da Devlet, 50] Humeynî, daha da ileri giderek, bu tayinin, ALLAH’ın(cc) bir buyruğu olduğunu iddia eder ve şöyle der: “(Peygamber) kendisinden sonrasi için, ‘ALLAH’ın buyruğu ile’ hükümet/devlet başkanı tayin etmiştir” [Humeynî, İslam’da Devlet, 57] Muhtemelen, bu cesur iddiayı da, Kur’an’dan çıkarıldığına inandıkları “Nureyn” ve “Velayet” Sureleri sebebiyle dile getirebilmektedirler Kur’an’dan çıkarılan(!!) bu surelerde(!), Hz Ali’nin(ra) İmametine dair açık beyanlar(!) bulunmakta! Ve ayrıca, Humeynî daha da ileri gidiyor ve halife tayin etmediği takdirde, risalet vazifesini tamamlayamayacağını iddia ediyor: “Peygamber-i Ekrem halife tayin etmezse, risalet vazifesi tamamlanmış olmaz! [Humeynî, İslam’da Devlet, 51] [55]- Humeynî, İslam’da Devlet, 65 [56]- Humeynî, İslam’da Devlet, 114-115 [57]- Humeynî, Tahrîru’l Vesîle, 1/352; Humeynî, Kurtuluş Vesilesi, 1/246 [58]- el-Cezairî, el-Envâru’n-Numâniyye, 2/307-(Tebriz/İran) [59]- İmam Gazzâlî(rha); Farabî ve İbn Sinâ gibiler için, “küfür” ve “ilhad” damgasını vurmak gerektiğini, bunun sebebi olaraksa; İbn Sinâ’nın 20 konuda İslam’a muhalif olmasını, bunlardan 3 konuda küfre girip 17’sinde de bid’ate saplandıklarını delil getirir [Bkz: Gazzâlî, Dalaletten Hidayete, 48-50 ve 55 sayfalar; Gazzâlî, Tehafut el-Felâsife, 17-222 sayfalar] [60]- Humeynî, 40 Hadis Şerhi, 7 [61]- bkz: Humeynî, 40 Hadis Şerhi, 27 [62]- Seyyid Kutub, İslam Düşüncesi, 1/17; Seyyid Kutub, İslam Düşüncesi, 13 [63]- el-Âmilî, Mir'atu'l-Envar ve Mişkatu'l-Envar, 67-(Muessesetu'l-A'lemî) [64]- es-Seyyid Muhibbuddin el-Hatîb, el-Hutûtu’l-Arîda, 9 [65]- Güncel meseleler yanında, tarihteki vak’aları bilmek de, Şia’nın Ehl-i Sünne’ye karşı tutumunun bugün ve yarınlar için nasıl olacağını tahmin edebilmek adına faydalı olacaktır Zira; onların kin ve nefretleri, bugünün meselesi değil, yüzyıllar öncesinin bugünkü tezahürleridir Bu kin ve öfke, hiç şüphe yok ki, kıyamete kadar da baki kalacaktır Tarihten iki örnek sunacağız özetle Bunlardan birisi; Abbasî halifesinin hüsn-ü niyetle vezirliğe atadığı Hoca Nasıruddin et-Tusî eş-Şiî; diğeriyse er-Reşid döneminde halife olarak görevlendirilen şiî Ali b Yaktîn olacaktır Hace Nâsir, halifenin hüsn-ü niyetine, içindeki dinmez kin sebebiyle hıyanetle karşılık vermiş ve vezir olduğu sırada Tatarlarla anlaşarak, binlerce Müslümanın katledildiği “Bağdat Katliamı”nın mimarı olmuştur Ali b Yaktîn ise; Şia’nın, ellerine imkan geçtiğinde, Ehl-i Sünne Müslümanları yok etmek için, nasıl şevkle çalıştıklarının, tarihteki bir diğer örneğidir Şiîlerin büyük alimlerinden el-Cezâirî, bu olayı şehvetle şöyle anlatmaktadır: “Rivayetlerde yer aldığına göre Ali b Yaktîn, er-Reşid’in halifesiyken, muhaliflerden(ehl-i Sünne’den) bir grubun hapsedilmesi konusunda görüş birliğine vardılar Kendisi Şia’nın önde gelenlerindendi Hizmetçilere emretti ve (daha önce içerisini Müslümanlarla doldurttuğu) hapishane tavanını içerideki mahkumların üzerine yıktırttı İçerdekilerin hepsi ölmüştü Yaklaşık olarak 500 kişiydiler Akıttığı kanların sorumluluğundan kurtulmak istedi İmam Mevlana Kazım’a mektup yazdı O da kendisine cevaben; ‘Onları öldürmeden bana gelseydin, kanlarından dolayı senin için hiçbir şey gerekmezdi(!!); ama sen bana gelmediğinden dolayı, onlardan öldürdüğün her bir kişi için, bir yaşındaki bir keçiyi kefaret ver Gerçi bir yaşındaki keçi, onlardan daha hayırlıdır(!!)” diye yazdı Şu diyetin azlığına bakın! Av köpeği olan en küçük kardeşlerinin(!) 20 dirhemlik diyetine de, Yahudi ve Mecusi olan en büyük kardeşlerinin(!) 800 dirhemlik diyetine de eşit değildir Ahiretteki halleriyse daha aşağı ve daha değersizdir!! [el-Cezâirî, el-Envâru’n-Nûmaniyye, 2/308] Ve Humeynî başta olmak üzere Şia alimleri, bu iki katilden övgü ile söz etmekte ve haklarında hayır duada bulunmaktadırlar [bkz: Humeynî, el-Hukumetu’l-İslamiyye, 142(4 bs); Humeynî, İslam’da Devlet, 181]
Dr Muhammed Yusuf en-Necrâmî’nin şu cümlelerini aktarmak yerinde olacaktır: “İslam Ümmetine karşı haçlıların gerçekleştirmiş oldukları Haçlı Savaşları, İbnu’l-Esir ve daha başka tarihçilerin de belirttiği gibi, Şia’nın İslam ve Müslümanlar aleyhine tertipledikleri komplo halkalarından biri olmaktan başka bir şey değildir Mısır’da Fatımî Devleti’nin kurulması, Sünnîleri kötü gösterme yolunda yapmış oldukları çalışmalar, Şiîliğin inanç esaslarını inkar edenlere karşı uyguladıkları cezalar, Delhi’de Kral Nâdir’in şahitlerin gözleri önünde Şiî yönetici Asıf Han tarafından katledilmesi, Meltan’da Şiî vali Ebu’l Feth Davud tarafından Sünnîlerin kanlarının dökülmesi, 3 halifeye sövme konusunda şiî inançlarına bağlı kalmadıkları gerekçesiyle Leknâ şehri ve çevresinde yaşayanların şiî komutanlarca toplu katliama maruz bırakılmaları, el-Mir Sadık’ın Sultan Tibu’ya karşı hıyanet ve gadr suçu işlemesi ve el-Mir Cafer’in Prens Siraceddin’i arkasından yaralaması … İmam Humeynî hükümetinin Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat toplumuna karşı sergilediği keskin icraatlar, onlar açısından garip değildir Zira tarih, geçen zaman boyunca İslam ümmetinin maruz kaldığı trajedilerin ardında şianın bulunduğuna tanıklık etmektedir” [Dr Muhammed Yusuf en-Necrâmî, eş-Şia fi’l-Mîzan, 7-(Mısır)] [66]- Prof İhsan İlahi Zahir, eş-Şia ve's-Sunne, 146, dpn(İhsan İlahi Zahir de, Irak'ta Şiılerce katledilen davetçilerdendir) [67]- es-Seyyid Ali, Misbahu'z-Zulm, 41-42
|
|
 |
|
 |
|