EBU CENDEL AMEDİ
üѕтα∂
   
Puan: 66
Çevrimdışı
Üye ID: 5033
Nerden:
|
 |
« : 11 Mayıs 2011, 21:48:37 » |
|
 |
|
 |
 |
Orta Asya ülkelerinden Pakistan, şu günlerde medya organlarının haber kanallarına konu olan patlamalar, katliamlar ve iç çekişmelere sahne oluyor. Pakistan’da son 2 yılda meydana gelen gelişmeler, Pakistan’ı yeniden dünyadaki siyasî ortama olan etkisi açısından değerlendirilecek bir ülke konumuna getirmiştir. Peki, Pakistan’ı bu derece önemli kılan asıl sebep nedir? Bu güzide İslâm vilayetini, sömürgeci Kapitalist güçlerin çatışma alanı haline getiren asıl saikler nelerdir? Coğrafik konumu mu? Demografik yapısı mı? Sosyal ve politik konumu, etnik yapısı mı? Yahut İslâm Ümmeti’nin İslâmî hassasiyetleri en yoğun olduğu bir bölge olması mı? Evet… tüm bu nedenler hakkında sağlıklı bir değerlendirme yapmak kaçınılmazdır. Bilindiği üzere Pakistan Milâdî 712 yılında başlatılıp İslâm komutanı Muhammed İbn-ul Kâsım’ın elleriyle gerçekleştirilen Hindistan fetihleriyle diyar-ı İslâm’a inkılap ettirilmiş İslâmî bir beldedir. Genel olarak Hind Diyarı olarak bilinen ‘Hindistan’ bugünkü Hindistan, Pakistan ve Bangladeş’in birleşimi bir coğrafyayı kapsıyordu. Ancak sömürgeci taifenin 19. Yüzyıl efendisi olan dönemin sömürgeci gücü İngiltere, deniz donanmasını Atlas Okyanusu’na salarak sömürgeler edinmeye başladı. Bunlardan ilki Hind Diyarı idi. 1846 yılında bölgeyi istila eden İngiltere, “Pakistan günü” olarak da halen anılan 1940 yılında Pakistan’ı bugünkü Hindistan’dan ayıran planın da mimarı olmuştur. 1971 yılındaki iç savaştan sonra Doğu Pakistan, “Bangladeş” adında bağımsızlığını ilan etti. Bu savaştan sonra Pakistan, Pakistan ve Bangladeş olarak ikiye bölündü. Dolayısıyla böl-parçala-yut politikası gereği 3 parçaya bölündü. Şu anda ise demokratik ve laik kanunlarla yönetilen Pakistan 1971 yılından beri yolsuzluklarla müsemma, darbelerle yönetimi ele geçiren bir yönetici taifesiyle yönetilmiştir. 1977 yılında Orgeneral Muhammed Ziyaü’l-Hak bir askerî darbe gerçekleştirerek yakın zamanda bir suikastla öldürülen Benazir Butto’nun babası Zülfikar Ali Butto’yu idam ettirmiştir. 1988’den 1990’lı yıllara kadar kızı tarafından adeta kanı emilen halk, 1990-1993 ve 1997-1999 yılları arasında yine bir başka zalim Navaz Şerif’in elinde kaldı. Ta ki o dönem bir general olan ve bir askerî darbe ile işbaşına gelen dahası yönetimi devralan Pervez Müşerref gelinceye kadar. Pervez Müşerref iktidarı ile beraber çok geçmeden 11 Eylül 2001 yılında New York’ta Dünya Ticaret Merkezi’ne yapılan saldırı sonrası Pakistan’a biçilen rol daha da belirginleşti. Bu rolü veren yönetmen ise tabii ki ABD idi. Pakistan artık terörle mücadele etmeliydi. Şu ana kadar terörün finansörüydü ama artık terörü ya kendi bitirmeliydi yahut bu ABD’nin eliyle bitirilmeliydi. Bunun sebeple Müşerref ABD çıkarları için bir dizi adım attı: · 2005 yılında ‘Anti-Terörizm’ Yasası’nın çıkarttı. · Pakistan’a daha fazla baskı yapsın diye Amerika’ya, Usâme ibnu Ladîn’in Pakistan-Afganistan sınırında olduğunu Avrupa medyasında ifade etti. · Bazı emekli ISI (Inter Services Intelligence, Pakistan İstihbârat Teşkilâtı) görevlilerinin Taliban’a yardım etmeleri olasılığına işaret eden raporlar aldığına dair bir açıklama yaptı. · 14 Mart 2005’te el-Kaide’yi bahane ederek ülkesindeki beş vilayetten biri olan Kabileler Arazisi’ne askerî operasyonlar başlattı. · 28.09.2003 yılında ülke içinde FBI büroları açtırdı. · Aynı tarihlerde ABD’nin hava üsleri kurmasına izin verdi. · ABD’nin ‘Ahand barat’ projesini hayata geçirmek için -ki; bilindiği üzere bu proje, ‘Büyük Hint Projesi’ olarak da bilinen Çin’e ve Rusya’ya karşı tampon bölge oluşturulması anlamına gelen bir projedir- Hindistan’ın maslahatına ve Keşmirli Müslümanların kanına hiç kıymet vermediğini açıklarcasına Keşmir için “özerklik” ve “sakin sınırlar” gibi kavramları kullandı. (2005) · Keşmir için ilk kez Kontrol Hattı’nın “kalıcı sınırlar” haline getirilmesini önerdi (2005) -ki bu; Keşmir’in resmen Pakistan’dan dışlanması ve Hint katliamlarına zemin hazırlaması mesabesindeydi-. · Belucistan bölgelerinde 76 saldırı düzenledi -ki bu 2009-2010 yılları arasında ABD’nin düzenlediği saldılar kadardı- ve yüzlerce Müslüman’ı terör bahanesiyle katletti. · Veziristan ve Belucistan’da katliamlar işlemek üzere Kabileler bölgesindeki kanlı saldılar için ordusunu teçhiz etti. · Yıkıcı silahlar ile Lâl Mescidi’ni bombaladı. Ve yüzlerce Müslümanı öldürttü. ABD ise kendisine karşı bu kadar jeste karşılık tabi ki, Müşerref’in sunduğu bu ikramı geri çevirecek değildi. Bunun için açıklama üstüne açıklamalarla Afganistan için saldırı gerekçeleri üreten ABD, Pakistan için de aynı taktiği uyguladı. Afganistan’daki Amerikan Kuvvetlerinin Komutanı Korgeneral David D. McKiernan’ın 07.08.2008 günü Amerikan CNN Televizyonu’na verdiği demeç, bu açıklamalardan biridir. Şöyle diyordu: “Pakistan Hükümeti’nin daha fazlasını yapması gerektiğine inanıyor muyum? Evet, kesinlikle! Pakistan’daki ISI (Pakistan İstihbârat Teşkilatı) gibi örgütlerden bir kısmında biraz suç ortaklığı olduğuna inanıyor muyum? Evet, olduğuna inanıyorum… Bu sene Afganistan’ın güneyinde ve doğusunda yabancı savaşçıların sayısında belirli bir artış gözlemledik. Pakistan’daki yetkililerden, güvenli sığınaklarına karşı harekete geçmelerini bekliyoruz.” Yine ABD Başkan Yardımcısı Stephen Kappes CNN Televizyonu’na, “Amerikalılar, 60 kişinin ölümüne yol açan Kâbil’deki Hindistan Büyükelçiliği’ne yönelik saldırıya Pakistan istihbarat birimlerinin bazı unsurlarının karıştıklarını kanıtlayan haberleşmeleri izlediler.”diye bir demeç verdi. Bu ve buna benzer açıklamalarla ABD, Pakistan’daki elini daha da güçlendirdi ve askerî saldırılara başladı. Yüzlerde Müslümanı insansız uçaklarla bombalattı. Nitekim daha sonraları anlaşıldı ki, Amerikan uçakları, Afganistan’daki Müslümanları bombalamak için Pakistan Hava Kuvvetleri’nin hava üslerinden 50.000 sorti yapmış. ABD’nin son iki yılında Pakistan’da düzenlediği saldırılarında şimdiye kadar 1700’den fazla kişinin öldüğü ifade ediliyor. Peki, Pakistan ABD’nin, ‘Genişletilmiş Ortadoğu’ politikasının neresindedir. Bu noktada ABD’nin dünyanın coğrafik haritasını önüne alıp, bir tarafı yeşil renge, diğer tarafı ise kırmızı renkle boyadığını söylemek mümkün. Yeşile boyadığı ülkeler için demokratik barış üslubunu kullanırken, kırmızıya boyadığı tarafta ise demokratik savaş üslubunu kullanıyor. Ortadoğu’da ve Afrika’da çoğu ülkenin morfolojisini, model ülke olan Türkiye benzeri demokratik-liberal halk devrimleri ile değiştirmeye çalışırken, yani yeşile boyarken, Afganistan-Pakistan ekseninde ise sürekli savaşın olması daha cazip geliyor. Yani kırmızı renkli kalmasının devamından yana. İşin özü şu; bir bölgede liberal demokrasi için canla başla çalışırken, öbür bölgede ise “İslâm olmasın da ne olursa olsun!” politikası esas kılınmış. Demokratik savaş üslubunun kullanılması noktasındaki zaruretleri, Pakistan-Afganistan ekseninin ABD açısından önemini şöylece sıralamak mümkün: 1. Hilafet Devleti’nin ortaya çıkmasını engellemek -ki, en önemlisi budur- 2. Pakistan’ın, jeo-fizikî konumu gereği Rusya’nın Afrika’ya açılan güzergahının yol üstü karargahı olması -ki, Afganistan-Pakistan ikilisi sınır mesabesindedir-. Rusya ve Çin’in, Asya ve Avrupa üzerindeki hegemonyasını engellemek 3. Hazar Denizi ve Ortadoğu’daki petrol ve doğalgaz kaynaklarına hakim olmak 4. Hazar Denizi ve Ortadoğu’nun hidrokarbon kaynaklarına hakim olmak ve hayatî çıkarlarına transfer etmeyi güvence altına almak. Pakistan açısından değerlendirdiğimizde İslâmî Hilafeti, diğer bir ifade ile Müslümanların vahdetini geciktirmek için İslâmî Ümmet’in evlatları arasında tefrika tohumları ekmek suretiyle kaos oluşturmak, ABD’nin kullandığı en önemli araçlardan biri konumundadır. Dünyada Şiî nüfusun en fazla olduğu ikinci beldenin Pakistan olması, Pakistan’da %20’ye yakın Şiî, %75’e yakın Sünnî Müslümanın yaşadığı bir belde olması, son bir yılda gerçekleşen saldırıların çoğunun camilere yapılması bu ateşin bilinçli olarak yakıldığına delildir. Kısa bir süre önce Suudi Arabistan ordusunun Yemen’in kuzeyinde bulunan Şiî kabilelerin yoğunlukta yaşadığı Kuzey Yemen’i bombardıman etmesi de bu meyanda değerlendirilebilir. ABD’nin son iki yılında Pakistan’da düzenlediği saldırılarda şimdiye kadar 1700’den fazla kişinin öldüğü ifade ediliyor. Bu ay içinde meydana gelen saldırı haberlerinin gazetelerden okunması bile Pakistan’da durumun ne kadar ciddi olduğunu görmemiz için yeterli bir sebeptir. 9 Mart 2011 Çarşamba saat 10:06 Pakistan’ın kuzeybatısındaki Peşaver’de bir cenaze namazı sırasında düzenlenen intihar saldırısında 20 kişi öldü. Sadece Karaçi’de geçen yıl meydana gelen şiddet olaylarında 300’den fazla kişi hayatını kaybetmişti. (A.A) Karaçi’de son bir haftadır çatışmalarda 30’a yakın kişi öldü, onlarca halk otobüsü ve otomobil ateşe verildi. (Haber 3) Afganistan’ın kukla yöneticisi Karzai’nin son açıklamaları da hedef göstermekten öteye gitmiyor. Karzai, “Militan ve teröristler Afganistan’da değil, komşu Pakistan’da.” (voanews 13.03.2011) Bu gibi hainler varken, ABD’nin Müslümanlara saldırmak için bahane bulması hiç de zor değil. Zira az önce de geçtiği üzere sudan sebeplerle sömürgeci kâfir, Müslümanlar üzerine bombalar yağdırıyor, Ümmet’i birbirine düşürecek fitne ortamları var ediyor, kardeşi kardeşe kırdırıyor. Yeni bir gün doğmuyor ki, işgal altındaki beldelerde Müslümanlar bir bomba ile uyanmasın, bir katliamla ağıtlar yakılmasın! Bombardımanların ve katliamların son bulması ancak İslâmî Hilâfet Devleti ile mümkün olacaktır. ABD’nin de canla başla geciktirmeye çalıştığı Hilafet’in yeniden ikame edildiği günlere bir an önce kavuşmak temennisiyle…
köklüdeğişim cahit toprak
|
|
 |
|
 |
|