EBU CENDEL AMEDİ
üѕтα∂
   
Puan: 66
Çevrimdışı
Üye ID: 5033
Nerden:
|
 |
« : 03 Kasım 2011, 16:01:58 » |
|
 |
|
 |
 |
a-) Amellerin kıymet derecelerini ALLAH belirlemiştir. Bir Müslüman tüm yaşantısında amelleri için ALLAH'u Teala'nın belirlemiş olduğu kıymetlerine ve bunların derecelerine riayet etmek zorundadır. Çünkü derecelendirmesine riayet edilmemesini masiyet olarak değerlendirdi ve biz kullarını bu konuda birçok nâs ile uyardı.
ALLAH'u Teala bize eşya ve amellerden helal, temiz-haram, küfür, pis-murdar ve şeytanın ameli olan şeyleri belirtti. Bu hususta şöyle buyurdu:
"Deki, pis ile temiz bir değildir, pis-kötü olanın çokluğu hoşuna gitse de. Öyle ise ey akıl sahipleri ALLAH'tan korkunuz ki kurtuluşa eresiniz." (Maide 100)
"O (Rasul) onlara temiz şeyleri helal, pis şeyleri haram kılar." (Araf 157)
"Kim izzet ve şeref istiyorsa, bilsin ki izzetin ve şerefin hepsi ALLAH'ındır. Ona ancak temiz söz (kelime-i tevhid) yükselir. Onu da ALLAH'a salih amel ulaştırır. Kötülükleri tuzak yapanlara gelince, onlar için çetin bir azap vardır ve onların tuzağı bozulur." (Fatır 10)
"Ey iman edenler! Şarap, kumar, dikili taşlar, fal ve şans okları birer şeytan işi pisliklerdir. Onlardan uzak durun ki kurtuluşa eresiniz." (Maide 90)
"(Onu yiyecek kimse için) leş veya akıtılmış kan, yahut domuz eti ki, o pisliktir, (haram kılınmıştır)." (Enam 145)
"Onlardan (kafirlerden) yüz çevirin, çünkü onlar murdardırlar." (Tevbe 95)
"Müşrikler ancak bir pisliktir." (Tevbe 28)
"Fakat ALLAH onların davranışlarını (cihaddan geri kalışlarını) kerih gördü." (Tevbe 46)
"Fakat ALLAH size imanı sevdirmiş ve onu kalplerinize ziynet yapmıştır. Küfrü fıskı ve isyanı da size çirkin göstermiştir. İşte doğru yolda olanlar bunlardır." (Hucurat 7)
"Bütün bu kötü olanlar Rabbinin nezdinde sevimsizdirler." (İsra 38)
Şu halde eşya ve amellerde, ALLAH katında kıymetli olan şey mubah ve helal olan şeydir. Haram ve küfür olan hususta ne kadar çok menfaat olduğu görülse de ALLAH katında onun hiçbir kıymeti yoktur. Müslüman öncelikle buna çok dikkat etmelidir. “Şu yada bu iş haramdır, fakat onda çok fayda veya menfaat vardır, öyle ise kıymetlidir” gibi söylemlerle 'onu alayım' yada 'yapmalıyım' diyemez. Çünkü ALLAH, Müslüman için amelin ve eşyanın kıymetini tespit hususunda sadece faydayı menfaati ölçü kılmamıştır. Onun ölçüsü ancak helal olmasıdır. Helalde kıymet vardır ancak haramda hiçbir kıymet yoktur. ALLAH'u Teala bu hususu şöyle belirtmiştir:
"Sana şaraptan ve kumardan sorarlar. De ki, her ikisinde de büyük bir günah ve insanlar için birtakım faydalar vardır, ancak her ikisinin de günahı faydasından büyüktür." (Bakara 219)
Görüldüğü gibi haram-günah olan bir yerde menfaatin hiçbir kıymeti yoktur. Ancak helal olan hususlarda menfaatin bir değeri vardır. Bunu da ALLAH'u Teala şöyle gösteriyor:
"Hayvanlarda sizin için birçok faydalar vardır, ayrıca etlerini yersiniz." (Müminun 21)
"Biz demiri de indirdik ki, onda büyük bir kuvvet ve insanlar için faydalar vardır." (Hadid 25)
|
|
 |
|
 |
|
|
|
|
|
Logged
|
|
|
|
|
|
EBU CENDEL AMEDİ
üѕтα∂
   
Puan: 66
Çevrimdışı
Üye ID: 5033
Nerden:
|
 |
« Yanıtla #2 : 09 Kasım 2011, 16:07:00 » |
|
 |
|
 |
 |
İşte, böylece ALLAH'u Teala eşya ve amellerin kıymetlerini belirledi. Haram olmayan şeylere bir kıymet verdi. Fakat o kıymetlere de derecelendirme yaptı. Amellerde mubah, mendup ve farz ile derecelendirme yaptı. Mendup mubahtan üstündür. Farz da menduptan üstündür.
ALLAH'u Teala menduplar ve farzlar arasında da bir derecelendirme yapmıştır. Farz-ı ayın ve farz-ı kifaye vardır. Farz-ı ayın farz-ı kifayeden önceliklidir. Farz-ı ayınlar ve farz-ı kifayeler arasında da öncelikli olanlar vardır. Yani derecelendirme vardır. İşte buna delalet eden birkaç ayeti kerime;
"Herkesin yaptıklarına göre dereceleri vardır. ALLAH onlara yaptıklarının karşılığını verir. Asla kendilerine haksızlık yapılmaz." (Ahkaf 19) Görüldüğü gibi kişilerin dereceleri yaptıkları işlerden ve işlerin derecelerinden kaynaklanmaktadır "Müminlerden -özür sahibi olanlardan başka- oturanlar ile malları ve canlarıyla ALLAH yolunda cihad edenler bir olmaz. ALLAH, malları ve canları ile cihad edenleri derece bakımından oturanlardan üstün kıldı. Gerçi ALLAH hepsine de güzellik (sevap) vadetmiştir ama mücahitleri oturanlardan daha büyük bir ecirle üstün kılmıştır. Kendisinden dereceler, bağışlama ve rahmet vermiştir. ALLAH çok bağışlayıcı ve esirgeyicidir." (Nisa 95-96)
Görüldüğü gibi ALLAH'u Teala evinde ibadetle oturan kimseye sevap vadettiği halde, ALLAH yolunda malıyla, canıyla cihad edeni derece bakımından daha üstün kılmıştır.
"Siz hacılara su vermeyi ve mescidi haramı onarmayı, ALLAH'a ve ahiret gününe iman edip de ALLAH yolunda cihad etmekle bir mi tutuyorsunuz? Halbuki onlar ALLAH katında eşit değildirler. ALLAH zalimler topluluğunu hidayete erdirmez. İman edip de hicret edenler ve ALLAH yolunda malları ve canları ile cihad edenler derece bakımından ALLAH katında daha üstündürler. Kurtuluşa erenler de işte onlardır." (Tevbe 19-20)
Bilindiği gibi hacılara su vermek ve Mescid-i Haram'ı onarmakta çok sevap vardır. Fakat bu amel derece bakımından ALLAH yolunda cihad gibi değildir. ALLAH yolunda cihadın derecesi daha üstündür. Bunun böyle olduğunu da insan aklı değil ALLAH tayin etmiştir.
ALLAH'u Teala belirlemiş olduğu kıymet derecelendirmesine riayetsizliği masiyet olarak vasvedip öyle yapanları azapla uyarmıştır. Şöyle ki:
"De ki, Eğer babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, hısım akrabanız, kazandığınız mallar, kesata uğramasından korktuğunuz ticaret, hoşlandığınız meskenler, size ALLAH'tan, Rasulünden ve ALLAH yolunda cihattan daha sevgili ise, artık ALLAH emrini (azabını) getirinceye kadar bekleyin. ALLAH fasıklar topluluğunu hidayete erdirmez." (Tevbe 24)
|
|
 |
|
 |
|
|
|
|
|
Logged
|
|
|
|
EBU CENDEL AMEDİ
üѕтα∂
   
Puan: 66
Çevrimdışı
Üye ID: 5033
Nerden:
|
 |
« Yanıtla #3 : 08 Aralık 2011, 20:09:05 » |
|
 |
|
 |
 |
Bu hususta Rasul (sav)'den şöyle rivayet edilir: "Ömer (ra); Ey ALLAH'ın Rasulü! Sen bana nefsim hariç her şeyden daha sevgilisin." deyince Rasulullah (sav) hemen şu cevabı verdi: "Hayır! Nefsimi elinde tutana (ALLAH'a) yemin olsun ki, ben sana nefsinden de sevimli olmadıkça (imanın tam olmaz)." (Buhari) Bilindiği gibi anne-baba, kardeşler, eşler, akrabalar, helalinden kazanılan mallar, meşru iş ve ticaret, helalinden elde edilen meskenler ve kişinin kendisi hepsi birer kıymettir. Müslüman onlara ilgi duyabilir, sahiplenebilir ve sevebilir. Ayrıca bazı sorumlulukları da vardır. Ebeveynine ihsanda bulunmak, eş ve evlatlarının nafakasını temin etmek, fakir ve mağdur kardeşlerine ve akrabasına ihsanda bulunmak, sıla-i rahm yapmak, helal malını ve evini muhafaza etmek ve helal yoldan rızkın temini için çalışmak bir Müslüman'ın üzerine farzdır. Bunların hepsi de birer kıymettir. Ancak ALLAH'u Teala bazı kıymetleri, bu kıymetlerin önüne geçirmiştir. O da; ALLAH ve Rasulünü sevmek ve ALLAH yolunda cihaddır. ALLAH ve Rasulünü sevmenin anlamı Rasulullah'ın getirdiği şeriata ittibadır. Şerîata ittiba olmaksızın ALLAH ve Rasulünü sevme iddiası boş bir iddia olur. Zira bu sevginin karşılığı ALLAH'ın bizden razı olması, bizi sevmesidir. Buna ulaşmanın yolunun da Rasulullah (sav)'in getirdiğine ittiba etmek olduğunu da ALLAH'u Teala şöyle bildirdi;
"De ki; Eğer ALLAH'ı seviyorsanız bana uyun ki, ALLAH da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın." (Ali İmran 31)
Rasulullah'a ittiba etmenin yani ona tabi olmanın kapsamında İslâm'ı hakim kılmak, İslâm'ın hakimiyetini muhafaza etmek ve aleme taşımak da vardır. Yani İslâm davasını yüklenmek vardır. İslâm davasını yüklenmenin anlamı, İslâm'ı hayata hakim kılarak, İslâmî hayatı başlatacak ve onu aleme davet ve cihad yoluyla taşıyacak olan Raşidi Hilâfet devletini kurmak için sahih bir siyasî kitleyle çalışmaktır. Bu çalışmanın gerektirdiği yükümlülükleri yüklenmek demektir. ALLAH'u Teala bu yükümlülüğü yukarıda zikredilen anne-babaya ihsanda bulunmak, evlat ve eşlerin nafakasını temin etmek, kardeşleri ve yakın madur akrabayı gözetmek, meşru işini, malını ve evini korumak yükümlülüklerine ilaveten öncelikli olarak yüklemiştir. Bu öncelik sırasına riayet etmeyenleri fasık olarak vasfedip ALLAH'ın emrinin yani azabının gelmesiyle tehdit etmiştir.
|
|
 |
|
 |
|
|
|
|
|
Logged
|
|
|
|
EBU CENDEL AMEDİ
üѕтα∂
   
Puan: 66
Çevrimdışı
Üye ID: 5033
Nerden:
|
 |
« Yanıtla #4 : 25 Şubat 2012, 23:34:18 » |
|
 |
|
 |
 |
Evet, ALLAH ve Rasulünü sevmek, İslâm davetini yüklenmek en üstün kıymettir. Çünkü ALLAH ve Rasulünü sevmek, ALLAH AllahSubhânehu Ve Teala'nın Rasulü vasıtası ile göndermiş olduğu dinine kamilen ittiba etmekle gerçekleşir. Bu, ALLAH ALLAH Subhânehu Ve Teala'nın dinini hayatın ve yeryüzünün tamamına hakim kılmakla mümkündür. Bunun Şer'î metodu ise Raşidi Hilâfet devletidir. Hilâfet devleti ve hâlife varken İslâm davetini yüklenmek yani İslâm'ı hakim kılmak işi farz-ı kifaye olur. Hilâfet devleti yokken, Hilâfet devletini kurmak için Şer'î hükümlerle kayıtlı olarak sahih siyasi bir kitle ile çalışmak bütün Müslümanlar için farz-ı ayın olur, çünkü farz-ı kifaye yeterlilik hasıl olasıya kadar farz-ı ayın hükmündedir.
Şu halde İslâm davetini yüklenmenin farzı olduğu, kıymeti yukarıda zikredilen Tevbe 19-20,24 ayetlerinde geçen şu farzlardan ve menduplardan önceliklidir:
1- Anne-babaya ihsanda bulunmak,
2- Çocuklarının ve eşlerinin maişetini temin etmek,
3- Kardeşlerine ve akrabalarına ihsanda bulunmak,
4- Meşru olan iş ve ticareti muhafaza etmek,
5- Meşru yolla elde edilmiş meskenlerini, malını muhafaza etmek,
6- Hacılara su dağıtmak (mendub),
7- Mescidi Haram'ı ve mescitleri tamir ve inşa etmek (mendup).
Bu çerçeveden bakıldığında şu görülmektedir:
|
|
 |
|
 |
|
|
|
|
|
Logged
|
|
|
|
EBU CENDEL AMEDİ
üѕтα∂
   
Puan: 66
Çevrimdışı
Üye ID: 5033
Nerden:
|
 |
« Yanıtla #5 : 29 Şubat 2012, 18:01:30 » |
|
 |
|
 |
 |
1-) Bir Müslüman amellerinin kıymetini kendisi tayin edemez. Kendi aklınca; “şu iyidir-kötüdür”, “güzeldir-çirkindir” ve “hayırdır-şerdir” diyemez. Onu tayin eden (Rasulü vasıtasıyla göndermiş olduğu şerîatı ile) ALLAH'u Teala'dır. Bundan dolayı haram olan bir işte birçok bireysel yada toplumsal menfaat olduğu görülse bile bir Müslüman o işe değer veremez ve onu yapamaz.
2-) Bir Müslüman, kıymetlerin derecelendirmesini de kendisi yapamaz. Onu da ALLAH'u Teala tayin etmiştir. Mendubu farzın önüne geçiremez. Farz-ı kifayeyi farz-ı ayının önüne geçiremez. Farz-ı ayın olan iki husus çatışırsa onda önceliği de kendisi tayin edemez. ALLAH'u Teala, hangisini daha efdal ve öncelikli olarak göstermiş ise onu yapar. Onun tercih alanı mubah olan hususlardadır. O alandaki tercihini de onlarda gördüğü yararlar açısından yapar. Mubahların dışında kalan hususlarda, zamana-mekana, kolaylığa-zora, faydaya-zarara bakarak amellerinde derecelendirme yapıp o derecelendirmeye göre tercih yapma hakkına sahip değildir. Buna göre bir Müslüman şunları diyemez:
a-) "Her ne kadar İslâmî hayatı hakim kılmak için çalışmak gerekirse de ALLAH'ı razı etmek için mutlaka o çalışmayı yapmak gerekmez. Ahlaklı olur, ibadetleri yapar, Kur-an, hadis, tefsir okur- okutur, ilimle meşgul olur ve yaparsan, okullar, yurtlar, hayır cemiyetleri, vakıflar açarsan da ALLAH'ı razı etmiş olursun. Bugünkü şartlarda efdal olan da budur" diyemez. Böylesi bir tercih hakkı şer'an yoktur. Böylesi tercihler yaparak öncelikli farz olan İslâm'ı hayata hakim kılmanın kaçınılmaz meşru yolu olan Hilâfet devletini kurmak için çalışmaktan geri durmak kişiyi ALLAH katında fasık kılar.
b-) “Her ne kadar İslâm davetini yüklenmekte Rasulullah'ın sünnetine ve takip ettiği metoduna tabîi olunması gerekse de bugünkü şartlarda, daha kolay ve rizikosu az olduğu için demokratik platformda kalarak mücadele etmek daha efdaldir, daha iyidir” diyemez. Böyle düşünerek hareket ederse ALLAH katında fasık konumuna düşer.
c-) “Her ne kadar İslâm davasını yüklenmek farz olsa da, ben çoluk çocuğumun geçimini temin etmek için çalışmak zorundayım, o da farzdır. Onun için ben İslâm davasını yüklenmeyip öbür farzı yükleneceğim” diyemez. Böyle düşünerek hareket ederse fasık olur. Zira ALLAH'u Teala İslâm davasını yüklenmeyi o yükümlülüğe ilaveten ve öncelikli olarak yüklemiştir.
d-) “İslâm davasını yüklenmeme annem ve babam razı olmuyor. Onlara karşı ihsanda bulunmam yani onları incitmeden hürmet ve şefkatle muamelede bulunmam da bir farzdır. Onun için ben İslâm davasını yüklenmiyorum. Nitekim Rasulullah (sav)'e bazı kişiler cihad yapmak için geldiklerinde, Rasul (sav) anne ve babasından izin alıp almadığını sordu. İzin almadım dediklerinde, onlara gidip izin istemelerini, izin verirlerse savaşmalarını vermezlerse onların yanında kalıp onlara iyilikle muamele etmelerini emretmiştir” diyerek İslâm davasını yüklenmezse ALLAH katında fasık olur. Zira o delil, vakıaya mutabık değildir. Çünkü o ve benzeri hadiste bahsi geçen cihad, kifayenin, yeterliliğin hasıl olduğu farz-ı kifaye olan cihaddır. Yeterliliğin hasıl olduğu farz-ı kifayeyi yapmak ise sevabı olan mendup bir iştir. O hadislerde, bahsedilen şahıslar ise, çoluk çocuğun maişetini temin etmek ve ebeveyne ihsanda bulunmak farz-ı ayın yükümlülüklerine, katılmaları kendileri için mendup olan cihadı tercih etmek istemişlerdir. Rasulullah (sav) de buna izin vermemiştir. İşte böylesi naslardan şu şer'î kaide çıkmıştır; "Farz-ı ayın ile yeterliliği hasıl olan farz-ı kifaye çatışırsa farz-ı kifaye terk edilir, farz-ı ayın ile amel edilir."
|
|
 |
|
 |
|
|
|
|
|
Logged
|
|
|
|
EBU CENDEL AMEDİ
üѕтα∂
   
Puan: 66
Çevrimdışı
Üye ID: 5033
Nerden:
|
 |
« Yanıtla #6 : 04 Mart 2012, 17:20:06 » |
|
 |
|
 |
 |
Fakat, cihad için yeterlilik hasıl olmamış yada halife cihada katılmayı kendisinden talep etmiş ise, o durumda bir Müslüman'ın çoluk çocuğunun maişetini temin etmek farzını yada anne-babaya ihsanda bulunma farzını o cihad farzına tercih etme hakkı yoktur. Zira öyle yaparsa fasık konumuna düşer ve ALLAH'ın azabına müstahak olur. Nitekim Tebük seferinde Rasulullah herkesin cihada katılmasını talep ettiğinde, maişet gerekçeleriyle cihaddan geri kalan kişileri cezalandırdı. Buna delalet eden ayeti kerimeler de şunlardır:
"Ey iman edenler! Size ne oldu ki, ALLAH yolunda savaşa çıkın! denildiği zaman yere çakılıp kalıyorsunuz? Ahiret hayatına dünya hayatını tercih mi ediyorsunuz? Fakat dünya hayatının faydası ahiretin yanında pek azdır. Eğer siz, (size emrolunan bu savaşa) çıkmazsanız, (ALLAH) sizi pek acıklı bir azap ile cezalandıracaktır." (Tevbe 38-39)
"(Ey müminler!) Gerek hafif, gerek ağır olarak hep birlikte savaşa çıkın, mallarınızla ve canlarınızla ALLAH yolunda cihad edin. Eğer anlıyorsanız bu sizin için daha hayırlıdır." (Tevbe 41)
Nitekim ALLAH Rasulünün bu ayetlerle savaşa çıkmayı talep etmesine rağmen o savaşta, "Güz mevsimidir işlerimiz aksar, hem de bu sefer çok sıcak bir ayda, çok uzun bir mesafede ve çok maddi imkansızlıklar içinde olacak, biz daha önce de nasıl olsa savaşlara katılmıştık" diyerek geri kalanlar Tevbe suresi 118. ayette işaret edildiği gibi 50 gün kendileri ile konuşmama ve toplumdan tecrit edilme cezası ile cezalandırılmışlardır.
İşte bu naslardan da; "İki farz-ı ayın çatıştığı zaman evla-öncelikli olan tercih edilir" şer'î kaidesi çıkartılmıştır. Hem bu şer'î kaide gereğince, hem de Tevbe suresi 24. ayet gereğince bir kimse geçim, maişet temini, anne-babaya ihsanda bulunmak yükümlülüklerini bahane ve mazeret göstererek İslâm davasını yüklenmekten ve bu yüklenmenin gereği olarak kendisinden yapılmasının istenildiği işleri yapmaktan geri durması caiz değildir. Aksi halde ALLAH katında fasık konumuna düşer.
İşte malların, evlatların, eşlerin kişiye düşman ve fitne olmaları da burada başlar. Yani ALLAH'u Teala'nın belirlemiş olduğu kıymet derecelendirmesine riayetsizlikle, onları ALLAH'ın öncelikli kıldığı kıymetlerin önüne geçirmekle ve onları tercih etmekle. Bu fitneye düşmekten şöyle sakındırmıştır:
"Ey iman edenler! Eşlerinizden ve çocuklarınızdan size düşman olanlar da vardır. Onlardan sakının." (Teğabün 14)
"Doğrusu, mallarınız ve çocuklarınız sizin için bir fitnedir. Büyük mükafat ise ALLAH yanındadır." (Teğabün 15)
"Andolsun ki, mallarınız ve canlarınız konusunda imtihana çekileceksiniz. Eğer sabreder ve takva gösterirseniz (şer'î hükümlere bağlanırsanız) muhakkak ki bu işlerin en değerlisidir." (Ali İmran 186)
Şu halde, Müslüman işaret edilen fitnelere düşerek İslâm davasını yüklenmekten geri durmaktan sakınmalıdır. Zira İslâm davasını yüklenmek ALLAH katında işlerin en değerlisidir.
İslâm davasını yüklenirken şu da iyi bilinmeli ve hatırdan çıkarılmamalıdır ki, bir farzın yerine getirilmesi o farz ile ilgili tüm detay işleri de kapsar. O farzın yerine getirilmesi ile ilgili her detay iş o farzın önemi kadar önemlidir. O işi ihmal etmek kişiyi günahkâr kılar. Bu da; "bir farzı yerine getirmek için gerekli işler de farzdır" şer'î kaidesi kapsamındadır.
Mesela, ALLAH yolunda cihad farzını yerine getirmek için cepheye çıkan bir Müslüman için o savaş esnasında yapılması gereken her işi yapması farz olur. O işlerden birisini ihmal ederse veya düşmana ateş etmez ise günahkâr olur. Genel olarak cihada çıkmış olması, cihadla ilgili detay işleri yapmamaktan doğan günahı ondan kaldırmaz. Çünkü o detay işler aslında “cihad farzı” kapsamında birer farzdırlar.
Aynı şekilde İslâm davasını genel olarak yüklenen kimse, bu davanın yüklenilmesi ile ilgili detay işlerin hepsinin de aynı derecede önemli ve İslâm davasını yüklenmek farziyetinin kapsamında işler yani farzlar olduğunu bilmelidir. Mesela İslâm davasının yüklenilmesi ile ilgili şu işler gibi:
1-) Sahih İslâmî bir kitle ile çalışmak,
2-) Kitlenin idari disiplinine riayet etmek,
3-) Ders halkalarında kültür almak,
4-) Muktedir olduktan sonra talep edilince ders halkalarına denetleyici olmak,
5-) Dava ile ilgili fikirleri, çözümleri insanlara ulaştırmak için fertlerle kasıtlı, planlı temaslar kurmak,
6-) İstenildiğinde davetle ilgili fikirleri, çözümleri içeren neşriyatı dağıtmak,
7-) Davanın hedefinin tahakkuku için istenilen her meşru işi itina ile yerine getirmek, gibi.
Bu ve benzeri hususlardaki gevşeklik, ihmalkârlık günahtır. Genel olarak İslâm davasını yüklenmiş olmak kişiyi bu günahlardan kurtarmaz. Şu da bilinmeli ki, ALLAH'u Teala bir farzın kapsamındaki her detay işe önem vermiş ve yerine getirilmesi durumunda katından sevap vaadetmiştir. İşte buna delalet eden bir ayeti kerime:
"Ey iman edenler! ALLAH'tan korkun (şer'î hükümlere sarılın) ve sadıklarla beraber olun. Medine halkına ve onların çevresinde bulunan Bedevi Araplar ALLAH'ın Rasulünden geri kalmaları ve onun canından önce kendi canlarını düşünmeleri yakışmaz. Şöyle ki; ALLAH yolunda onlara bir susuzluk, bir yorgunluk ve bir açlığın erişmesi, kafirleri öfkelendirecek bir yere ayak basmaları ve düşmana karşı başarı kazanmaları, ancak bunların karşılığında kendilerine salih bir amel yazılması içindir. Çünkü ALLAH, ihsanla iş (güzel-kamil iş) yapanların mükafatını zayi etmez. ALLAH'ın onları yapmakta olduklarının en güzeli ile mükafatlandırması için küçük-büyük her masraf ve geçtikleri her vadi mutlaka onların lehine yazılır." (Tevbe 119-121)
Görüldüğü gibi ALLAH'u Teala cihad ile ilgili detay işlere değinerek herbirisine bir kıymet veriyor ve sevap vaad ediyor. Bu diğer farzlarda da öyledir. O halde Müslüman olarak İslâm davasını yüklenirken onunla ilgili detay işleri önemseyerek kendimizi o sevaplardan mahrum etmeyelim. Ayrıca bilelim ki, sadece sevaptan mahrum kalmayız, aynı zamanda bir farzı yerine getirmemekten dolayı günaha da gireriz. ALLAH korusun!..
Hülasa; amellerimize Rabbimizin belirlemiş olduğu kıymetler ve kıymet derecelendirmesine göre bir çeki-düzen verelim ki, onun rızasına nail olalım. Bu çerçevede aziz İslâm davasını, Rabbimizin ona yüklediği kıymet derecesini göz önünde bulundurarak içtenlikle yüklenelim ve onunla ilgili büyük-küçük her işi ihsan ile yaparak ve bu yolda sabır ve sebat ile yürüyerek Rabbimizin bize vaadettiği af ve mağfiretine, dünya ve ahirette yardımına müstahak olalım. Rabbimizin şu kavli celiline de kulak verelim:
"Salih amel işleyerek (insanları) ALLAH'a (ALLAH'a kulluğa) davet eden ve ben Müslümanlardanım diyen kimseden daha güzel sözlü kim vardır." (Fussilet 33)
"İhsan ile iş yapın (bir işi tam-noksansız, güzel-dürüstçe yapın) ALLAH ihsan ile iş yapanları sever."(Bakara 95)
"De ki; çalışın, amellerinizi ALLAH da, Rasulü de, Müminler de görecektir. Sonra görüleni ve görülmeyeni bilen ALLAH'a döndürüleceksiniz de, o size yapmakta olduklarınızı haber verecektir." (Tevbe 105)
|
|
 |
|
 |
|
|
|
|
|
Logged
|
|
|
|
|