Sayfa: [1]   Aşağı git
  Yazdır  
Gönderen Konu: Mekke'ye Giden Yol-Muhammed Esed  (Okunma Sayısı 105 defa)
0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.
Melâl
∂ανєтуσℓυ мσ∂
*


''O GÜN GELECEK BİLİYORUM!''

Puan: 208
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 3413
Üye ID: 4830

Nerden:


« : 16 Aralık 2011, 10:54:30 »



Mekke’ye Giden Yol (Muhammed ESED)

“Bir çukurda su hareket etmeden durursa, kokuşur, bataklığa döner; ama kımıldar ve akarsa arınır, berraklaşır.” (Yolun Başlangıcı-68)
 
 “Eski Ahid’in ve Talmud’un Rabbi ona ibadet edenlerin, ibadet kastıyla yaptıkları ritüellerle fazlasıyla törensel bir tanrı haline sokulmuştu.” (Yolun Başlangıcı–77)
 
 “Araplarda, farkında olmaksızın öteden beri arayıp durduğum şeyi; hayatın külli problemlerine yaklaşmaktaki duygusal aydınlığı, açıklığı ve sadeliği, deyim yerindeyse, duyarak yaşamanın üstün ferasetini, sağduyusunu bulmuştum.” (Rüzgarlar–133)
 
 “Kuran’ın yalnız manevi meselelerle değil de, hayatın görünüşte çok önemsiz, günlük ve dünyevi yanıyla da ilgilendiğini görmek, önceleri biraz ürkütmüştü beni, zamanla anlamaya başladım ki, eğer insan gerçekten ruh ve beden bütünlüğü içinde yaratılmış bir varlıksa –ki İslam öyle olduğunu söylüyordu- o zaman insan hayatının hiçbir yanı, dini alanın dışına düşecek kadar önemsiz olamaz.” (Sesler–170)
 
 ALLAH inancını yetirdikten sonra, manevi alanda kendine yeni bir oryantasyon (yöneliş) arayan bir toplumla karşı karşıyaydım. Fakat görünüşte bakılırsa, çok az sayıda Avrupalı bunun farkındaydı. Çoğunluk, bilinçli ya da bilinçsiz olarak aşağı yukarı şöyle düşünüyor gibiydi: “Mademki aklımız, bilimsel deney ve gözlemlerimiz, ince hesaplarımız bize insan hayatının kaynağı ve ölümden sonraki akıbeti konusunda belirli herhangi bir şey söylemiyor; o halde bütün enerjimizi maddi ve entelektüel gücümüzün geliştirilmesine harcamalı, bilimsel yöntemleri reddeden varsayımlar üzerine kurulu ahlaki ve törel kaziyelerin yolumuzu tıkamasına meydan vermemeliyiz. Batı toplumu, böylece; ALLAH’ı açıkça inkâr etmiş olmuyordu; ama pratik olarak entelektüel dünyasında bir yer de bırakmıyordu ona. (Ruh ve Ten -185)
 

 Her şeye rağmen, Vehhabiler yine de ayrı bir mezheb olarak ortaya çıkmamışlardır şüphesiz. Çünkü “mezheb” olgusu, bağlılarını, aynı temel ilkelere bağlı büyük kitleden belirgin bir biçimde bağımsız bir doktrinin varlığını gerekli kılar. Oysa Vehhabilik için böyle bir doktrin ayrılığı söz konusu değildir; tam tersine bu hareket orijinal İslam öğretisi çevresinde yüzyıllar boyunca gelişmiş, dal budak salmış bid’at ve hurafelerin giderilerek ilk kaynaklara bağlı Resul’ün tebligatına dayanan gerçek ve yalın tevhit anlayışının yeniden ortaya çıkarılmasını amaçlamıştır.(Ruh ve Ten–210)

 Bilimsel, teknolojik ilerlemeyi ALLAH’ın bir lütfu olarak ele almak yerine, gittikçe daha çok insan, ahmakçasına onun kendi içinde bir amaç olduğunu inanmaya başlıyor ve ona kul köle oluyor. (Deccal–383)

 Onların durumu bir ateş yakan insanın durumuna benzer ki, o ateş tam çevresini aydınlatacakken ALLAH onların aydınlıklarını giderir de, karanlıkta görünmez bir halde bırakır onları. Sağır, dilsiz ve kördürler; bu yüzden doğru yola dönmezler.

 Ve Batılılar, körlüğün verdiği bir küstahlıkla tutup, kendi medeniyetlerinin dünyaya ışığı ve mutluluğu getireceğine inanmaktadırlar… Onsekizinci ve ondokuzuncu yüzyıllar boyunca Hıristiyanlığın İncil’ini yaymaya çalıştılar bütün dünyaya; ama onların bu dinsel coşkuları öylesine buz tutmuş bir durumda ki, bugün artık dinin sadece yatıştırıcı bir fon müziğinden, “gerçek” hayat üzerinde hiçbir etkisi olmayan ve onun ancak kıyısında dolaşan bir esintiden başka bir şey olmadığını düşünmektedirler. (Deccal–385)

 Kuran’a göre ALLAH insanı körü körüne boyun eğeceği bir kulluğa çağırmıyor, onun aklına, müdrikesine hitab ediyordu. ALLAH insanı kaderiyle baş başa bırakmıyor, ona “şah damarından da yakında” bulunuyordu; inançla toplumsal davranış arasında herhangi bir yorum yapmıyor ve belki hepsinden önemlisi, tüm hayatın madde ve ruh arasındaki çatışmayla yüklü olduğu, aydınlığa giden yolun da ruhun tenin boyunduruğundan kurtarılması cehdiyle aşılabileceği şeklinde çileci bir varsayıma yer vermiyordu kelamında.(Deccal-392)

 
 …Peygamber (s.a.s) bu ilkeyi açıkça ortaya koymak için, sık sık tekrarlamıştır şu anlamdaki sözlerini; “kavim, kabile asabiyeti güden bizden değildir, kavim (ya da kabile) asabiyetiyle savaşan bizden değildir; kavim (ya da kabile) tutkusu uğruna ölen bizden değildir. ”     (Deccal–394)

 
Müslümanlar serinkanlılıklarını muhafaza eder de ilerlemeyi bir amaç değil, sadece bir araç olarak görürlerse, sadece kendi iç özgürlüklerini elde tutmakla kalmaz, belki yaşama sevincinin yitirilmiş tadını Batılı insana da aktarabilirler…(Yolun Sonu–451)


 Ey merhametlilerin merhametlisi! Bize sen merhamet etmezsen, başka kim edecek. (Yolun Sonu-458)

 İnsan kendi elleriyle ne kadar büyük bir güzellik ortaya koyarsa koysun, bunun ALLAH’ a layık olduğunu düşünmek bir kuruntudan ileri geçmez. (Yolun Sonu–472)

 
 yazar:  Muhammed ESED
 çevirmen:  Cahit KOYTAK
 yayınevi:  insan yayınları
Logged

فَفِرُّو إِلَى اللَّهِ

''SONUNDA BİR ESPRİ YAPACAĞIZ
ZULÜM GÜLMEKTEN ÖLECEK''
Sayfa: [1]   Yukarı git
  Yazdır  
 
Gitmek istediğiniz yer: