Abbas
∂ανєтуσℓυ мσ∂
Puan: 156
Çevrimdışı
Üye ID: 702
Nerden:
|
 |
« : 08 Kasım 2010, 14:34:57 » |
|
 |
|
 |
 |
Türkiye’de farklı kesimlerin kontrollerinde bulunan medya yapılanmaları genelde iki farklı alanda boy gösterir. Birincisi görsel ve yazılı medya, diğeri ise daha ziyade üzüm yemek yerine bağcı dövmeyi hedef alan internet medyası. 2010-11-08 11:45:00
Yazılı ve görsel medya, öne çıkardığı kurumsal kimlik veya “temsiliyet” refleksleriyle nisbeten “medeni” tavırlar takınırken internet medyasının kimi bileşenlerinin amacının medeni tavırları tetikçilik boyutuna vardırdığı, hatta bu yönüyle “medeni” boyuta malzeme taşıma telaşı yaşadığı gözlemlenmektedir.
İşte bunlardan bir tanesi de yeni sürecin “demokrat”, “özgürlükçü” ayaklarına yatan bir medya grubunun sanal ortama taşınmış “tetikçi” sitelerinden birisinde yayınlanan “Hizbullah Geri Dönüyor” başlıklı yazısıyla bir kez daha kendini ele verdi. Sitenin “Hizbullah’ın Güneydoğu Planı” başlığıyla verdiği köşe yazarının yazısının başlığı, "Hizbullah Geri Dönüyor" şeklindeydi. Yazılarında işlediği temalarla pekala Josef olarak kodlandırılabilecek yazar, bugüne kadar Ergenekon ve Jitem gibi karanlık yapılanmalar üzerinden sürdürdüğü Hizbullah meselesini bu sefer Tel Aviv merkezli kara propaganda ekseninde irdeleme ihtiyacı hissetmesi, belki de mensubu olduğu camianın Hizbullah meselesi üzerinden yeni bir kara propaganda stratejisi geliştirdiğinin işaretlerini de barındırıyordu.
Aslında yazının, içerik itibariyle Hizbullahı mı yoksa Tel Aviv merkezli yeni stratejinin öngörüsü doğrultusunda İran’ı mı hedef aldığını ayırt etmek oldukça güçtü. Belki de her ikisi hedef alınmıştı.
Yazıda “alandan” edinilen izlenimler dikkate değerdi:
“Alandan aldığım bilgiler birilerinin Hizbullahı yeni duruma ve şartlara göre tekrar yapılandırdığı, yeni stratejilerle sahneye sürdüğünü söylüyor bana…
Dün derin devletin kanlı maşası olan… Hizbullah, bu gün İran’ın destek ve örgütlemesiyle daha teknik yöntemleri kullanarak ve daha stratejik davranarak yeniden alana iniyor… Arkasında İran bulunan, Şia etkisinde bir Hizbullah, Sünni gelenekleri sağlam Kürtlerden ne kadar taraftar bulabilir tartışılabilir; ancak İran güdümünde bir Hizbullah’ın eskisinden çok daha tehlikeli olacağı muhakkaktır.
… Uzun vadede İran etkisinde bir Hizbullah (eğer tutarsa) PKK’dan daha tehlikeli olma potansiyelindedir… Eski hizbullah eli kanlı idi, tehlikeli idi; ama yenisi ülkemiz ve milletimiz adına, gelecek adına çok daha tehlikeli!
Hizbullah arkasına İran’ı almış olarak, İran’dan emir ve talimat alarak Güneydoğu’da hızla örgütleniyor, güçleniyor.
Benden söylemesi!...”( http://www.aktifhaber.com/hizbullah-geri-donuyor-7476yy.htm)
Türkiye’nin özelde İran ve Filistin, genelde İslam dünyasına yönelen dış politikası karşısında edilgen duruma düşen siyonist rejimin ABD’deki derin odaklarla beraber takındığı tutum ve hükümete karşı geliştirilen yıkıcı üslubun niteliği biliniyor. Periyodik aralıklarla özellikle İran bağlantılı kara propaganda haberlerinin dünya medyasına yansıması, İran üzerinden hükümeti geri adım atmayı ve siyonist rejimle bozulan ilişkileri yeniden eski tarz üzere yürütmeyi hedeflemektedir. İran’ın Ak Parti için referandum masraflarını karşıladığı ya da aylarca tartışılan “Eksen kayması” tartışmaları buna örnek verilebilir. Ancak üstlendiği versiyon itibariyle pekala Josef olarak kodlandırabileceğimiz şahsın yazısında İran’ın Hizbullahı desteklediği yönünde iddialar ileri sürmesi, farklı bir yöntem olarak İran’ın Türkiye’ye karşı psikolojik harekat yürüttüğü ve hatta içişlerine müdahale ettiği propagandasını gündeme taşıma gayretini içermektedir.
İyi de madem İran Türkiye’nin Güneydoğusunda “çok tehlikeli” işler yürütüyorsa Josef ve yandaşları neden bu işin daha yeni farkına vardılar. Aslında belli merkezlerde hazırlanan bu tür kara propagandaları daha iyi anlamak için içeriğinden ziyade zamanlamasına dikkat edilirse ihanet şebekelerinin gen haritasını daha iyi çözümlemek mümkün olacaktır. Hizbullah hedef alınsa da aslında asıl hedef İran’dı, hatta gelişen Türkiye – İran ilişkileriydi. Geçen hafta MGK’da son rütuşları yapılan Kırmızı Kitap’ta içerde olduğu gibi dışarıda da kapsamlı konsept değişikliklerine gidilmişti. Geleneksel düşman olarak algılanan İran, tehdit unsuru olmaktan çıkarılmış, geleneksel müttefik israil ise tehdit unsuru haline geldiği iddia edilmişti. Hatta bu bağlamda istihbarat paylaşımına da son verildiği haberleri yayılmıştı. israillilerin bu stratejiye karşı gecikmeyen tepkisini anlamak mümkündü, ancak Josef şahsında birilerinin verdiği tepkiyi anlamak…
Evet, ister kendileri açısından “maslahat”, ister mecburiyet, ister taşeronluk deyin ama mesele sadece zamanlama meselesiydi. Çünkü bunun başka örnekleri de vardı ve özellikle zamanlamada Josef faktörü nedense hep ön plana çıkıyordu.
Meselenin senaryoyu oynarken aslında zamanlama meselesi olduğunun elbette “iyi” örnekleri vardı. Mesela siyonist katillerin Mavi Marmara baskını sonrasında tüm dünyada yaşanan tartışmalar gibi Türkiye’de de israille ilişkilerin geleceği hayli tartışılmıştı. Hatta israil karşıtlığının Türkiye’ye pahalıya patlayacağı yönünde epeyce psikolojik harekatlar yürütülmüştü.
KENDİ YAZDI… İlginçtir ama korsan devlet temasına karşı geliştirilen “meşru otorite” argümanının kopardığı fırtına henüz dinmemişken ilk seferde “akil” sıfatıyla boy gösteren Josef, 04 Haziran 2010’da kaleme aldığı “İsrail Radikal Grupları Harekete Geçirebilir!” başlıklı yazısında kendince “uyarı” nitelikli şu senaryoyu yazıyordu:
“Hükümetin, İsrail ve ABD’deki dostlarını rahatsız eden açılımları, tam teslimiyetçi bir durumdan nispeten inisiyatif alan politikalara geçmesi, “eksen kayması”, “Türkiye batıdan kopuyor!” gibi söylemlere neden oldu. Son olaydan sonra İsrail-ABD ve içerideki dostları bu söylemleri iyice köpürteceklerdir. Hükümeti, başbakanı; “radikal terör guruplarına destek veren”, “İslamcı politikalar izleyen”, “neo-Osmanlıcılık yapan”, “İran’a arka çıkan”, “Yahudi karşıtlığını besleyen!”, “İslamcı köklerine dönüş arayan” vs vs ithamlarla suçlamaya çalışacaklardır. Söylemlerle yetinmeyecekler, suçlamaların tutması ve hükümetin, Türkiye’nin zora girmesi için tezlerini ispat ve teyit eden olaylar, vakalar kurgulayacaklardır.
NELER YAPABİLİRLER? Hizbullah, İBDA-C gibi kendi güdümlerinde olan silahlı, şiddet kullanan örgütleri harekete geçirerek, İsrail hedeflerine veya musevi vatandaşlara saldırılar yaptırırlar ve Türkiye’yi dünyada zora sokarlar… ve bunlarla Türkiyeyi zora sokacak PH uygularlar…
israil’in Türkiye ile ve Türk insanı ile doğrudan savaşmaya, vuruşmaya ihtiyacı yok. İçeride kullanabileceği çok miktarda örgüt, derin organizasyon ve maşa var. Bunları kullanacak ve kendisini unutulmaya bırakacaktır.” (http://www.aktifhaber.com/israil-radikal-guruplari-harekete-gecirebilir-7240yy.htm)
…KENDİ OYNADI! İlginçtir ama Josef’in “israil ve ABD’nin köpürtecek” dediği söylemlerin hepsi kısa süre sonra birer birer tecelli etti. Özellikle İran bağlantılı Josef’in “uyarı” öngörüleri, hala bile Türk-Amerikan ilişkilerinde en ciddi sorun olarak durmaya devam ediyor. Aslında bu “tespitleriyle” Josef’in hiç de kahin olmadığı, hatta iyi bir analizci olmak yerine yine basite kaçarak “Alan”daki kaynaklardan birebir beslendiği gerçeği tez zamanda ortaya çıkacaktı. “Uyarı” senaryosunu yazalı daha bir ay geçmemişti ki 01 Temmuz 2010 tarihli bir yazı kaleme alan Josef, bir ay önce çizdiği senaryoya uygun aktör bulamamış olacak ki kendisi artistliğe soyunmak zorunda kalıyordu.
“Türkiye İran İlişkileri Ve AKP’deki İrani Damar” başlıklı yazı ne Yedioth Ahronot gazetesinde yayınlanmıştı, ne de yazarı Rafael Sadi idi. Yine aynı site ve yazarı yine Josef’in ta kendisiydi. Zamanlama yine ilgi çekiciydi. “Eksen kayması”, “İran’a arka çıktığı”, “Radikal İslamı beslediği”, “İslamcı köklere geri dönüldüğü” vs söylemleriyle tamamen Josef’in öngörüleri doğrultusunda hükümete yönelen ağır eleştirilerin sürdüğü günlerdi. İşte o günlerdeki yazısında Josef bakın yazdıklarıyla kimlere taş çıkartıyordu:
“1979 İran ihtilali sonrası bütün İslam dünyasında olduğu gibi, Türkiye’de de bir süre İran rüzgarı esti… Yoğun İran rüzgarının estiği 1980’li yıllarda, bu gün AKP içinde bulunan pek çok İslamcı genç de İran etkisine maruz kaldı; İrani dergiler-kitaplar okuyarak zihin dünyasını şekillendirdi…
Batı, sözde İran’a karşıdır; ama her yerde çok hızlı bir şekilde Şia etkinliğini ve hakimiyetini artırmaktadır. Batı, ABD “mücadele ediyor gibi” görünerek; Irakta, Afganistanda, Sudanda, Pakistanda, Yemende Şia ve İran etkinliğini artırmakta, İslam dünyasında Şii bir eksen oluşturmaktadır… Bunun bir örneği, 2006 yılında İran’ın Lübnan’daki kolu Hizbullah’la İsrail çatışmasında görüldü. Hizbullah batı medyasında, hatta bizim güdümlü medyada öyle bir sunuldu, öyle bir kahramanlaştırıldı ki, olayların arkasını okuyamayan her Müslüman’da Hizbullah’a ve dolayısıyla İran’a sempati oluştu… Libya’daki konferansta Arap ülkeleri İran ve Şia tehdidine karşı Erdoğan’dan yardım istemişlerdir; Erdoğan, sanırım eski radikal eğilimlerinin etkisinde kalarak bu tehlikeye kulak tıkamıştır…
Bu gün bu politika ince ince işlenmektedir. Batı, tarihin hemen her döneminde gönülleri fethederek; mutasavvıflar, Alperenler, Erenler üzerinden batıya doğru ilerleyen Anadolu İslamına İran’ı musallat etmiş, kendi aleyhlerine yürüyüşleri Şia üzerinden durdurmuşlardır… İran, bu gün Türkiye dahil, İslam coğrafyasında bir “Şiileştirme” hareketi içindedir… İran’la Türkiye’nin İslam anlayışı, din algısı ve İslamın hayata yansıması çok farklıdır… Bu günkü AKP’lilerin pekçoğu ve o dönemdeki Milli Gençlik Vakfı’ndan yetişenler, MSP çizgisinde olanlar sistemi ele geçirmeyi, rejimi değiştirmeyi, direnişi, cihadı vs.; yani dışa dönük özellikleri öne çıkaran hareketlerdi. Geleneksel tarikatler ve cematler hariç o dönemde diğer İslamcı akımlar İran rüzgarına kapılmışlardı. Bu günkü AKP’lilerden defalarca İran’a girip çıkan, tasavvufu İslama zararlı ve pasif gören epeyce kimse vardır… Türkiye ve Sünni dünya aleyhine yayılmacı politikalarına rağmen AKP’nin İran’a bu kadar yakın durması, destek olması sanırım eski radikal, İrani damarlarından kaynaklanıyor.
Hükümet takiyyeyi kurumsallaştırmış İran’a, Türkiye’nin menfeatlerine rağmen ve “kraldan fazla kralcı” denecek kadar sahip çıkmaktadır. Bu gün AKP içinde doğrudan İran güdümünde diyebileceğimiz kimseler, bakanlar vardır. Yakın zamana kadar 20 küsür defa İran’a gitmiş bir adam çok önemli bir bakanlığa nezaret etmektedir. Son zamanlarda çok stratejik bir kurumun başına getirilen zat, bu bakanın en has adamıdır ve ciddi İran’i bağlara sahiptir.
Hükümet İran’la ilişkilerde yanlışlar yapıyor ve dünyadaki bazı gelişmeleri sağlıklı okuyamıyor. Sanırım gençliklerinde kazandıkları “radikal”, “cihadist” formasyon bazı yetkililerin dış politika perspektifini etkiliyor….(http://www.aktifhaber.com/turkiye-iran-iliskileri-ve-akpdeki-irani-damar-7327yy.htm)
Yazının son paragrafında yer alan “Son zamanlarda çok stratejik bir kurumun başına getirilen zat” cümlesine dikkat ediniz. MİT Müsteşarlığına atanan Hakan Fidan için sarfedilen bu söz ile israil savaş bakanı Ehud Barak’ın yine Hakan Fidan için söylediği, “İran’ın dostudur, gizli sırlarımızı İran’a vermesinden endişe ediyoruz” sözünü karşılaştırınız.
Kim kimden yana sahte görüntü çizerken gerçekte kimlerin safında yer almaktadır? israil çıkarlarıyla yeri geldiğinde saf tutan malum medyadaki bu ve benzeri kalemşörlerin tavrı ferdi midir? Yoksa kurumsal tavrın kritik zamanlarda belli ağızlardan dışa vurma zorunluluğunun sonucu mudur?
Son yazının gelişen Sivil Toplum aktivitelerinden hareketle “Hizbullahın Geri Dönüşü” şeklinde ele alınması ve İran faktörünün ısrarla öne çıkarılmasında siyonizme duyulan minnettarlık ya da ödenmesi gereken bir diyet borcunun ilgisi/ilişkisi var mıdır?
Hüseyin Sağlam / Analiz Doğruhaber
|
|
 |
|
 |
|