Sayfa: [1]   Aşağı git
  Yazdır  
Gönderen Konu: İttiad-ı İslam (İslam Birliği)  (Okunma Sayısı 119 defa)
0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.
Yahya Abbas Müsavi
уαя∂ıм¢ı уöиєтι¢ι
*



Puan: 281
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 12926
Üye ID: 30

Nerden:


« : 01 Ekim 2011, 17:03:01 »

İttiad-ı İslam (İslam Birliği)



Dünya Müslümanlarının çektiklerine dur demek için tek çare ve "açılım"01 Ekim 2011 Cumartesi 10:45:00
 
Müslümanın idealinde olması gereken fikir; İslâm Birliği’dir. Risale-i Nur Külliyatında İslâm Birliği için, "farz-ı ayn" denmiştir.


Bu hakikat Risale-i Nurlarda şöyle ifade edilir.

“Bu zamanın en büyük farz vazifesi İtti­had-ı İslâmdır.”

“Azametli bahtsız bir kıt’anın, şanlı tali’siz bir devletin, de­ğerli sahibsiz bir kavmin reçetesi; İttihad-ı İslâmdır.”

Orjinal tabiriyle İttihad-ı İslâm yani İslâm Birliği düşüncesi ve fikriyatı, müslüman ilim ve siyaset adamlarının üzerinde çok düşün­dükleri ve gerçekleşmesi için çok gayret ettikleri bir mef­kuredir. İslâm mütefekkirleri, maddî ve manevî olarak gerilediğini müşahede ettikleri İslâm Dünyasının kurtuluşunu, İslâm Birliğinin gerçek olarak tahakkukunda görmüşlerdir.

Bilhassa 19. asrın ortalarında ve 20. asrın başlarında bu fikir, bazı Müslüman ilim, fikir ve siyaset adamını hareketlendirmiş ve bu hususta bir çok eserler yazmışlar ve çalışmalar yapmışlardır. Fakat zemin ve zaman yaver gitmemiş, Avrupa kökenli ideolojiler ve Avrupa meftunu liderler, İslâm Dünyası’nın daha da dağılmasını sebep olmuşlardır.

İslâm Birliğinin tahakkuku için, Üstad Bediüzzaman Said Nursi Hazretleri çok gayret göstermiş­tir. Bu düşüncesini İstanbul`a ilk geldiği 1907 yılından sonra, çeşitli vesile­lerle ortaya koymuş ve tahakkuku için gerekli şartları sıralamış, İttihad-ı İslâmın tarifini yapmıştır.

Üç devirde yaşamış olan Bediüzzaman Hazretleri, iman hakikatlerinden sonra devamlı İslâm Birliği fikrini savunmuş ve Müslümanların kurtuluşu­nunbu bir­liğin gerçekleşmesinde olduğunu ifade etmiştir.

Bediüzzaman Hazretleri, evvela: Yirmibeş sene (1925-1950) süren en dehşetli zulüm devrinin sonlarına doğru, önce iktidarı elinde tutan Halk Partisi idarecilerini ikaz et­miştir. İslâm Dünyası’nın eskideki muhabbet ve kardeşliğini ka­zanmak için yönlerini İslâm Dünyası’na çevirmele­rini tavsiye etmiştir. Bu ikazları duymayan o zihniyet, o zamanki anlayışıyla birlikte tari­hin karanlık sayfalarına gömülüp gitmiş ve o itibarı kaçırmıştır.

Daha sonra: Ehven-üş şer olarak telakki olunan Demokratlar devri gelmiş ve Üstad Bediüzzaman Said Nursi Hazretleri dine ve dindarlara bir derece yakın gördüğü bir kısım “Dindar Demokrat” idarecilere İslam Birliği fikrini çok daha fazlasıyla anlatmıştır. Hattâ, İslâm Birliğinin teşekkülü hususunda geniş bilgiler vermiştir.

Buna mukabil bazı Demokrat devlet adamları (Menderes gibi), Hazret-i Üstad’ın bu tavsiyelerini nazara almış ve bazı te­şebbüslerde bulunmuşlardır. CENTO gibi bazı kuruluşuları İslâm ülkeleriyle birlikte kurmuşlardır. Bediüzzaman Hazretleri bu faali­yetleri İslâm Birliğinin büyük bayramının bir başlangıcı olarak kabul etmiştir. Fakat maalesef Demokratların başına gelen malum baskılar ve sonra 27 Mayıs ihtilalinden dolayı onlar da bu Birli­ğin tam tahakkukuna muvaffak olamamışlardır.

Beynelmilel şer akımların, dönmelerin ve gizli dinsizlerin en büyük korkusu olan İttihad-ı İslâm fikriyatı, Müslümanlar tarafın­dan devamlı canlı tutulmalı ve basın ve yayın organla­rında neşriyat yapılmalıdır. Şu zamandaki menfi gibi olan hal-i âlem nazara alınma­malıdır. Nasıl ki bazı kimseler, kendi menfi ideoloji­lerinin "ebediyyen var olacağı"nı telkin ediyorlar, Müslümanlar bilhassa daha kuvvetle hakiki olarak İslâm Birliğinin gerçekleşeceğine bin kat daha fazla inanmalı ve İslâm Kardeşliğine çalışmalıdır.

Osmanlı Sultanı Yavuz Sultan Selim Han, büyük İslam Birliğinin siyasi olarak ilk kurucusu olmuştur. Evvela doğuya sefere çıkmış, İran Devletiyle birliği sağlamış, yine orada bütün Kürtlerin Osmanlıya desteğini kazanmıştır. Daha sonra Irak, Suriye ve bütün Hicaz bölgesini İslam Birliğine dahil etmiştir. Son olarak da Mısır’da bulunan Halifeliği ve Mısır’ı da bu birliğe dahil etmek için oraya yönelmiş ve bunu sağladıktan sonra İstanbul’a dönmüştür. İşte bu faaliyeti Bediüzzaman Hazretleri şöyle ifade eder:

“Sultan Selim’e biat etmişim. Onun itti­had-ı İslâmdaki fikrini kabul ettim. Zira o, vilâyat‑ı şarkiyeyi ikaz etti. Onlar da ona bîat ettiler. Şim­diki şarklılar, o zamanki şarklılardır. Bu meselede seleflerim, Şeyh Cemaleddîn-i Efganî, allâme­ler­den Mısır müftüsü merhum Muhammed Abduh, müfrit âlim­lerden Ali Suâvi, Hoca Tahsin ve itti­had-ı İslâmı hedef tutan Namık Kemal ve Sultan Selim’dir ki, demiş:
İhtilâf u tefrika endişesi

Kûşe-i kabrimde hattâ bîkarar eyler beni.

İttihadken savlet-i a’dâyı def’e çaremiz,

İttihad etmezse millet, dağ-dar eyler beni.

Yavuz Sultan Selim”

(Divanı-ı Harb-i Örfi sh: 19)

Yani bugünkü dil ile: Müslümanların kendi birliklerini sağlayamamaları, kabrimin köşesinde beni rahatsız eder. Düşmanların saldırılarını def etmek için birleşmemiz tek çare iken.. Eğer İslam Milleti birleşmezse, benim yüreğim yanar, kızgın demirlerle dağlanır.

İşte müslüman devlet adamının davası, derdi budur. Son devir İslam münevverleri de bu birlik için adeta çırpınmışlardır.

İslâm Birliğinin gerçekleşmesi için bazı şartlar vardır. Risale-i Nur Külliyatının bir çok yerlerindeki izahlardan bir kısmı şöyledir:

a) İslâm Birliğinin gerçekleşmesi için bi­rinci şart:

İslâm Milliyetini esas almaktır.

Bediüzzaman Hazretleri der ki :

“Hakikî milliyetimizin esası, ruhu ise İslâmiyet`tir. Ve hilafet-i Osmaniye ve Türk Ordusunun o milliyete bayraktarlığı itibariyle, o İslâmiyet milliyetinin sa­defi ve kal`ası hükmünde Arab ve Türk hakikî iki kardeş, o kal`a-i kudsi­yenin nöbettarlarıdırlar.” (Hutbe-i Şamiye sh: 54)

b) İttihad-ı İslâm’ın tahakkuku için gerekli şart­lardan ikincisi:

Hakiki ve faziletli Şûrâ-yı Şer’î’dir.

İslâm âlemindeki hakiki alimler ve mürşidlerin be­raberliğinde yapılacak Şeriata uygun meşveret, merci olur. İttihad-ı İslâmın faaliyet ve teşekkülünün kaidele­rini tesbit eder. Kur’an kanunları etrafında birleşen İslâm devletleri, İslâm Cumhuriyetler Birliğini meydana getirirler.

Bediüzzaman Said Nursi Hezretleri Şûrâ`nın lü­zu­munu belirtirken şöyle der:

“Müslümanların hayat-ı içtima­iye-i İslâmiyedeki sa­adetlerinin anahtarı, meşve­ret‑i şer’iyedir.

وَأَمْرُهُمْ شُورَى بَيْنَهُمْ

(*) âyet-i kerimesi, şûrâyı esas olarak em­rediyor…

En bü­yük kıt’a olan Asya’nın en geri kalmasının bir se­bebi, o şûrâ-yı hakikiyeyi yapmamasıdır.” (Hutbe-i Şamiye sh: 60) * Şûrâ Sûresi, 42: 38.

c) İttihad-ı İslâm’ın tahakkuku için gerekli şart­lardan üçüncüsü ise şudur ki:

Dinî cemaatler ve din hizmeti yapan meslekler dinde zaruret ve esasat deni­len Kur’an ve Sünnetteki açık hükümlerde bağlayıcı davranmalı tefer­ruat me­selelerde münakaşa çıkarmamalıdır.

Üstad Hazretleri bu hakikatı şöyle ifade eder:

“S – Âlem-i İslâmdaki ihtilâfı tâdil edecek çare nedir?

C – Evvelâ: Müttefekun aleyh olan makasıd-ı âli­yeye nazar etmektir.

Çünkü;

● ALLAH’ımız bir,

● Pey­gamberimiz bir,

● Kur’ân’ımız bir…

● Zaruriyat-ı dini­yede umu­mumuz mütte­fik…

Zaruriyat-ı diniye­den başka olan teferruat veya tarz-ı telâkki veya tarik-i tefehhümdeki tefavüt, bu ittihad ve vahdeti sarsamaz, râcih de gelemez.

El-hubbu fillah düs­tur tutulsa, aşk-ı hakikat ha­rekâtımızda hâkim ol­sa—ki zaman dahi pek çok yardım ediyor—o ihti­lâfat sahih bir mecrâya sevk edilebilir.” (Sünuhat Tuluat İşarat sh: 83)

Bir başka ifadede de şöyle der:

“Muhabbet-i din saikasıyla teşekkül eden ce­maat­lerin iki şartla umumunu tebrik ve onlarla ittihad ederiz.

Birinci şart: Hürriyet-i şer’iyeyi ve âsâyişi muha­faza etmektir.

İkinci şart: Muhabbet üzerinde hareket etmek, başka cemi­yete leke sürmekle kendisine kıymet vermeye çalışma­mak; birinde hatâ bulunsa, müf­ti‑i ümmet olan cemiyet-i ule­mâya havale etmek­tir…

Ey dinî cemiyetler! Maksadımız, dinî cemaatlar mak­satta ittihad etmelidirler. Mesalikte ve meş­replerde ittihad mümkün olmadığı gibi, caiz de değildir. Zira taklit yo­lunu açar ve “Neme lâzım, başkası düşünsün” sözünü de söylettirir.” (Hutbe-i Şamiye sh: 98)

İslâm Birliğine mukaddeme teşkil eden CENTO’nun kuruluşunu sevinçle karşılayan Bediüzzaman Hazretleri, İslâm Birliğinin ehem­miyetini şöyle ifade eder:

“Reis-i Cumhura ve Başvekile,

..Size iki hakikati beyan ediyorum:

Evvelâ: Sizlerin Pakistan ve Irak’la gayet muvaf­fa­ki­yetkârâne ittifakını, bu millete kemâl‑i sami­miyetle, sürûr ve ferah ile kazanmanızı bütün ruh‑u canımızla tebrik ediyo­ruz. Bu ittifakınızı, in­şaallah 400 milyon İslâmın sulh-u umumi­yesine ve selâmet‑i âmmenin teminine kat’î bir mu­kad­deme olarak ru­humda hissettim. Ve namaz tesbi­hatındaki kuvvetli bir ihtar ile bunu size yazmaya mecbur kaldım.

… Sizin bu defaki Irak ve Pakistan’la pek kıymettar itti­fa­kınız, inşaallah bu tehlikeli ırkçılığın zararını def edecek ve dört beş milyon ırkçıların yerine, dörtyüz milyon kardeş Müslümanları ve sekizyüz milyon sulh ve müsalemet-i umumi­yeye şiddetle muhtaç Hıristiyan ve sâir dinler sahiplerinin dost­luklarını bu vatan milletine kazandırmaya tam bir vesile ola­cağına ruhuma kanaat geldiğinden, size beyan ediyo­rum.” (Emirdağ Lâhikası-ll sh: 222)

Dine hürmetkar Demokratların desteklenmesi ve buna mukabil Demokratların da dindarlaşması ve İslâm dünyasına yö­nelmesi gerektiğini beyan eden mektub, dikkatle ve samimi olarak okunsa çok mese­leler halle­dilmiş olacaktır.

İSTİKBALDE İSLÂM BİRLİĞİ

a) Bediüzzaman Hazretleri İslam Dünyasının gele­ceği için Cemahir-i Müttefika-i İslâmiye yani İslâm Cumhuriyetler Birliği yani İttihad-ı İslâm müj­desi vermek­tedir.

“Aziz, sıddık kardeşlerim,

Ruh u canımızla mübarek bayramınızı tebrik ediyoruz. İnşaallah, âlem-i İslâmın da büyük bir bayramına yetişirsiniz. Cemahir-i Müttefika-i İs­lâmiyenin kudsî kanun-u esa­siyelerinin menbaı olan Kur’ân-ı Hakîm, istikbale tam hâkim olup beşeriyete tam bir bayramı getireceğine çok ema­re­ler var.” (Emirdağ Lâhikası-ll sh: 76)

İSLÂM BİRLİĞİ’NDE RİSALE-İ NUR`UN ROLÜ

Risale-i Nur’un bu memlekete kazandırdığı en ehem­miyetli iki fayda:

“Risale-i Nur, bu mübarek vatanın mânevî bir ha­lâs­kârı olmak cihetiyle, şimdi iki dehşetli mânevî belâyı def et­mek için matbuat âlemiyle tezahüre başlamak, ders ver­mek zamanı geldi ve­ya gelecek gibidir zannederim.

O dehşetli belâdan birisi: Hıristiyan dinini mağlûp eden ve anarşiliği yetiştiren şimalde çıkan dehşetli dinsizlik ce­reyanı, bu vatanı mânevî isti­lâsına karşı Risalei’n-Nur, sedd-i Zülkarneyn gibi bir sedd-i Kur’ânî vazifesini görebi­lir ve âlem-i İs­lâmın bu mübarek vatanın ahalisine karşı pek şiddetli itiraz ve ithamlarını izale etmek için mat­buat lisanıyla konuşmak lâzım gelmiş diye kal­bime ihtar edildi.

Ben dünyanın halini bilmiyorum. Fakat;

● Avrupa’­da isti­lâkâ­râne hükmeden ve edyan-ı semaviyeye dayanmayan deh­şetli cere­yanın istilâsına karşı Risale-i Nur hakikatleri bir kale olduğu gibi…

● Âlem-i İslâmın ve Asya kıt’asının hal-i hazırdaki itiraz ve ithamını izale ve eskideki mu­habbet ve uhuvve­tini iade etmeye vesile olan bir mucize-i Kur’âniyedir.

Bu memleketin vatanperver si­yasî­leri çabuk ak­lını başına alıp Risale-i Nur’u tab ederek resmî neşretmeleri lâzımdır ki, bu iki be­lâya karşı siper ol­sun.” (Emirdağ Lâhikası-l sh: 102)

Risale-i Nurların yabancı dillere çevrilmesi ve dış memleketlere neşri, en evvel İslam memleketleri olmalıdır. Türkiyede de resmi yoldan neşredilmelidir ki, İslam aleminin teveccühü buraya çevrilsin.

SEYYİDLER CEMAATİNİN, İSLÂM BİRLİĞİNDEKİ VAZİFESİ

Ahirzamanın manevi karanlığında ümmetin imdadına geleceği müjdelenen Mehdi’nin hizmetleri içinde İslam Birliğinin gerçekleşmesi de vardır. Bediüzzaman Hazretleri şöyle der:

“Mehdi-i Âl-i Resul`ün temsil ettiği kudsî cemaatinin şahs-ı manevîsinin üç vazifesi var. Eğer çabuk kıyamet kopmazsa ve beşer bütün bütün yoldan çıkmazsa, o vazifeleri onun cem`iyeti ve seyyidler cemaati yapacağını rahmet-i İlahiyeden bekliyoruz.” (Emirdağ Lahikası-l sh: 266)

Mehdinin bu vazifesinin sadece kendi talebeleriyle değil, geniş bir katılımla yapılacağı ifade edilir. Peygamberimiz (A.S.M.) buyurur ki:

“Size iki şey bırakıyorum. Onlara temessük etseniz, necat bulursunuz.

Biri: Kitabullah.

Biri: Âl-i Beytim."

Çünki Sünnet-i Seniyenin menbaı ve muhafızı ve her cihetle iltizam etmesiyle mükellef olan Âl-i Beyttir.

İşte bu sırra binaendir ki; Kitab ve Sünnete ittiba ünvanıyla bu hakikat-ı hadîsiye bildirilmiştir. Demek Âl-i Beytten, vazife-i risaletçe muradı: Sünnet-i Seniyesidir. Sünnet-i Seniyeye ittibaı terkeden, hakikî Âl-i Beytten olmadığı gibi, Âl-i Beyte hakikî dost da olamaz.” (Lem’alar sh: 21)

SONSÖZ

İslâm Birliği ile alâkalı Risale-i Nur Külliyatında daha bir çok ba­hisler vardır. Biz burada sadece birkaç misaller verdik. Bunlar da gösteriyor ki, Üstad Bediüzzaman Hazretleri, talebelerine ve Nurlardan istifade eden herkese İttihad-ı İslâmı gösteriyor. Müslümanların İslâm Birliği için çalışmalarını ve gayret göster­melerini istiyor. Burada bir defa daha tekrar ediyoruz “Bu za­manın en büyük farz vazifesi ittihad-ı İslâmdır.” (Hutbe-i Şamiye sh: 90)

ittihad.com.tr
Logged

Görüyorum ki; evleriniz Rum Kayzeri'nin evlerine, lükse hayranlığınız Kisra'nın tutumuna, servet peşinde koşmanız, Karun'un anlayışına, saltanatınız Firavun saltanatına, nefsleriniz Ebu Cehil nefsine, gururunuz Ebrehe'nin gururuna, yaşayışınız sefillerin yaşayışına benziyor. ALLAH için söyleyin bana, MUHAMMEDi'den olanlar nerede?[/co
EBU CENDEL AMEDİ
üѕтα∂
*****


Puan: 66
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 2328
Üye ID: 5033

Nerden:


« Yanıtla #1 : 01 Ekim 2011, 20:27:11 »

adnan oktarın başını çektiği proje müslümanlar arasında gerçek islam i yönetim olan hilafete yönelişleri baltalamömk için savunulan bir projedir adnan oktara kimlerin destek bverdiğini sanırım anlatmama gerek yok  islamın askeri ictimai ukubat iktisadi yönetimleri vardır ve bu  öyle itti had i falan farazi söylemlerle gereçekleşmez.
İSLÀM DEVLETİ'NİN YENİDEN KURULMASI BÜTÜN MÜSLÜMANLARA FAZDIR

İslâm Devleti'nin teşkilatı şu sekiz temel unsur üzerine kuruludur:

1- Halife

2- Tevfiz Muavini

3- Tenfiz Muavini

4- Valiler

5- Kadılar

6- İdarî Organlar

7- Cihad Emiri

8- Ümmet Meclisi

Devlet, bu sekiz unsuru tamamlarsa teşkilatını tamamlamış olur. Unsurlardan birisi eksikse teşkilatında eksiklik var demektir. Fakat halife varsa ve diğer unsarlardan herhangi birisi eksikse devlet yine de İslâm Devleti olma özelliğini korur. Çünkü halife İslâm Devleti'nde esastır.

İslâm Devleti'nde yönetim kaideleri dörttür. Bunlar:

1- Bütün müslümanlar için tek bir halifenin nasbedilmesi.

2- Sultanın/otoritenin ümmete ait olması.

3- Hakimiyetin Şeriat'a ait olması.

4- Şerî hükümleri benimseyip kanun haline getirmenin halifeye ait olması.

Bu kaidelerden herhangi birisi eksikse yönetim gayri İslâmî olur. Devletin, İslâm Devleti olabilmesi için bu dört kaidenin tamamlanmış olması şarttır.

İslâm Devleti'nde esas olan halifedir. Onun dışında olanlar ya onun yardımcısıdır/naibidir ya da danışmanıdır/ müşteşarıdır. Çünkü İslâm Devleti, İslâm'ı uygulayan halifedir.

Halifelik veya imamlık müslümanlar üzerine genel tasarruf hakkıdır. Fakat halifelik veya imamlık akaidden değil şerî hükümlerdendir. Çünkü bu konu kulların fiilleriyle ilgili bir daldır.

Halifeyi nasb etmek müslümanlara farzdır. Müslümanlar için iki geceyi bir halifeye biat etmeden geçirmeleri caiz değildir. Şayet müslümanlar üç gün halifesiz kalırlarsa, bir halife nasb edesiye kadar hepsi günahkâr olurlar. Müslümanlar tüm gayretlerini bu uğurda sarfetmedikçe bu günahtan kurtulamazlar.

Halifenin nasb edilmesinin farziyeti Kitab, Sünnet ve İcmaı sahabe ile sabittir. Kitab’taki delile gelince: Allahu Teâla Rasulü’ne; müslümanlar arasında ALLAH’ın indirdiği ile hükmetmesini/yönetmesini kesin bir emirle emretmiştir:

“Onların aralarında ALLAH’ın indirdiği ile hükmet/yönet ve sana gelen gerçeği bırakıp da onların arzularına uyma.” (Maide 48)

“Onların aralarında ALLAH’ın indirdiği ile hükmet/yönet ve onların arzularına uyma. ALLAH’ın sana indirdiği hükümlerin bir kısmından seni saptırmalarına dikkat et.” (Maide 49)

Rasul’e hitap, onu tahsis edecek bir delil gelmedikçe ümmetine hitaptır. Burada öyle bir şekil varid olmuş değildir. Bu hitap müslümanlardan yönetimi ikame etmeyi istemektedir. Halifenin ikamesi yönetim ve otoritenin ikamesi demektir.

Sünnet'e gelince; Resul (sas) şöyle buyurdu:

"Asrının imamını tanımadan ölen kimse cahiliyye ölümü üzere ölmüş olur."

İbni Hanbel ve Taberani'de şöyle bir hadis geçiyor:

"Boynunda biat olmaksızın ölen kimse cahiliyye ölümü üzerine ölmüş olur."(Ahmed b. Hanbel, Müs. Mekkiyyin, 15141)

Bu hadis Muaviye hadisinden tahric edilmiştir. Müslim'in sahihinde de İbni Ömer'den şu rivayet mevcuttur: "Resulullah (sas) şöyle derken işittim:"

"Kim ALLAH'a itaatten el çekerse, Kıyamet Günü ALLAH ile hüccetsiz karşılaşır. Ve kim boynunda bir biat olmaksızın ölürse cahiliyye ölümü ile ölmüş olur." (Müslim, K. İmarat, 3441)

Hişam b. Arva Ebu Salih'ten, o da Ebu Hureyre'den Resulullah (sas)'in şöyle dediğini rivayet etti:

"Benden sonra bir takım valiler yönetecek. Sizi takvalı valiler takvalarıyla, facir olanlar da facirlikleriyle yönetecek. Onları Hakka muvafık olan hususlarda dinleyin ve itaat edin. Onlar iyilik yaparlarsa bu size dokunur. kötülük yaparlarsa size ve kendilerine dokunur."

Sahabelerin icmaına gelince; sahabeler, Resulullah (sas)'in vefatından sonra en önemli iş olarak halifenin nasbını gördüler. Buhari ve Müslim'in sahihlerinde Said oğulları Sakifesi hadisesi rivayeti geçmektedir. Keza her halife öldükten sonra onun yerine hemen bir halife nasb ediliyordu. Halifenin nasbının farziyeti hakkındaki sahabelerin icmaı tevatür yoluyla nakledilmiştir. Hatta sahabeler buna farzların en önemlisi olarak itibar ettiler. Bu sebeble halifenin nasbının delili katîdir. Hiç bir zaman ümmetin halifesiz kalamıyacağı hususundaki sahabelerin icmaı da bize tevatür yoluyla nakledildi. Bundan dolayı bir halife veya imamın nasb edilmesi ümmete farzdır. Resulullah (sas)'in vefatından Kıyamet Günü'ne kadar tüm ümmet bununla muhataptır.

Sahabenin, Resulullah (sas)'in defnini geciktirip bir halifeyi nasb etmekle uğraşması işin ehemmiyet ve zorunluluğunu açık olarak ortaya koyar. Zira onlar, devletin başı için bir halifeye biat etmeden Resul (sas)'i defnetmediler. Aynı zamanda Ömer (ra) bıçaklanıp öleceği anlaşılınca, sahabenin halifeyi nasb etme hususundaki icmaı tekerrür etti. Müslümanlar Ömer (ra)'dan bir halife tavsiye etmesini istediler, fakat o reddetti. Müslümanlar ısrar edince de altı kişiyi aday gösterip bunlardan birisinin seçilmesini istedi. Ömer (ra) bununla yetinmeyip, bu işin yapılması için nihai bir zaman sınırlandırdı. Bu zaman üç gündür. Bu süreden sonra birisi üzerine ittifak edilmezse muhalif olanın öldürülmesini tavsiye etti. Bu kişilerin şura ehlinden ve büyük sahabelerden olmasına rağmen muhalif olanın öldürülmesi vazifesini bir gurub müslümana verdi. Bu adaylar Ali, Osman, Abdurrahman b. Avf, Zübeyr b. Avvam, Talha b. Ubeydullah, Sa'd b. Ebi Vakkas idiler. Bu adaylardan birinin halife seçilmesi üzerine ittifakı kabul etmeyenin öldürülmesi gereği tek bir halifenin nasb edilmesi zorunluluğuna delâlet eder.

Şu var ki, bir çok şerî farzın yerine getirilmesi halifenin varlığına bağlıdır. İslâm hükümlerini yürürlüğe koymak, hadleri uygulamak, müslümanları ve İslâm memleketlerini korumak, ordu hazırlamak, insanlar arasındaki çekişmeleri kaldırmak, emniyeti korumak ve buna benzer ümmetle ilgili hususlar ancak halifenin varlığıyla mümkündür. Bundan dolayıdır ki, halifenin nasbı farzdır.

Müslümanların halife olmak için aday olması ve buna talip bulunması ve bu hususta yarışmaları mekruh değildir. Zira sahabeler, Said oğulları sakifesinde halife olmak için çekiştiler. Ömer (ra)'ın tayin ettiği şura ehli de çekiştiler. Hiçbir sahabe buna itiraz etmedi. Tersine sahabenin, halife olma hususunda çekişmenin caiz olduğu hususunda icmaı vardır.

Bütün müslümanlar için yalnız tek bir halife olabilir. Birden fazla olamaz. Çünkü Resulullah (sas) şöyle buyurdu:

"İki halifeye biat edilirse ikincisini öldürün." (Müslim, K. İmarat, 3444)

Bu hadisi Müslim, Ebu Said el-Hudri hadisinden rivayet etti. Ayrıca Resulullah (sas) şöyle buyurdu:

"Kim bir imama biat edip elini sıkar ve kalbinin meyvesini verirse gücü yettiğince ona itaat etsin. Eğer onunla çekişecek bir kişi gelirse o ikinci kişinin boynunu vurun." (Müslim, K. İmarat, 3431)

Başka bir rivayette:

"...İkinci kişi kim olursa olsun onu kılıçla vurun." (Müslim, K. İmarat, 3442)

İkinci kişiyi öldürme hususu o kişi bu işten ancak öldürülmekle uzaklaştırılabilecek ise yapılır.

Halifenin sıfatları bir kaç kişide gerçekleşirse çoğunluktan biatı alan kişi halife adayı olur. Çoğunluğa muhalif olan isyankardır. Bu durum bir kaç kişinin halife adayı olması durumundadır. Fakat bir kişi halife olarak naib edilirse ve halife olma şartlarına sahipse çoğunluk bir başkasına biat verse de birincisi halifedir. İkincisinin reddi gereklidir.

Halifenin sahip olacağı şartlar şunlardır :

1- İslâm

2- Erkek

3- Buluğ

4- Akıllı olma

5- Adalet

6- Kadir olma

7- Hür olma

İslâm olma şartının delili: Allahu Teâlâ buyuruyor ki:

"ALLAH kâfirler için mü'minler üzerine asla bir yol kılmaz (sulta kabul etmez)." (Nisa 141)

Erkek olma şartının delili: Resul (sas) şöyle buyurdu:

"Yönetim işlerini bir kadına terk eden bir toplum asla iflah olmaz." (Buhari, K.Megazi, 4073)

Baliğ ve akıllı olmasının şartına gelince:

“Kalem (sorumluluk) üç kişiden kaldırılmıştır. Uyuyandan uyanıncaya kadar, çocuktan buluğa erene kadar, deliden akıllanıncaya kadar.” (Tirmizi, K. Hudud, 1343)

Kendisinden kalem (sorumluluk) kaldırılan şer’an mükellef değildir. Tasarrufa sahip olmayan kimsenin halife ya da başkası olması bu durumu değiştirmez.

Adalet şartına gelince: Adalet, Hilâfet’in in’ikad ve devamının şartlarındandır. Allahu Teâla şahitlikte adaleti emretmiştir.

“Sizden adalet sahibi olanlar şahit olsun.” (Maide 95)

Halifenin şahitliğinin en üstün olduğu düşünüldüğünde adil olmak onun için evla olandır.

Hür olma şartı: Zira köle kendi nefsine malik olmadığı gibi, tasarruflarından da sorumlu değildir. O halde başkası hakkında tasarruf ve velayet yetkisi olmaması açıktır.

Kadir olmasına gelince: Herhangi bir teklifi yerine getirmekten aciz olana o teklifi sunmak abestir. Bu durum hükümlerin uygulanmaması ve hakların kaybına yol açar. Bunu İslâm caiz kılmaz.

İşte halifenin sabit şartları bunlardır. Bunun dışında fakihlerin zikrettikleri şartlar, halife nasb etmenin şartları değildir. Şecaat, ilim sahibi olmak, Kureyş'ten olmak, Fatıma oğullarından olma, v.s. Hilâfet akdinin tamamlanması şartı değildir. Bunların Hilâfet akdi ve biatın sıhhatı için birer şart olduğuna dair delil yoktur. Bunun için her müslim, erkek, baliğ, akıl, adil (fasık olmayan), kadir ve hür kişiye müslümanların halifesi olarak biat edilebilir ve biata layıktır. Bu şartlardan başka herhangi bir şart yoktur.

Buna binaen İslâm Devleti'nin kurulması bütün müslümanlara farzdır. Çünkü bu farz Sünnet ve İcmaı sahabe ile sabittir. Müslümanlar memleketlerinde küfür nüfuzuna boyun eğdiklerinden ve üzerlerine küfür hükümleri uygulandığından diyarları/ülkeleri Dâr-ül İslâm'dan Dâr-ül Küfre çevrildi. Yani onların tabiatı İslâmî olmayan bir tabiat oldu, beldeleri İslâm toprağı olmasına rağmen. İslâm diyarında yaşamaları ve tabiatlarının İslâmî tabiat olması onlara farzdır. Bu hususlar ancak İslâm Devleti'nin kurulmasıyla gerçekleşebilir. Müslümanlar İslâm'ı uygulayacak ve İslâm Davetini dünyaya taşıyacak bir halifeye biat etmek üzere İslâm Devleti kurmak için çalışmazlarsa günahkâr olurlar, günahkâr olarak kalmaya devam ederler.

 
islam devleti
takıyuddin en nebhani
Logged
Sayfa: [1]   Yukarı git
  Yazdır  
 
Gitmek istediğiniz yer: