Musab_Olmak
уєиι üує
Puan: 0
Çevrimdışı
Üye ID: 3844
Nerden:
|
 |
« : 04 Kasım 2009, 20:08:34 » |
|
 |
|
 |
 |
İslâm’ın Karşısında Duranların Değişmeyen Saldırı Metodları
Bilinmektedir ki, insanlık tarihi ilk insan Âdem Aleyhi’s Selam ile başlamıştır...
Bilinmektedir ki, insanlık tarihi ilk insan Âdem Aleyhi’s Selam ile başlamıştır. Yine bilinmektedir ki, iman ile küfür, Hakk ile batıl arasındaki mücadele, Âdem Aleyhi’s Selam’ın iki oğlu Habil ile Kabil arasında yaşanan çatışmayla başlamıştır. İşte insanlık tarihinin başlamasıyla ortaya çıkan iman ile küfür, Hakk ile batıl arasındaki bu mücadele kıyamet gününe kadar devam edecektir: Bir tarafta Hakk’ın temsilcileri, önderleri olan Rasuller, Nebiler, getirdikleri Kitap’lar ve onlara tabi olan insanlar; diğer tarafta şeytanlar, şeytanın temsilcileri, onların uydurma dinleri ve onlara tabi olan şeytanlaşmış insanlar.
Hakk ile batıl arasındaki bu mücadelede, ALLAH Subhanehû ve Teâlâ’nın elçileri olan Rasuller ve Nebiler, her zaman insanları ALLAH’a davet etmişlerdir. Ancak her dönemde bu davete icabet edenler olmuşsa da, Hakk’ın batıl karşısında ilerleyişini ve yayılışını durduramayan ve sahih bir akide ve fikirlere sahip olmayan kâfirler, münafıklar ve zalimler davetin karşısında durarak şeytanın temsilciliğini yapma gayreti içersinde olmuşlar, akla gelmeyecek üslup ve metodlarla Hakk’ı yok etmek için mücadele etmişlerdir. İşte bunun en güzel örneğini Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in Mekke müşrikleri ile yaptığı mücadelesinde görmekteyiz:
ALLAH Rasulü SallAllahu Aleyhi ve Sellem İslam Risaletini yüklendikten sonra insanları, batıl akide, fikir ve hükümleri inkâr edip, İslam akidesine iman etmeye ve İslam’ın fikirlerine ve hükümlerine bağlanmaya davet etmiştir. ALLAH Rasulü SallAllahu Aleyhi ve Sellem müşriklerin sahip olduğu batıl akideye, bozuk amellere çatmış, onların fikirlerine meydan okumuş, onları putları inkâr etmeye çağırmış ve yalnızca bir tek ALLAH’a iman etmeye davet etmiştir.
Kurayş’in bu meydan okumayı bir anda görmezden gelme imkânı olmamıştı. Çünkü Kur’an-il Kerim; Muhammed SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in Nübüvvetinin sıhhati ve İslam Risaleti’nin doğruluğunu kanıtlamada esasî rüknü oluşturuyordu ki bu, yeni bir hayat metodunu temsil eden Akide ve Hükümler içeriyor, Cahili toplumun esaslarıyla çarpışıyor, akaidî, siyâsî, iktisâdî ve içtimaî açıdan neredeyse baştan aşağı her şeyi değiştirecek keskinlikte bir meydan okuma ile müşrikleri can evinden vuruyordu. Bu meydan okumaya karşılık vermek isteyen Mekke’nin ileri gelenleri ise hüsrana uğruyor ve çabaları sonuçsuz kalıyordu. Bu da onları, dil ile delil getirme işini terk edip İslam Davası’na zorbalık, kötülük ve şiddet ile karşı koymaya sevk ediyordu. İslam Daveti’nin kökünü kazımaya çalışıyor, hiçbir silah, hiçbir şiddet olmadığı halde yalnızca konuşma ile karşılık verememenin, yapılan meydan okumaya karşılık verememenin acziyeti içerisinde, İslam Daveti’nin işini bitirmek için, aralarında öldürmenin, işkencenin, yalanlamanın ve ambargonun da yer aldığı ve on üç yıl boyunca sürdürdükleri türlü üsluplara başvuruyorlardı. Etkileyici ifadelerden teşekkül eden, anladıkları, şanını yücelttikleri, konumuna özel önem verdikleri ve sırlarını açığa çıkardıkları bir dil ile gelen ve Kâbe’nin ortasında okunurken dehşetini ve zarafetini aklettikleri o Kur’an’ın celil kelâmı onlara işte böyle galip geliyordu. Ardından İslâmî Davet sağlamlığını artırıyor, yeni taraftarlar kazanıyordu. Müşrikler, Nebi SallAllahu Aleyhi ve Sellem aleyhine komplolar hazırlıyor, O’nu katletmenin plânlarını yapıyor, O’na sarılanlara yönelik zulümlerini ve eziyetlerini şiddetlendiriyorlardı.
ALLAH Rasulü SallAllahu Aleyhi ve Sellem ne zaman ki, fikirlerini ve bu fikirleri taşıyan hizbi kitleyi insanlara açıkça ilan etti, işte o zaman toplumda iman ile küfrün, Hakk ile batılın, sahih fikirlerle fasit fikirlerin mücadelesi başladı. İslam’ın karşısında fikri olarak duramayan müşrikler, Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’i yalanlamaya ve düşmanlık yapmaya, ashabına bütün eziyet çeşitleriyle eziyette bulunmaya başladı. Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in evi taşlandı, üzerine ineğin işkembesi atıldı, boğulmaya ve hatta öldürülmeye çalışıldı. Aynı şekilde Müslümanlar da azap ve işkenceyle karşı karşıya kaldılar. Nitekim Yasir ailesi, Bilal-i Habeşi, Habbab b. Eret ve diğer Müslümanlar müşriklerin işkence ve azabıyla karşılaştılar.
Zamanında Rasulullah ve sahabelerine zulmeden müşrikler, İslâm’ın ve Müslümanların karşısında çeşitli metotlarla durmaya çalışmışlardı. İslâm’ın şafağının belirmesiyle birlikte İslâm’a saldıran atalarının yolunu takip eden dün ve bugünün İslâm düşmanları onları geride bırakacak kadar İslâm’a ve Müslümanlara saldırdılar ve halen de saldırmaktadırlar. İşte atalarını aratmayacak şekilde Müslümanlar üzerinde çeşitli siyâsî oyunlar oynayarak İslâm’a ve Müslümanlara düşmanlık yapan, kin besleyen, Ümmetin kalkanı ve koruyucusu olan Hilâfet Devleti’ni yıkarak İslâm topraklarını sömürgeci İngiliz kâfirlerin cetvellerine terk eden M. Kemal, ister Hilâfet’i yıkmadan önce olsun, isterse yıktıktan sonra olsun, İslâm’ı yok etmeye yönelik, İslâm’ın esasına ve bu esastan kaynaklanan amellere ilişkin birçok hususu, hatta İslâm’ı hatırlatan birçok şeyi ortadan kaldırmaya yönelik Kemalist devrimler yapmıştır. Nitekim geçtiğimiz Kasım ayını tarihi olarak incelediğimizde; Saltanatın Kaldırılması, Kılık ve Kıyafet Devrimi, Tekke ve Zaviyelerin Kapatılması, Harf inkılâbı, gibi devrimler bu minvaldedir.
Saltanatın Kaldırılması (1 Kasım 1922): Mondros Ateşkesi’nden 1. Lozan Konferansına kadar Türkiye’de meydana gelen hadiseler incelendiğinde İngilizler Hilâfet’i yıkmak için devletlerarası manevra ve siyâsî oyunlarla hareket ederken, M. Kemal İngiltere’nin yenidünya düzeni projesine uygun siyâsî oyunlara icabet etmişti. O olmasaydı, İngilizler Hilâfet’i yıkmada başarısızlığa uğrayacaktı.
1922’de Ateşkes Anlaşması yapıldıktan sonra Fransızlar, İtalyanlar ve Yunanlılar memleketten geri çekilirken, memlekette İngilizlerden başka hiçbir yabancı unsur kalmadı. İstanbul Hükümeti elinde yetkisi bulunmayan şekli bir Hükümet iken, M. Kemal’in işgal altında! kurduğu Ankara Hükümeti tüm yetkileri elinde bulunduruyordu. Sultan, ise sarayında elemlere katlanıyor ve şahsını dinleyen hiç bir kimse bulamıyordu. Müttefikler tarafından 17 Ekim 1922’de Lozan’da, Ankara ve İstanbul Hükümetlerinin konferansa davet edilmesinden sonra Hilâfet’i ilga etmek için direkt olarak çalışmalara başlandı. Ve ona karşı mücadele başladı. M. Kemal'in Meclisi- toplandı, M. Kemal'in adamları; “İstanbul Hükümeti vatanı kurtarmak için ne yaptı? Türkiye'de bir Hükümet vardır, o da Ankara Hükümeti'dir” diyorlardı. Bu, şiddetli münakaşalar içinde M. Kemal kürsüye gelerek, Mebuslardan, kulak vermelerini istedi. Sonra saltanatla Hilâfet’in birbirinden ayrılmasını ve saltanatın kaldırılıp Halife Vahdeddin'in azledilmesini teklif etti. Fakat Meclis tasarının incelenmesi için Hariciye Encümenine yolladı. Burada tasarı incelenerek Saltanatın, Hilâfet’ten ayrılmasının şer’i hükümlere aykırı olmasından dolayı tasarı ittifakla reddedildi. M. Kemal, onların reddettiklerini görünce kızarak yerinden fırladı, bir sandalyenin üzerine çıktı. Haykırarak toplantıda bulunanların münakaşasını kesip şöyle dedi:
“Efendiler! Osmanlı Sultanı, hâkimiyetini milletten kuvvetle almıştır. Millet de onu ondan kuvvetle geri almaya azmetmiştir. Saltanatın mutlaka Hilâfet’ten ayrılıp kaldırılması lazımdır. Siz kabul etseniz de, etmeseniz de bu olacaktır. Çaresiz bazılarının başları da bu arada kesilecek!” (Atatürk, a.g.e. Cilt II, S. 690-691) Bunun üzerine encümene korku hâkim oldu. Buna rağmen teklifi Meclise iade ettiler. Sonra Meclis teklifi münakaşa etmek için toplandı. Ezici ekseriyet teklifin kabul edilmemesini istiyordu. Hatta M. Kemal'e de aleyhtar oldukları görülüyordu. M. Kemal, kararların aleyhinde alınmaya başladığını, kendisinin terk edilip ezici ekseriyetin karşısında olduğunu gördüğünde, kendisine bağlı adamlarını etrafına topladı. Bir defa daha reye sunulmasını istedi. Bazı mebuslar ikinci defa görüşe konulmasına itiraz ettiler. O bunu reddetti. Etrafındaki adamları silahlanmışlardı. Onlar ellerini tabancalarına atınca M. Kemal, tehdit ederek şöyle bağırdı: “Ben inanıyorum ki, Meclis bu teklifi ittifakla kabul edecek. Elleri kaldırarak oylama kâfidir.” Bu sırada teklif oylamaya sunuldu. Bir kaç kişiden başka ellerini kaldıran yoktu. Fakat Reis; “Meclis teklifi ittifakla kabul etmiştir.” diyerek neticeyi ilan etti. Mebuslardan bazıları sıraların üzerine çıkarak; “Bu doğru değildir. Biz kabul etmiyoruz.” diye itiraz ettilerse de, M. Kemal'in adamları onlara; “Oturun, susun!” diye bağırdı. Ortalık karıştı, sesler yükseldi. Sonra oturum dağıldı. M. Kemal, Meclis salonunu adamlarının arasında terk etti. Karardan 5 gün sonra, Rafet Paşa İstanbul'da ansızın askerî inkılâplara başladı. Böylece ordu ve askerî kuvvet vasıtası ile başkentte idarî işleri eline aldı. Bütün bunlar İngiliz General Harington'un gözü önünde ve onun malumatı dâhilinde oldu. Bunun icaplarına göre Sultanın Hükümeti, kuvvet kullanılarak 1 Kasım 1922’de ilga edildi.
Görüldüğü gibi M. Kemal İngiliz siyâsetine muvafık hareket ederek İslâmî Ümmet’in asası, İslâm’ın hayat, devlet ve toplumda uygulanmasının yegâne teminatı, dünya ve ahiretlerinin kurtuluş kapısı, İslâm Risaletinin âleme davet ve cihad yoluyla taşınmasının metodu olan Hilâfet Devleti’nin otoritesini ve onun Halifesini hiçe sayarak Ankara’da işgal altında bir Hükümet kurmuş ve İstanbul’daki Hükümet ve Halifenin işini halletmek amacıyla Hilâfet ile otoriteyi birbirinden ayırmıştır. Ve sonrasında, Müslümanlar o günden sonra kuvvetlerini kaybederek sömürgeci İngiliz kâfirlerin sömürüsü ve zalimlerin zulmüne maruz kalmışlardır.
Kılık ve kıyafet devrimi (25 Kasım 1925): Bilinmektedir ki, Müslümanlar fikirlerine İslâmî Akideyi, amellerine de Şer’i Hükümleri esas alırlar. Bu, ister akideye ilişkin hususlar olsun, ister Ukubat, yiyecek ve içeceklere, isterse giyeceklere, ilişkin olsun; aralarında ayrım gözetmeksizin bu fikir ve hükümlerle amel ederler. İşte, Müslümanların amellerine ilişkin hususlardan biri de giyeceklere ilişkin hükümlerdir. İslâm giyecekler hususunda kadınlara ilişkin belirli düzenlemeler getirmiştir:
وَقُل لِّلْمُؤْمِنَاتِ يَغْضُضْنَ مِنْ أَبْصَارِهِنَّ وَيَحْفَظْنَ فُرُوجَهُنَّ وَلاَ يُبْدِينَ زِينَتَهُنَّ إِلاَّ مَا ظَهَرَ مِنْهَا وَلْيَضْرِبْنَ بِخُمُرِهِنَّ عَلَى جُيُوبِهِنَّ
Müminelere (kadınlara) söyle: ‘Gözlerini (harama bakmaktan) kapatsınlar, namuslarını muhafaza etsinler, zinetlerini izhar etmesinler. Başörtülerini, yakalarının üzerine (kadar) örtsünler… (en-Nur 31)
يَا أَيُّهَا النَّبِيُّ قُل لِّأَزْوَاجِكَ وَبَنَاتِكَ وَنِسَاء الْمُؤْمِنِينَ يُدْنِينَ عَلَيْهِنَّ مِن جَلاَبِيبِهِنَّ ذَلِكَ أَدْنَى أَن يُعْرَفْنَ فَلاَ يُؤْذَيْنَ وَكَانَ اللَّهُ غَفُورًا رَّحِيمًا
Ey Nebi! Zevcelerine, kızlarına ve müminlerin kadınlarına cilbablarını (dış örtülerini) üstlerine almalarını söyle. Onların tanınması ve incitilmemesi için en elverişli olan budur ve ALLAH Gafur’dur, Rahimdir. (el-Ahzab 59)
M. Kemal, ALLAH Subhanehû ve Teâlâ’nın emri olan tesettürü, çağa ayak uydurma(!) gerekçesiyle kaldırma fikrini 1925 yılı ağustosunda çıktığı yurt gezilerinde halka şu ifadelerinde dillendiriyordu:
“Fikrimiz, zihniyetimiz tepeden tırnağa kadar medenî olacaktır. Medenî ve milletlerarası kıyafet milletimiz için lâyık bir kıyafettir. Onu giyeceğiz.”
“Bazı yerlerde kadınlar görüyorum ki, başına bir bez veya bir peştamal veya buna benzer bir şeyler atarak yüzünü gözünü gizler ve yanından geçen erkeklere karşı ya arkasını çevirir veya yere oturarak yumulur. Bu davranışın mana ve anlamı nedir? Efendiler, uygar bir millet anası, millet kızı bu garip şekle, bu vahşî duruma girer mi? Bu durum, milleti çok gülünç gösteren bir manzaradır. Derhal düzeltilmesi gerekir” 1925 (Atatürk'ün S.D.II, s. 217)
İşte, Hilâfet yıkıldıktan, Ümmet kalkansız ve korumasız kaldıktan sonra otoriteyi eline alan M. Kemal 25 Kasım 1925 tarihinde “kılık kıyafet devrimi” yaparak Müslüman kadınların çarşaf giymelerini ve yüzlerine peçe takmalarını yasaklamıştır. Yine bu cürümden 5 gün sonra başka bir cürüm işlemiş, halkın dinlerini öğrendikleri kültür merkezleri olan Tekke ve Zaviyeleri 30 Kasım 1925’de“Türkiye Cumhuriyeti şeyhler, dervişler, müritler memleketi olamaz; en doğru, en hakiki yol medeniyet yoludur.” diyerek kapatmış, şeyhlik, emirlik, Halifelik, vs. gibi, sıfatların kullanılmasını, bunlara ait hizmetlerin yapılmasını ve bu unvanlarla ilgili elbise giyilmesini de yasaklamıştır.
Harf inkılâbı (1 Kasım 1928); M. Kemal’in işlediği cürümlerden biri de Harf devrimidir. Asırlardır birçok insanın kendi dilleri olması sebebiyle tabii olarak kullandığı, İslâm’ın anlaşılmasını sağlayan Arapça, M. Kemal ve yandaşlarınca birçok değersiz gerekçeler gösterilerek kaldırıldı. Arapçanın kaldırılmasındaki asıl maksat Müslümanların özellikle de yeni neslin dinlerini öğrenmelerini engellemekti. Bunun için M. Kemal İslâm’ın dili olan Arapçayı kaldırarak Ümmeti bir gecede cahil konumuna düşüren cürümü işledi. Zira o, Arapçadan nefret ediyordu, şu sözlerinde ifade ettiği gibi:
“Bizim uyumlu, zengin dilimiz yeni Türk harfleriyle kendini gösterecektir. Yüzyıllardan beri kafalarımızı demir çerçeve içinde bulunduran, anlaşılmayan ve anlamadığımız işaretlerden kendimizi kurtarmak ve bu gereği anlamak zorunluluğundasınız. Anladığınızın izlerine, yakın zamanda bütün dünya tanık olacaktır. Buna kesinlikle inanıyorum.” 1928 (Atatürk'ün MA.D., s. 26)
“Milleti bilgisizlikten kurtarmak için kendi diline uymayan Arap harflerini bırakıp Lâtin esasından Türk harflerini kabul etmekten başka çare yoktur.” 1928 (Atatürk'ün R.Y.G.S., s.346)
“Söz konusu terimler, uluslararası bilim alanında kolaylıkla ilerlememize engeldir! Bilim terimleri o şekilde yapılmalı ki, anlamları ancak istenilen şeyi ifade edebilsin.” (Âkil Muhtar Özden, Atatürk'e ait Bilinmeyen Hatıralar, Yeni Mecmua, Sayı : 21, 1939)
M. Kemal İslâm’ın dili olan Arapçayı 1 Kasım 1928’de kaldırarak Müslümanların dinlerini anlamalarının önüne kalın bir set çekilmiş oluyordu.
İşte, İslâm’ın karşısında duranların değişmeyen saldırı metodları bunlardı. Hakikati karalama ve yalanlama, iftira atma, işkence ve azap etmek, dâhilî ve harici propaganda, boykot ve ambargo, İslâmî otoriteyi kaldırmak, İslâmî değerlere savaş açmak, İslâm’ın anlaşılmasını engellemek vs. vs…
Asırlar geçse de İslâm’ın karşısında fikren duramayanlar işte bu metod İslâm’ın yayılışını ve ilerleyişini durdurmak istemişler, kimi zaman bunda başarılı olmuşlar, fakat İslâm, tüm engellemelere rağmen ilerleyişini ve yayılışını sürdürmüştür. ALLAH Subhanehû ve Teâlâ’ya hamdolsun ki, bugün İslâmî Ümmet, üzerindeki sis perdelerini aralamaya başlamış, sömürgeci kâfirlerin ve onlara uşaklık eden zalimlerin planlarını, komplolarını keşfetmiş, içerisinde bulunduğu çöküntünün kaynağını Hilâfet’in kaldırılması ve küfür fikirlerinin tatbiki olarak görmüş, bu halden kurtulmak için tekrar dinine sarılmaya başlamış, kurtuluşunun tek yolu olarak küfür sistemlerini tarihin pis çöplüğüne atarak, Raşidî Hilâfet Devleti’ni kurma yolunda Rasulullah Aleyhi’s Salatu ve’s Selam’ın metoduna sarılarak sahih İslâmî bir parti ile çalışır olmuştur. Zira artık bu Ümmet her türlü baskılara, saldırılara rağmen, karanlığın arkasındaki aydınlığı görmüş ve bunun gerçekleşmesi için, gece gündüz demeden çalışarak ALLAH Subhanehû ve Teâlâ’nın yapacağı devrimi bekler olmuştur:
الَّذِينَ ظَلَمُوا أَيَّ مُنقَلَبٍ يَنقَلِبُونَ
Zulmedenler, yakında nasıl bir devrime uğrayıp devrileceklerini bileceklerdir! (eş-Şuara-227)
|
|
 |
|
 |
|