Muwahhid Seyfulislam
υѕтα üує
 
İslam'la Değişmek ve Değiştirmek için{KHİLAFAH}..!
Puan: 14
Çevrimdışı
Üye ID: 2367
Nerden: Dar'ul Ummah..!
|
 |
« : 02 Aralık 2008, 14:02:18 » |
|
 |
|
 |
 |
Şüphesiz Hamd ALLAH’a mahsustur, biz O’na hamd ediyor, O’ndan yardım istiyor, O’ndan mağfiret diliyoruz. Nefislerimizin şerrinden ve amellerimizin kötülüklerinden ALLAH’a sığınıyoruz. ALLAH her kimi hidayete erdirirse, artık onu saptıracak hiç kimse olmaz, ALLAH her kimi de saptırırsa, artık onu hidayete erdirecek hiç kimse olmaz. Ben şahitlik ederim ki, bir tek ALLAH’tan başka hiçbir ilah yoktur ve yine şahitlik ederim ki, Muhammed O’nun kulu ve Rasulü’dür ve ba’d.
Muhakkak ki Allahu Teâlâ, Rasullerin en üstününü göndererek, Dinlerin en mükemmelini ve Şeriatların en güçlüsünü inzal ederek nimetlerin en muazzamını İslâm Ümmeti’ne lütfetmiştir. Böylece “Müslümanlar” ismini almaya lâyık bir Ümmet olmuştur ki, bünyesinde İslâm’ın manalarını gerçekleştirebilsin: Kalben ve bedenen İslâm’ı, fert ve toplum olarak İslâm’ı, hayat ve devlet olarak İslâm’ı, hiçbir ortağı olmaksızın bir tek Allahu Teâlâ için bütünüyle gerçekleştirebilsin.
O İslâm ki, tüm kâinata denk, hatta daha ağır (لا إله إلا الله محمد رسول الله) kelimesini içermiş, İslâmî Ümmet onunla asırlar boyunca beşeriyete liderlik etmiş, uygar dünyaya egemen olmuş ve iki cihan arasında vasat Ümmet merkezine yerleşmiştir. Bütün bunlar, Ümmet’in bu azim kelimeyi idrak etmesi ve hayat vakıasındaki gereklerine ve gerçek delâletlerine göre amel etmesi sayesinde olmuştur. Ardından İslâmî Ümmet’in ve Hadaratı’nın konumu düşmeye başladı; yavaş yavaş saygınlık merkezini ve üstünlük konumunu kaybetti. Nihayetinde İngilizler başta olmak üzere sömürgeci kâfirler ve yandaşları olan Batıcılar, M. 28 Recep 1342 el-muvafık M. 03 Mart 1924 günü son kalesi İslâmbul’da Devleti’nin, Hilâfet Devleti’nin işini bitirdi. Bunun tek müsebbibi ise, (لا إله إلا الله محمد رسول الله) kelimesinin nurunun hafiflemiş, gerekliklerinin ihmal edilmiş ve delâletlerinin zayıflamış olmasından başka şey olamazdı.
(لا إله إلا الله محمد رسول الله) kelimesi, bu Ümmet’in hem ruhu, hem varlığının sırrı, hem de hayatının kaynağı olmasından dolayı bu azim kelimenin nurundan kaybettikçe, hem özgünlüğünü hem de asaletini kaybetmeye devam etmiştir. Nihayet son asırlarda durum, tamamen yahut kısmen kaybetme noktasına dayanmıştır. Herhangi bir ümmet bu tür bir kronik hastalığa, “özgünlüğünü kaybetme hastalığına” yakalandığında, bunun en bariz belirtileri, diğer ümmetlere duyulan ölümcül hayranlıkta ve onların metotlarından, nizâmlarından, kıymetlerinden ve çözümlerinden bilinçsizce medet ummakta ortaya çıkar.
Öyle ki Rasul SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in şu kavli, İslâmî Ümmet’in durumuna intibak etmiştir:
لتركبن سنن من كان قبلكم شبراً بشبر وذراعاً بذراع حتى لو أن أحدهم دخل حجر ضب لدخلتم، وحتى لو أن أحدهم جامع امرأته بالطريق لفعلتموه
“Sizden öncekilerin sünnetlerini (yollarını) mutlaka karış karış ve kulaç kulaç takip edeceksiniz. Hatta onlardan birisi bir kertenkele deliğine girse, siz de girersiniz. Hatta onlardan birisi yolda kadını ile cima etse, siz de edersiniz.” (Mâlik, sahih sened ile rivayet etti, aslı ise Muslim’dedir.) Bu hastalıktan daha tehlikelisi, bunun gerçeğinden gafil olmak ve sebeplerini idrak etmemektir. Nitekim hastalığın teşhisi, yeni komplikasyonlara götüren hastalığın tedavisi için bir sebeptir. Bu minvalde Ümmet’e, bu müzmin illetin, masumane borçlanmalarla, beyhude çabalarla ve kalın yamalarla tedavi edilebileceği vehminde bulunuldu. Oysa bunların hepsi, ALLAH’ın belirlediği gerçek vasıf “kâfir” ile isimlendirmeden utanç duyulması sonucu, “uygar dünya”, “ilerlemiş toplumlar” diye isimlendirilmeye başlanan kâfirlerden alınmıştır. Ümmet’in fert bazında ifsat edilmeye elverişli ve hazır olması, Ümmet’in varlık temellerini ve asalet esaslarını hedefleyen ve “fikrî istilâ” diye adlandırdığımız ağır bir psikolojik savaşın en büyük dürtüsü olmuştur. Fikrî istilânın öncüleri -Şeytan’ın yollarında olduğu gibi- çeşitli sloganlarla, gözleri kamaşmış, sarsıntıya uğramış bir Ümmet’i saptırmaya ve yoldan çıkartmaya yetecek derecede parıltılı ve ışıltılı farklı farklı kollardan Ümmet’in üzerine geldiler.
Sosyalizm -ve ondan olan Komünizm-, Kapitalizm, Laiklik (Dinsizlik), Milliyetçilik, Vatancılık, Demokrasi, Özgürlükler, Evrim Felsefesi… ve diğer pek çok isimler ve sloganlar ile geldiler ve bu salgın, saman alevi gibi hızla ilerleyerek (لا إله إلا الله محمد رسول الله) esasından nasibi kalmamış ya da neredeyse hiç kalmamış akıllara ve gönüllere işledi. Böylelikle Müslümanların evlatlarından, İslâm Ümmeti’ni Batı’nın kölesi haline getirme ve potansiyel hayat kaynaklarını tüketme misyonunu üstlenmiş çarpık ve yozlaşmış nesiller oluşup büyüdü. İslâmî Ümmet, geçen asır boyunca, hastalıklı ve sapık fikirler pazarının tedavül ettiği sancılı bir süreçten geçti. O kadar ki, İslâm düşmanı kâfirler ve onların Müslümanların beldelerindeki yandaşları, bu Ümmet’in Devleti’nin yok edildiği gibi, son nefesini vereceği ve bütünüyle yok edilebileceğini umar hale geldiler.
Lâkin Allahu Teâlâ tuzaklarını boyunlarına doladı ve bu kadar karanlık ve sıkıntının ortasında ALLAH’a verdikleri ahde sadık kalan nice erler ortaya çıkardı; böylece İslâmî Beldelerde, Ümmet’in hastalığı için ALLAH ve Rasulü’nün razı olacağı kesin çözümü içeren sadık bir nur haykırdı ve bu nurdan, doğrudan Kitab’dan ve Sünnet’ten beslenen ve İslâm asırlarından hiç bir asrın hâli olmadığı ıslah hamlelerine götüren aydın bir fikir doğdu. Bu fikrin gücü ve canlılığı tek bir sırda saklıdır ki o, Ümmet’in gerileme sebebinin, (لا إله إلا الله محمد رسول الله) kelimesinin hakikatinden sapmış olduğunu, yeniden dirilmesinin yolunun bu Kelime’nin mefhumunun ve detaylarının doğrultulmasından ve Ümmet’in zihnine bulaşmış belirsizlikleri ve karışıklıkları kaldırıp üzerinde birikmiş toprakları ve tozları izale etmekten geçtiğini idrak etmesidir. Dolayısıyla tohum ile bağlantısını güçlendirmek için köklerden toprakları izale etmenin keyfiyetini yani fikirleri ve hükümleri İslâmî Akîde’ye raptetme keyfiyeti ve Kitab ile Sünnet’ten zuhurunun beyanını idrak etmiştir. İslâm ağacının köklerinden toprakları ve tozları izale etmek ancak, fikirleri ve hükümleri İslâmî Akîde’ye raptetmek ve Kitab ile Sünnet’ten zuhurunu beyan etmek ile olur. Kitab ile Sünnet’ten zuhurunu beyan etmek ise ancak, her bir fikir ve her bir hüküm için Şer’î delil getirmek ile olur. Yani her şey için delil getirilmesi kaçınılmazdır ki İslâm olduğu, yani İslâm’dan olduğu muteber olsun. Aksi takdirde kabulü veya şekillerden herhangi bir şekilde uyulması imkânsız, reddedilen bir küfür olur.
Madem ki Türkiye Devleti, Laiklik esasına dayanmaktadır ve son zamanlarda Laiklik ile İslâm’ın arasını uzlaştırmaya ve Laikliğin İslâm ile çatışmadığına yönelik propagandacı iddialar ve mugalâtalar artmıştır, bu bağlamda Laikliğin vakıası ve İslâm’ın bu konudaki hükmü üzerinde durmamız kaçınılmazdır. Bu sebeple ALLAH’ın izniyle bu yazıda Laikliği iki yönden ele alacağız; Birinci yön: “İslâm’da Laikliğin hükmü.”, İkinci yön: “Laiklik, ALLAH’ın indirdikleri dışında hükmetmek ve ALLAH’a ibadette şirk.”
“Laiklik” kelimesi doğrudan Fransızca aslı olan “laïcisme” kelimesinden alınmıştır. Türkçede de; Fransızcadan kopyalanarak “Laiklik” ve “laisizm” ya da İngilizceden kopyalanarak “secularism/ sekülerizm” gibi kelimeler ile ifade edilir. “Laik” kelimesi de Fransızca aslı olan “séculier” kelimesinden “seküler” şeklinde, yine Fransızca “laïc/laïque” kelimesinden “Laik” şeklinde alınmıştır. “Laik” kelimesinin manasını aydınlatmak için bazı yabancı ansiklopedilerin ve eğitim dairelerinin tanımlarını ele alalım:
· İngiliz Öğretim Dâiresi’nin “secularism” maddesinde şöyle geçer: “İnsanların Ahiret’e yönelik ilgisini yalnızca bu dünyaya çekmeyi ve yönlendirmeyi hedefleyen toplumsal hareket.” Çünkü Ortaçağ insanları nezdinde şiddetli bir dünyadan sakınma ve ALLAH’a ve Ahiret Günü’ne yönelme arzusu vardı. Bu arzuya direniş, insanî eğilimleri geliştirmek çerçevesinde ileri sürülen sekülerizmi başlattı. Zira kalkınma asrındaki insanlar, kültürel ve beşerî başarılara ve bu dünyadaki geçici tamahlarının gerçekleşmeye aşırı bağımlılıklarını göstermeye başladılar. Böylece sekülerizme yönelim, Dine ve Mesihîlik’e karşı bir hareket olması itibariyle tüm çağdaş tarih boyunca sürekli gelişir oldu.
· Oxford Sözlüğü’nde “secular” kelimesinin açıklaması olarak şöyle der:
o Dünyevî ya da maddî olan, Dinî olmayan ya da ruhî olmayan: Örnek; dinsiz terbiye, dinsiz sanat ya da musiki, dinsiz otorite, kilise karşıtı yönetim.
o Dinin ahlâk ve terbiye için temel olmaması gerektiğini söyleyen görüş.
· Yeni Üçüncü Uluslararası Sözlük’te “secularism” kelimesinin açıklaması olarak şöyle der: “Hayatta ya da herhangi bir özel durumda, Dinin ya da Dinî itibarların yönetime katılmaması gerektiği ya da bu itibarların kasıtlı bir uzaklaştırma ile uzaklaştırılması ilkesine dayalı yönelim.” Bu da, örneğin, “yönetimde mutlak dinsizlik politikası” anlamına gelmektedir. “Ve bu, çağdaş yaşamın ve toplumsal dayanışmanın Din’i nazar-ı itibara almamak üzere davranışçı ve ahlâkî kıymetler üzerine kurulu olması gerektiği düşüncesine dayalı ahlâka ilişkin sosyal bir sistemdir.”
· Oryantalist A. J. Arbery “Ortadoğu’da Din” isimli kitabında, bu kelime hakkında şöyle der: “Gerek bilimsel materyalizm, gerek hümanizm, gerek natüralizm, gerekse pozitivizm, tüm bunlar dinsizlik biçimleridir. Dinsizlik, Avrupa’nın ve Amerika’nın karakteristik niteliğidir. Ancak bunların Ortadoğu’daki mevcut görüntüleri, herhangi bir belirli felsefî ya da edebî biçim almaz. Bunların başlıca modeli, Türkiye Cumhuriyeti’nde Din’in Devlet’ten ayrılmasıdır.”
Modern İslâmî kitaplarda yaygın ifade ise “Din’in Devlet’ten ayrılmasıdır.” Bu ise gerçekte, bireylere ve devlet ile ilgisi olmayan davranışlara da intibak eden Laikliğin tam karşılığını vermez. O nedenle Laikliğin daha doğru tarifi, “Din’in hayattan ayrılması” olmalıdır. Bunun için Laikliğin doğru delâleti, gerek bireyler gerekse Ümmet için olsun “Hayatın Din-dışılık üzerine kurulmasıdır.” Ayrıca devletler ya da bireyler, Din’in dar ve sınırlı anlayışı ile buna karşı tutumlarında ayrışırlar: Liberal Demokrat toplumlar gibi bazıları bunu kabullenip “Dinî olmayan/non-religious/ılımlı Laiklik” olarak isimlendirirler. Yani bunlar, Dinî olmadığı halde Din’e düşman da olmayan toplumlardır. Buna mukabil “Din karşıtı/anti-religious/aşırı Laiklik” akımı vardır ki, Din’e karşıdır ve bununla Komünist toplumları ve benzerlerini kastederler.
Açıktır ki, İslâm açısından her iki tanımlama arasında hiçbir fark yoktur. Zira hiçbiri İslâm’dan değildir ve bunlar, alınmaları, uygulanmaları ve çağrılmaları haram kılınmış birer küfür mefhumudur. Buna göre İslâm ve Laiklik (Dinsizlik) birbirine taban tabana zıttır, çelişiktir ve her ne şekilde olursa olsun, aralarını birleştirecek, uzlaştıracak veya uyumlaştıracak hiçbir şey yoktur.
İşin aslı, Laikliğin, Allahu Teâlâ katında tek Din olan İslâm’a zıtlığını aydınlatmak o kadar büyük bir çaba harcamayı gerektirmez. Nitekim İslâm âlimleri, bu tür akımlar ve fikirler hakkında, daha önceleri şöyle derlerdi: “Yalnızca tasavvur etmek bile onları reddetmeye yeter.” Ancak insanların zihinlerine arız olan pek çok bozuk ve bulanık İslâmî tasavvurlar, “açık ve gizli” İslâm düşmanlarının manipüle ettiği şüpheler ve batıl düşünceler dikkate alındığında, tasavvurun ötesine geçip açığa çıkarılmaları ve kuşkuların giderilmesi zorunludur. Tevhid, İslâmî tasavvurun, hatta tüm varlığın en büyük hakikati olduğu gibi, Laikliğin de en büyük çürütücüsüdür. Dolayısıyla tam anlamıyla Tevhid’i bilmek kaçınılmazdır.
Gerçek şu ki Tevhid, Rasuller Salavatullahi ve Selamuhû Aleyhim ile kavimleri arasındaki çarpışmayı tetikleyen ve uğrunda insanlığın, muvahhid Müslümanlar ve sapık Müşrikler şeklinde savaşan iki kısma ayrıldığı meseledir:
وَمَا أَرْسَلْنَا مِن قَبْلِكَ مِن رَّسُولٍ لاَ نُوحِي إِلَيْهِ أَنَّهُ لاَإِلَهَ إِلا أَنَا فَاعْبُدُونِ
Senden önce hiçbir Rasul göndermedik ki ona, ‘Benden başka ilâh yoktur; şu halde bana kulluk edin’ diye vahyetmiş olmayalım. (el-Enbiya 25)
Tevhid Akidesi’nin hakikî mefhumunu açıklamaya girmeden önce, kendilerine Rasuller gönderilmiş ve onlarla tarih boyunca çetin bir çatışmaya girmiş kavimlerin durumuna bakmamız daha yerinde olur. Çünkü onların durumunu bilmenin, ALLAH’ın bu durumu düzeltmek üzere inzal ettiği Akideyi anlamak için özel bir önemi ve kıymeti vardır. Mademki Rasullerin görevi tektir ve mademki ümmetlerine karşı davaları tektir, o halde Hâtem-ul Enbiya SallAllahu Aleyhi ve Âlâ Âlihi ve Sellem’in, Risaletlerin en sonuncusu ve en mükemmeli ile gönderildiği bu Ümmet’e de bakmalıyız; Tasavvurları nasıldı? Yaşam tarzları nasıldı? En belirgin özellikleri nelerdi? Onlar ile SallAllahu Aleyhi ve Âlâ Âlihi ve Sellem’in Daveti arasındaki çekişmeler niçin böylesine kızışmıştı?
Arap Cahiliyesinin inançlarını etüt edenler -ilk bakışta- görür ki onlar, ALLAH’ın varlığını hiçbir zaman inkâr etmemişlerdir, aksine yaratmak, rızıklandırmak, tedebbür etmek, yaşatmak, öldürmek ve benzerleri gibi Allahu Teâlâ’nın fiillerinin çoğunda O’nu birlemişlerdir. Bunun Kur’an-il Kerim’de pek çok delili vardır. Allahu Teâlâ’nın şu kavli gibi:
وَلَئِن سَأَلْتَهُم مَّنْ خَلَقَ السَّمَاوَاتِ وَالأَرْضَ لَيَقُولُنَّ اللَّهُ
Andolsun ki onlara, ‘Semaları ve arzı kim yarattı?’ diye sorsan, mutlaka ‘ALLAH...’ derler. (Lokman 25) ALLAH’ın kâinatı çekip çeviren iradesini ve geri çevrilmez kaderini ikrar ediyorlardı:
سَيَقُولُ الَّذِينَ أَشْرَكُواْ لَوْ شَاء اللّهُ مَا أَشْرَكْنَا وَلاَ آبَاؤُنَا وَلاَ حَرَّمْنَا مِن شَيْءٍ
Şirk koşanlar diyecekler ki: ‘ALLAH dileseydi ne biz şirk koşardık ne de atalarımız. Hiçbir şeyi de haram kılmazdık.’ (el-En’am 148)
وَمَن يُدَبِّرُ الأَمْرَ فَسَيَقُولُونَ اللّهُ
(Her türlü) işi kim idare ediyor? ‘ALLAH’ diyecekler. (Yunus 31) Meleklere inanıyorlardı:
وَقَالَ الَّذِينَ لاَ يَرْجُونَ لِقَاءنَا لَوْلاَ أُنزِلَ عَلَيْنَا الْمَلَائِكَةُ
Bizimle karşılaşmayı (bir gün huzurumuza geleceklerini) ummayanlar dediler ki: ‘Bize melekler indirilseydi ya.’ (Furkan 21) Rasullere inanıyorlardı:
وَإِذَا جَاءتْهُمْ آيَةٌ قَالُواْ لَن نُّؤْمِنَ حَتَّى نُؤْتَى مِثْلَ مَا أُوتِيَ رُسُلُ اللّهِ
Onlara bir ayet geldiğinde, ‘ALLAH’ın elçilerine verilenin benzeri bize de verilmedikçe asla inanmayız.’ dediler. (el-En’am 124) Kitaplara inanıyorlardı, Yahudileri ve Nasraniler Ehl-il Kitâp olarak isimlendiriyorlardı:
وَقَالَ الَّذِينَ كَفَرُوا لَوْلاَ نُزِّلَ عَلَيْهِ الْقُرْآنُ جُمْلَةً وَاحِدَةً
İnkâr edenler dediler ki: ‘Kur’an ona bir defada topluca indirilmeli değil miydi?’ (Furkan 32) Yani Tevrat ve İncil gibi. Benzer şekilde Arap Cahiliyesi nezdinde birtakım kulluk şiarları da mevcuttu: Beyt-ul Harâm’ı tâzim etmeleri, etrafında tavaf etmeleri, Arafat’ta vakfeye durmaları, haram ayları tâzim etmeleri, yine kurban kesmeleri, AbdulMuttalib’in adak kıssasında geçtiği üzere ALLAH’a adak adamaları ve bunları Beyt-ul Harâm’a sunmaları, ekinlerden ve çiftlik hayvanlarından bir kısmını ALLAH için ayırmaları gibi:
وَجَعَلُواْ لِلّهِ مِمِّا ذَرَأَ مِنَ الْحَرْثِ وَالأَنْعَامِ نَصِيباً
ALLAH’ın yarattığı ekinlerden ve (çiftlik) hayvanlarından ALLAH’a pay ayırdılar. (el-En’âm 136) Teşriî yönden de Arap Cahiliyesi, hırsızlık haddi gibi bazı hadleri uyguluyorlardı. el-Kurtubî, Tefsiri’nde Kurayş’in hırsızın elini kestiğini zikretmiştir. Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Âlâ Âlihi ve Sellem’in gönderildiği ortamda bulunan diğer ahlâkî meziyetlerin tümü, diğer ortamlar ile karşılaştırıldığında farkını gösterir.
DEVAMI GELECEK,,,,
|
|
 |
|
 |
|