Sayfa: [1]   Aşağı git
  Yazdır  
Gönderen Konu: İSLAM'DA LAİKLİĞİN HÜKMÜ-1  (Okunma Sayısı 294 defa)
0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.
Muwahhid Seyfulislam
υѕтα üує
***


İslam'la Değişmek ve Değiştirmek için{KHİLAFAH}..!

Puan: 14
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 649
Üye ID: 2367

Nerden: Dar'ul Ummah..!


WWW
« : 02 Aralık 2008, 14:02:18 »

Şüphesiz Hamd ALLAH’a mahsustur, biz O’na hamd ediyor, O’ndan yardım istiyor, O’ndan mağfiret diliyoruz. Nefislerimizin şerrinden ve amellerimizin kötülüklerinden ALLAH’a sığınıyoruz. ALLAH her kimi hidayete erdirirse, artık onu saptıracak hiç kimse olmaz, ALLAH her kimi de saptırırsa, artık onu hidayete erdirecek hiç kimse olmaz. Ben şahitlik ederim ki, bir tek ALLAH’tan başka hiçbir ilah yoktur ve yine şahitlik ederim ki, Muhammed O’nun kulu ve Rasulü’dür ve ba’d.  

 
Muhakkak ki Allahu Teâlâ, Rasullerin en üstününü göndererek, Dinlerin en mükemmelini ve Şeriatların en güçlüsünü inzal ederek nimetlerin en muazzamını İslâm Ümmeti’ne lütfetmiştir. Böylece “Müslümanlar” ismini almaya lâyık bir Ümmet olmuştur ki, bünyesinde İslâm’ın manalarını gerçekleştirebilsin: Kalben ve bedenen İslâm’ı, fert ve toplum olarak İslâm’ı, hayat ve devlet olarak İslâm’ı, hiçbir ortağı olmaksızın bir tek Allahu Teâlâ için bütünüyle gerçekleştirebilsin.  

 
O İslâm ki, tüm kâinata denk, hatta daha ağır (لا إله إلا الله محمد رسول الله) kelimesini içermiş, İslâmî Ümmet onunla asırlar boyunca beşeriyete liderlik etmiş, uygar dünyaya egemen olmuş ve iki cihan arasında vasat Ümmet merkezine yerleşmiştir. Bütün bunlar, Ümmet’in bu azim kelimeyi idrak etmesi ve hayat vakıasındaki gereklerine ve gerçek delâletlerine göre amel etmesi sayesinde olmuştur. Ardından İslâmî Ümmet’in ve Hadaratı’nın konumu düşmeye başladı; yavaş yavaş saygınlık merkezini ve üstünlük konumunu kaybetti. Nihayetinde İngilizler başta olmak üzere sömürgeci kâfirler ve yandaşları olan Batıcılar, M. 28 Recep 1342 el-muvafık M. 03 Mart 1924 günü son kalesi İslâmbul’da Devleti’nin, Hilâfet Devleti’nin işini bitirdi. Bunun tek müsebbibi ise, (لا إله إلا الله محمد رسول الله) kelimesinin nurunun hafiflemiş, gerekliklerinin ihmal edilmiş ve delâletlerinin zayıflamış olmasından başka şey olamazdı.  

 
(لا إله إلا الله محمد رسول الله) kelimesi, bu Ümmet’in hem ruhu, hem varlığının sırrı, hem de hayatının kaynağı olmasından dolayı bu azim kelimenin nurundan kaybettikçe, hem özgünlüğünü hem de asaletini kaybetmeye devam etmiştir. Nihayet son asırlarda durum, tamamen yahut kısmen kaybetme noktasına dayanmıştır. Herhangi bir ümmet bu tür bir kronik hastalığa, “özgünlüğünü kaybetme hastalığına” yakalandığında, bunun en bariz belirtileri, diğer ümmetlere duyulan ölümcül hayranlıkta ve onların metotlarından, nizâmlarından, kıymetlerinden ve çözümlerinden bilinçsizce medet ummakta ortaya çıkar.  

 
Öyle ki Rasul SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in şu kavli, İslâmî Ümmet’in durumuna intibak etmiştir:  

 
لتركبن سنن من كان قبلكم شبراً بشبر وذراعاً بذراع حتى لو أن أحدهم دخل حجر ضب لدخلتم، وحتى لو أن أحدهم جامع امرأته بالطريق لفعلتموه  

 
“Sizden öncekilerin sünnetlerini (yollarını) mutlaka karış karış ve kulaç kulaç takip edeceksiniz. Hatta onlardan birisi bir kertenkele deliğine girse, siz de girersiniz. Hatta onlardan birisi yolda kadını ile cima etse, siz de edersiniz.” (Mâlik, sahih sened ile rivayet etti, aslı ise Muslim’dedir.) Bu hastalıktan daha tehlikelisi, bunun gerçeğinden gafil olmak ve sebeplerini idrak etmemektir. Nitekim hastalığın teşhisi, yeni komplikasyonlara götüren hastalığın tedavisi için bir sebeptir. Bu minvalde Ümmet’e, bu müzmin illetin, masumane borçlanmalarla, beyhude çabalarla ve kalın yamalarla tedavi edilebileceği vehminde bulunuldu. Oysa bunların hepsi, ALLAH’ın belirlediği gerçek vasıf “kâfir” ile isimlendirmeden utanç duyulması sonucu, “uygar dünya”, “ilerlemiş toplumlar” diye isimlendirilmeye başlanan kâfirlerden alınmıştır. Ümmet’in fert bazında ifsat edilmeye elverişli ve hazır olması, Ümmet’in varlık temellerini ve asalet esaslarını hedefleyen ve “fikrî istilâ” diye adlandırdığımız ağır bir psikolojik savaşın en büyük dürtüsü olmuştur. Fikrî istilânın öncüleri -Şeytan’ın yollarında olduğu gibi- çeşitli sloganlarla, gözleri kamaşmış, sarsıntıya uğramış bir Ümmet’i saptırmaya ve yoldan çıkartmaya yetecek derecede parıltılı ve ışıltılı farklı farklı kollardan Ümmet’in üzerine geldiler.  

 
Sosyalizm -ve ondan olan Komünizm-, Kapitalizm, Laiklik (Dinsizlik), Milliyetçilik, Vatancılık, Demokrasi, Özgürlükler, Evrim Felsefesi… ve diğer pek çok isimler ve sloganlar ile geldiler ve bu salgın, saman alevi gibi hızla ilerleyerek (لا إله إلا الله محمد رسول الله) esasından nasibi kalmamış ya da neredeyse hiç kalmamış akıllara ve gönüllere işledi. Böylelikle Müslümanların evlatlarından, İslâm Ümmeti’ni Batı’nın kölesi haline getirme ve potansiyel hayat kaynaklarını tüketme misyonunu üstlenmiş çarpık ve yozlaşmış nesiller oluşup büyüdü. İslâmî Ümmet, geçen asır boyunca, hastalıklı ve sapık fikirler pazarının tedavül ettiği sancılı bir süreçten geçti. O kadar ki, İslâm düşmanı kâfirler ve onların Müslümanların beldelerindeki yandaşları, bu Ümmet’in Devleti’nin yok edildiği gibi, son nefesini vereceği ve bütünüyle yok edilebileceğini umar hale geldiler.  

 
Lâkin Allahu Teâlâ tuzaklarını boyunlarına doladı ve bu kadar karanlık ve sıkıntının ortasında ALLAH’a verdikleri ahde sadık kalan nice erler ortaya çıkardı; böylece İslâmî Beldelerde, Ümmet’in hastalığı için ALLAH ve Rasulü’nün razı olacağı kesin çözümü içeren sadık bir nur haykırdı ve bu nurdan, doğrudan Kitab’dan ve Sünnet’ten beslenen ve İslâm asırlarından hiç bir asrın hâli olmadığı ıslah hamlelerine götüren aydın bir fikir doğdu. Bu fikrin gücü ve canlılığı tek bir sırda saklıdır ki o, Ümmet’in gerileme sebebinin, (لا إله إلا الله محمد رسول الله) kelimesinin hakikatinden sapmış olduğunu, yeniden dirilmesinin yolunun bu Kelime’nin mefhumunun ve detaylarının doğrultulmasından ve Ümmet’in zihnine bulaşmış belirsizlikleri ve karışıklıkları kaldırıp üzerinde birikmiş toprakları ve tozları izale etmekten geçtiğini idrak etmesidir. Dolayısıyla tohum ile bağlantısını güçlendirmek için köklerden toprakları izale etmenin keyfiyetini yani fikirleri ve hükümleri İslâmî Akîde’ye raptetme keyfiyeti ve Kitab ile Sünnet’ten zuhurunun beyanını idrak etmiştir. İslâm ağacının köklerinden toprakları ve tozları izale etmek ancak, fikirleri ve hükümleri İslâmî Akîde’ye raptetmek ve Kitab ile Sünnet’ten zuhurunu beyan etmek ile olur. Kitab ile Sünnet’ten zuhurunu beyan etmek ise ancak, her bir fikir ve her bir hüküm için Şer’î delil getirmek ile olur. Yani her şey için delil getirilmesi kaçınılmazdır ki İslâm olduğu, yani İslâm’dan olduğu muteber olsun. Aksi takdirde kabulü veya şekillerden herhangi bir şekilde uyulması imkânsız, reddedilen bir küfür olur.  

 
Madem ki Türkiye Devleti, Laiklik esasına dayanmaktadır ve son zamanlarda Laiklik ile İslâm’ın arasını uzlaştırmaya ve Laikliğin İslâm ile çatışmadığına yönelik propagandacı iddialar ve mugalâtalar artmıştır, bu bağlamda Laikliğin vakıası ve İslâm’ın bu konudaki hükmü üzerinde durmamız kaçınılmazdır. Bu sebeple ALLAH’ın izniyle bu yazıda Laikliği iki yönden ele alacağız; Birinci yön: “İslâm’da Laikliğin hükmü.”, İkinci yön: “Laiklik, ALLAH’ın indirdikleri dışında hükmetmek ve ALLAH’a ibadette şirk.”  

 
“Laiklik” kelimesi doğrudan Fransızca aslı olan “laïcisme” kelimesinden alınmıştır. Türkçede de; Fransızcadan kopyalanarak “Laiklik” ve “laisizm” ya da İngilizceden kopyalanarak “secularism/ sekülerizm” gibi kelimeler ile ifade edilir. “Laik” kelimesi de Fransızca aslı olan “séculier” kelimesinden “seküler” şeklinde, yine Fransızca “laïc/laïque” kelimesinden “Laik” şeklinde alınmıştır. “Laik” kelimesinin manasını aydınlatmak için bazı yabancı ansiklopedilerin ve eğitim dairelerinin tanımlarını ele alalım:  

 
·       İngiliz Öğretim Dâiresi’nin “secularism” maddesinde şöyle geçer: “İnsanların Ahiret’e yönelik ilgisini yalnızca bu dünyaya çekmeyi ve yönlendirmeyi hedefleyen toplumsal hareket.” Çünkü Ortaçağ insanları nezdinde şiddetli bir dünyadan sakınma ve ALLAH’a ve Ahiret Günü’ne yönelme arzusu vardı. Bu arzuya direniş, insanî eğilimleri geliştirmek çerçevesinde ileri sürülen sekülerizmi başlattı. Zira kalkınma asrındaki insanlar, kültürel ve beşerî başarılara ve bu dünyadaki geçici tamahlarının gerçekleşmeye aşırı bağımlılıklarını göstermeye başladılar. Böylece sekülerizme yönelim, Dine ve Mesihîlik’e karşı bir hareket olması itibariyle tüm çağdaş tarih boyunca sürekli gelişir oldu.  

 
·       Oxford Sözlüğü’nde “secular” kelimesinin açıklaması olarak şöyle der:  

 
o   Dünyevî ya da maddî olan, Dinî olmayan ya da ruhî olmayan: Örnek; dinsiz terbiye, dinsiz sanat ya da musiki, dinsiz otorite, kilise karşıtı yönetim.  

 
o   Dinin ahlâk ve terbiye için temel olmaması gerektiğini söyleyen görüş.  

 
·       Yeni Üçüncü Uluslararası Sözlük’te “secularism” kelimesinin açıklaması olarak şöyle der: “Hayatta ya da herhangi bir özel durumda, Dinin ya da Dinî itibarların yönetime katılmaması gerektiği ya da bu itibarların kasıtlı bir uzaklaştırma ile uzaklaştırılması ilkesine dayalı yönelim.” Bu da, örneğin, “yönetimde mutlak dinsizlik politikası” anlamına gelmektedir. “Ve bu, çağdaş yaşamın ve toplumsal dayanışmanın Din’i nazar-ı itibara almamak üzere davranışçı ve ahlâkî kıymetler üzerine kurulu olması gerektiği düşüncesine dayalı ahlâka ilişkin sosyal bir sistemdir.”  

 
·       Oryantalist A. J. Arbery “Ortadoğu’da Din” isimli kitabında, bu kelime hakkında şöyle der: “Gerek bilimsel materyalizm, gerek hümanizm, gerek natüralizm, gerekse pozitivizm, tüm bunlar dinsizlik biçimleridir. Dinsizlik, Avrupa’nın ve Amerika’nın karakteristik niteliğidir. Ancak bunların Ortadoğu’daki mevcut görüntüleri, herhangi bir belirli felsefî ya da edebî biçim almaz. Bunların başlıca modeli, Türkiye Cumhuriyeti’nde Din’in Devlet’ten ayrılmasıdır.”  

 
Modern İslâmî kitaplarda yaygın ifade ise “Din’in Devlet’ten ayrılmasıdır.” Bu ise gerçekte, bireylere ve devlet ile ilgisi olmayan davranışlara da intibak eden Laikliğin tam karşılığını vermez. O nedenle Laikliğin daha doğru tarifi, “Din’in hayattan ayrılması” olmalıdır. Bunun için Laikliğin doğru delâleti, gerek bireyler gerekse Ümmet için olsun “Hayatın Din-dışılık üzerine kurulmasıdır.” Ayrıca devletler ya da bireyler, Din’in dar ve sınırlı anlayışı ile buna karşı tutumlarında ayrışırlar: Liberal Demokrat toplumlar gibi bazıları bunu kabullenip “Dinî olmayan/non-religious/ılımlı Laiklik” olarak isimlendirirler. Yani bunlar, Dinî olmadığı halde Din’e düşman da olmayan toplumlardır. Buna mukabil “Din karşıtı/anti-religious/aşırı Laiklik” akımı vardır ki, Din’e karşıdır ve bununla Komünist toplumları ve benzerlerini kastederler.  

 
Açıktır ki, İslâm açısından her iki tanımlama arasında hiçbir fark yoktur. Zira hiçbiri İslâm’dan değildir ve bunlar, alınmaları, uygulanmaları ve çağrılmaları haram kılınmış birer küfür mefhumudur. Buna göre İslâm ve Laiklik (Dinsizlik) birbirine taban tabana zıttır, çelişiktir ve her ne şekilde olursa olsun, aralarını birleştirecek, uzlaştıracak veya uyumlaştıracak hiçbir şey yoktur.  

 
İşin aslı, Laikliğin, Allahu Teâlâ katında tek Din olan İslâm’a zıtlığını aydınlatmak o kadar büyük bir çaba harcamayı gerektirmez. Nitekim İslâm âlimleri, bu tür akımlar ve fikirler hakkında, daha önceleri şöyle derlerdi: “Yalnızca tasavvur etmek bile onları reddetmeye yeter.” Ancak insanların zihinlerine arız olan pek çok bozuk ve bulanık İslâmî tasavvurlar, “açık ve gizli” İslâm düşmanlarının manipüle ettiği şüpheler ve batıl düşünceler dikkate alındığında, tasavvurun ötesine geçip açığa çıkarılmaları ve kuşkuların giderilmesi zorunludur. Tevhid, İslâmî tasavvurun, hatta tüm varlığın en büyük hakikati olduğu gibi, Laikliğin de en büyük çürütücüsüdür. Dolayısıyla tam anlamıyla Tevhid’i bilmek kaçınılmazdır.  

 
Gerçek şu ki Tevhid, Rasuller Salavatullahi ve Selamuhû Aleyhim ile kavimleri arasındaki çarpışmayı tetikleyen ve uğrunda insanlığın, muvahhid Müslümanlar ve sapık Müşrikler şeklinde savaşan iki kısma ayrıldığı meseledir:  

 
وَمَا أَرْسَلْنَا مِن قَبْلِكَ مِن رَّسُولٍ لاَ نُوحِي إِلَيْهِ أَنَّهُ لاَإِلَهَ إِلا أَنَا فَاعْبُدُونِ  

 
Senden önce hiçbir Rasul göndermedik ki ona, ‘Benden başka ilâh yoktur; şu halde bana kulluk edin’ diye vahyetmiş olmayalım. (el-Enbiya 25)  

 
Tevhid Akidesi’nin hakikî mefhumunu açıklamaya girmeden önce, kendilerine Rasuller gönderilmiş ve onlarla tarih boyunca çetin bir çatışmaya girmiş kavimlerin durumuna bakmamız daha yerinde olur. Çünkü onların durumunu bilmenin, ALLAH’ın bu durumu düzeltmek üzere inzal ettiği Akideyi anlamak için özel bir önemi ve kıymeti vardır. Mademki Rasullerin görevi tektir ve mademki ümmetlerine karşı davaları tektir, o halde Hâtem-ul Enbiya SallAllahu Aleyhi ve Âlâ Âlihi ve Sellem’in, Risaletlerin en sonuncusu ve en mükemmeli ile gönderildiği bu Ümmet’e de bakmalıyız; Tasavvurları nasıldı? Yaşam tarzları nasıldı? En belirgin özellikleri nelerdi? Onlar ile SallAllahu Aleyhi ve Âlâ Âlihi ve Sellem’in Daveti arasındaki çekişmeler niçin böylesine kızışmıştı?  

 
Arap Cahiliyesinin inançlarını etüt edenler -ilk bakışta- görür ki onlar, ALLAH’ın varlığını hiçbir zaman inkâr etmemişlerdir, aksine yaratmak, rızıklandırmak, tedebbür etmek, yaşatmak, öldürmek ve benzerleri gibi Allahu Teâlâ’nın fiillerinin çoğunda O’nu birlemişlerdir. Bunun Kur’an-il Kerim’de pek çok delili vardır. Allahu Teâlâ’nın şu kavli gibi:  

 
وَلَئِن سَأَلْتَهُم مَّنْ خَلَقَ السَّمَاوَاتِ وَالأَرْضَ لَيَقُولُنَّ اللَّهُ  

 
Andolsun ki onlara, ‘Semaları ve arzı kim yarattı?’ diye sorsan, mutlaka ‘ALLAH...’ derler. (Lokman 25) ALLAH’ın kâinatı çekip çeviren iradesini ve geri çevrilmez kaderini ikrar ediyorlardı:  

 
سَيَقُولُ الَّذِينَ أَشْرَكُواْ لَوْ شَاء اللّهُ مَا أَشْرَكْنَا وَلاَ آبَاؤُنَا وَلاَ حَرَّمْنَا مِن شَيْءٍ  

 
Şirk koşanlar diyecekler ki: ‘ALLAH dileseydi ne biz şirk koşardık ne de atalarımız. Hiçbir şeyi de haram kılmazdık.’ (el-En’am 148)  

 
وَمَن يُدَبِّرُ الأَمْرَ فَسَيَقُولُونَ اللّهُ  

 
(Her türlü) işi kim idare ediyor? ‘ALLAH’ diyecekler. (Yunus 31) Meleklere inanıyorlardı:  

 
وَقَالَ الَّذِينَ لاَ يَرْجُونَ لِقَاءنَا لَوْلاَ أُنزِلَ عَلَيْنَا الْمَلَائِكَةُ  

 
Bizimle karşılaşmayı (bir gün huzurumuza geleceklerini) ummayanlar dediler ki: ‘Bize melekler indirilseydi ya.’ (Furkan 21) Rasullere inanıyorlardı:  

 
وَإِذَا جَاءتْهُمْ آيَةٌ قَالُواْ لَن نُّؤْمِنَ حَتَّى نُؤْتَى مِثْلَ مَا أُوتِيَ رُسُلُ اللّهِ  

 
Onlara bir ayet geldiğinde, ‘ALLAH’ın elçilerine verilenin benzeri bize de verilmedikçe asla inanmayız.’ dediler. (el-En’am 124) Kitaplara inanıyorlardı, Yahudileri ve Nasraniler Ehl-il Kitâp olarak isimlendiriyorlardı:  

 
وَقَالَ الَّذِينَ كَفَرُوا لَوْلاَ نُزِّلَ عَلَيْهِ الْقُرْآنُ جُمْلَةً وَاحِدَةً  

 
İnkâr edenler dediler ki: ‘Kur’an ona bir defada topluca indirilmeli değil miydi?’ (Furkan 32) Yani Tevrat ve İncil gibi. Benzer şekilde Arap Cahiliyesi nezdinde birtakım kulluk şiarları da mevcuttu: Beyt-ul Harâm’ı tâzim etmeleri, etrafında tavaf etmeleri, Arafat’ta vakfeye durmaları, haram ayları tâzim etmeleri, yine kurban kesmeleri, AbdulMuttalib’in adak kıssasında geçtiği üzere ALLAH’a adak adamaları ve bunları Beyt-ul Harâm’a sunmaları, ekinlerden ve çiftlik hayvanlarından bir kısmını ALLAH için ayırmaları gibi:  

 
وَجَعَلُواْ لِلّهِ مِمِّا ذَرَأَ مِنَ الْحَرْثِ وَالأَنْعَامِ نَصِيباً  

 
ALLAH’ın yarattığı ekinlerden ve (çiftlik) hayvanlarından ALLAH’a pay ayırdılar. (el-En’âm 136) Teşriî yönden de Arap Cahiliyesi, hırsızlık haddi gibi bazı hadleri uyguluyorlardı. el-Kurtubî, Tefsiri’nde Kurayş’in hırsızın elini kestiğini zikretmiştir. Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Âlâ Âlihi ve Sellem’in gönderildiği ortamda bulunan diğer ahlâkî meziyetlerin tümü, diğer ortamlar ile karşılaştırıldığında farkını gösterir.  

 DEVAMI GELECEK,,,,
Logged


Muwahhid Seyfulislam
υѕтα üує
***


İslam'la Değişmek ve Değiştirmek için{KHİLAFAH}..!

Puan: 14
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 649
Üye ID: 2367

Nerden: Dar'ul Ummah..!


WWW
« Yanıtla #1 : 02 Aralık 2008, 14:02:44 »

Ancak, -önemli olan- böylesi bir topluma ALLAH nasıl hükmetti? Tüm bu hususlara İslâm mizanında ne kadar ağırlık verdi? 

 
Muhakkak ki Allahu Teâlâ, bu Mekke toplumuna ve o zamanki vakıa zeminine, Küfür ve Cahilliyye hükmünü verdi ve yerine getirdikleri tüm bu hususlara, İslâm mizanında sıfır ağırlık verdi. Hatta ikrar ettikleri inançları da yeni bir esas üzere ve yeni bir biçimde getirdi. Böylece kesinlikle yepyeni bir şey haline geldi. 

 
Bunun içindir ki, onlar ile Rasul SallAllahu Aleyhi ve Sellem arasında uzun bir savaş patlak verdi, anlaşmazlık şiddetlenerek, son sözü kılıçlar söyleyecek derecede çetin bir savaşa ve keskin anlaşmazlığa dönüştü. Ne ilginçtir ki, bu uzun ve çetin savaşın esası, tek bir kelimenin dışında bir şey olmamıştır ki o, (لا إله إلا الله محمد رسول الله) kelimesidir. Öyle ki Rasul SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in üzerinde ısrarın en son derecesine dek ısrar ettiği ve Arap Cahiliyesinin de inkârın son derecesine dek reddettiği bir kelimedir. Onlar, bunun yüce bir ifadesi ve tehlikeli bir manası bulunduğunu, üzerlerine büyük sorumluklar yüklediğini ve ağır fedakârlıklar gerektirdiğini kesin bilgi ve kesin inanç düzeyinde bilinçli olarak reddediyorlardı. İşte içerisinde bulunduğumuz 21. Yüzyıl Cahiliyesinde de aynı durumun yinelendiğini görüyoruz. İşte bu (لا إله إلا الله محمد رسول الله) kelimesini kesin tasdikten, ona boyun bükmekten ve ona bütünüyle teslim olmaktan nasıl korkulduğunu, onu taşıyanların ve ona davet edenlerin nasıl suçlandıklarını, peşlerine nasıl düşüldüğünü ve nasıl cezalandırıldıklarını kendi gözlerimizle görmekteyiz! 

 
Nebi SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in onları (لا إله إلا الله محمد رسول الله)’a davet ettiği ilk andan beri hemen cevapları şöyle oldu: 

 
أَجَعَلَ الآلِهَةَ إِلَهًا وَاحِدًا إِنَّ هَذَا لَشَيْءٌ عُجَابٌ 

 
‘İlâhları, tek bir ilah mı yaptı? Doğrusu bu acayip bir şeydir!’ (Sa’d 5) Zira mesele, zihinlerinde açık ve net idi: Böylesi bir Kelimeye bağlılık, ALLAH’ın dışındaki çeşitli mabutların ve tağutların hepsini kesinlikle reddetmek ve tamamen bırakmak demektir: Tağut putlarını, tağut liderlerini, tağut kabilelerini, tağut kehanetlerini, tağut geleneklerini, kısacası tağutî her şeyi terk etmek, bütünüyle ALLAH’a teslim olmak, önemli-önemsiz, küçük-büyük her şeyi hiçbir ortağı olmayan Allahu Teâlâ’ya döndürmektir. Bu, elbette tehlikeli bir mana ve derin bir ifadedir ki o Müşrikler, bunu ilk anda kavradıkları halde, yüzyılımızın Müslümanlarının çoğu halen bundan gafildir. 

 
(لا إله إلا الله محمد رسول الله) kelimesinin manası, tağutları inkâr etmek ve ALLAH’a iman etmek olduğuna göre: 

 
فَمَنْ يَكْفُرْ بِالطَّاغُوتِ وَيُؤْمِن بِاللّهِ فَقَدِ اسْتَمْسَكَ بِالْعُرْوَةِ الْوُثْقَىَ لاَ انفِصَامَ لَها 

 
Her kim tağutu inkâr eder ve ALLAH’a iman ederse kopmayan sapasağlam bir kulpa yapışmıştır. (el-Bakara 256) Her Nebi’nin kavmine dediği gibi Allahu Teâlâ’nın dışındakilere kulluğu reddetmek olduğuna göre: 

 
اعْبُدُواْ اللَّهَ مَا لَكُم مِّنْ إِلَـهٍ غَيْرُهُ 

 
‘ALLAH’a kulluk edin, O’ndan başka hiçbir ilahınız yoktur.’ (el-A’raf 59) Tüm Rasullerin daveti olduğuna göre: 

 
وَلَقَدْ بَعَثْنَا فِي كُلِّ أُمَّةٍ رَّسُولاً أَنِ اعْبُدُواْ اللّهَ وَاجْتَنِبُواْ الطَّاغُوتَ 

 
Andolsun ki biz, ‘ALLAH’a kulluk edin ve Tağuttan sakının’ diye (emretmeleri için) her ümmete bir Rasul gönderdik. (en-Nahl 36) Bu kelimenin hakikati, “tağut ve ibadet” kelimelerinin manası bilinmedikçe ortaya çıkmaz. 

 
“Tağut” kelimesi Kur’an’da ve Sünnet’te pek çok yerde geçmiştir ve hayırlı tariflerden biri de İmam İbn-ul Kayyim Rahimehullah’ın şu ifadeleridir: “Tağut; kulluk edilen yahut ittiba edilen yahut itaat edilen şeylerde kulun haddini aştığı her şeydir. Dolayısıyla her toplumun tağutu; ALLAH’tan ve Rasulü’nden başka muhakeme oldukları yahut ALLAH’tan başka kulluk ettikleri yahut ALLAH’tan bir basiret üzere olmaksızın ittiba ettikleri yahut ALLAH’a itaat edilmesi gerektiğini bilmedikleri hususlarda itaat ettikleridir.” 

 
Bundan da meydana çıkar ki tağut kelimesi, (لا إله إلا الله محمد رسول الله) kelimesine zıt her şeyi kapsayan genel bir kelimedir. İster şiar, ister kanun, ister nizâm, ister şahıs, ister bayrak, ister parti, ister fikir, isterse başka bir şey olsun. Buna göre diyebiliriz ki; şirk, şu iki hususta; “irâde ve kasıt” ile “itaat ve ittiba” hususlarında ALLAH ile birlikte yahut ALLAH ile birlikte olmaksızın tağuta ibadet (kulluk) etmektir. 

 
•“İrade ve kasıt şirkine” gelince; 

 
Kulluk şa’airlerinden salâh, kurban, nezir, dua, münacat gibi bir şey ile Allahu Teâlâ’dan başkasına yönelmektir ki bu, cahilliyye karakterine uygun bir söylemle olur: 

 
مَا نَعْبُدُهُمْ إِلاَّ لِيُقَرِّبُونَا إِلَى اللَّهِ زُلْفَى 

 
‘Onlara, bizi sadece ALLAH’a yaklaştırsınlar diye kulluk ediyoruz.’ derler. (ez-Zumer 3) Tağutun bu türü, putları, heykeli, totemi ve benzerlerini de kapsar. 

 
•“İtaat ve ittibâ şirkine” gelince; 

 
ALLAH’ın Şeriatı’na isyan etmek ve hayatın bazı işlerinde veya hepsinde ona muhakeme olmamaktır. Bu da İslâm ile cahiliye arasındaki yol ayrımı olduğu gibi tarih boyunca tüm cahiliye içerisindeki ortak karakterdir. Bundan ötürü hadarat ve ilim açısından konumu ne kadar ilerlerse ilerlesin cahiliye ismine müstahaktır: 

 
أَفَحُكْمَ الْجَاهِلِيَّةِ يَبْغُونَ 

 
Yoksa onlar hâlâ Cahiliye yönetimini mi istiyorlar? (el-Mâide 50) 

 
أَمْ لَهُمْ شُرَكَاء شَرَعُوا لَهُم مِّنَ الدِّينِ مَا لَمْ يَأْذَن بِهِ اللَّهُ   

 
Yoksa onların, dinden ALLAH’ın izin vermediğini teşri eden ortakları mı var? (eş-Şûrâ 21) Tağutun bu türü de ALLAH’ın Şeriatı’ndan olmayan üzerine kurulu mevcut nizamları, liderleri, önderleri, komutanları, kâhinleri, elitleri, ileri gelenleri, kânunları, koşulları, âdetleri ve gelenekleri, anayasaları, hevâları ve benzerlerini kapsar. 

 
Gerçekte şirkin her iki türü de tek bir asla dayanmaktadır ki bu da, ALLAH’tan başkasını hakem kılmak ve ALLAH’tan başkasından almaktır. Sırf O’nun hakem kılınması uyarınca insanlık, herhangi bir ibadet ve yaklaşma şekli ile Allahu Subhanehû’dan başkasına yönelmemelidir. Hayatının tamamında ALLAH’ın Kitabı’nda ve Rasulü’nün lisanı ile kendisine teşri edilen dışındakilere yönelmemelidir. Allahu Teâlâ şöyle buyurmuştur: 

 
إِنِ الْحُكْمُ إِلاَّ لِلّهِ أَمَرَ أَلاَّ تَعْبُدُواْ إِلاَّ إِيَّاهُ ذَلِكَ الدِّينُ الْقَيِّمُ وَلَـكِنَّ أَكْثَرَ النَّاسِ لاَ يَعْلَمُونَ 

 
Hüküm sadece ALLAH’a aittir. O size Kendisinden başkasına ibadet etmemenizi emretmiştir. İşte dosdoğru Din budur. Fakat insanların çoğu bilmezler. (Yusuf 40) Dolayısıyla her işin ALLAH’a döndürülmesi ve her şeyde yalnızca O’nun hakem kılınması, ALLAH’ın hiçbir şeyin Kendisinden başkasına döndürülmemesini emrettiği ibadetin ta kendisidir. Dolayısıyla dosdoğru Din, tarih boyunca insanların çoğu duyarsız kalmış olsalar da, ancak ALLAH’ı razı edecek Din’in ta kendisidir. Bu kesinleştiğine göre, bu hakikate yahut bir kısmına karşı olan herhangi bir şey, her ne surette ve hangi asırda ortaya çıkarsa çıksın tağuttur. Dolayısıyla insan, gerek fert, gerekse toplum olarak, tağutu inkâr edip ondan ve yandaşlarından uzaklaşmadıkça (لا إله إلا الله محمد رسول الله) kelimesinin hakikatine şahitlik etmiş olmaz. Bunun içindir ki, Rasul SallAllahu Aleyhi ve Sellem zamanında bir kimse (لا إله إلا الله محمد رسول الله) kelimesine şahitlik edince cahiliyeden büsbütün kopuyor, tüm örflerinden, şekillerinden, kıymetlerinden, tartılarından ve telkinlerinden ayrılıyor ve iman kafilesine katılıyordu. Artık o, ALLAH için arınmış, tereddütsüz ve istisnasız bir şekilde emirlerine itaatkâr biri haline geliyordu. 

 
•İbadete gelince; 

 
Bu, hem içerisindeki canlı-cansız her şey ile birlikte bu kâinat ve Yaratıcı ALLAH Subhanehû arasındaki alâkadır, hem de insanın, hatta insandan ve cinden tüm mükellef yaratıkların varlık amacıdır: 

 
وَمَا خَلَقْتُ الْجِنَّ وَالإِنسَ إِلاَّ لِيَعْبُدُونِ   

 
Ben insanları ve cinleri ancak bana kulluk etsinler diye yarattım. (ez-Zâriyat 56) 

 
“İbadet” tarifleri arasında tercih edileni, Şeyh-ul İslâm İbn-u Teymiyye Rahimehullah’ın şu ifadeleridir: 

 
“ALLAH’ın sevdiği ve razı olduğu sözlerden, batınî ve zahirî amellerden her şeyi toplayan bir isimdir.” Keza Rahimehullah, “Risâlet-ul Ubûdiyye (Kulluk Risâlesi)” kitabında, Din’in tümüyle ibadet dâhilinde olduğunu tespit etmiş, bunu da Şer’î ve luğavî delilleri ile pekiştirmiştir. Nitekim bu, hem Allahu Teâlâ’nın; إِنِ الْحُكْمُ إِلاَّ لِلّهِ أَمَرَ أَلاَّ تَعْبُدُواْ إِلاَّ إِيَّاهُ ذَلِكَ الدِّينُ الْقَيِّمُ Hüküm sadece ALLAH’a aittir. O size kendisinden başkasına ibadet etmemenizi emretmiştir. İşte dosdoğru Din budur. (Yusuf 40) kavlinin mantukundan, hem de Şanı Yüce ALLAH’ın; وَمَا أُمِرُوا إِلاَّ لِيَعْبُدُوا اللَّهَ مُخْلِصِينَ لَهُ الدِّينَ Hâlbuki onlar ancak, dini ALLAH için halis kılarak ALLAH’a ibadet etmekle emrolunmuşlardı. (el-Beyyine 5) kavlinin mefhumundan çıkmaktadır. 

 
Keza Şehid Seyyid Kutûb Rahimehullah’ın, Allahu Teâlâ’nın; وَمَا خَلَقْتُ الْجِنَّ وَالإِنسَ إِلاَّ لِيَعْبُدُونِ Ben insanları ve cinleri ancak bana kulluk etsinler diye yarattım. (ez-Zâriyat 56) kavli hakkında söyledikleri bunu geniş bir biçimde izah etmektedir: 

 
“İşte bu göz kamaştırıcı gerçeğin bir diğer yönü de burada ortaya çıkıyor. Ve buna göre ibadetin anlamı sırf, birtakım sembolik davranışları yerine getirmekten çok daha geniş ve çok daha kapsamlı olduğu gerçeği ortaya çıkıyor. Çünkü cinler ve insanlar bütün hayatlarını belirli sembolik hareketleri yerine getirerek geçirmezler. Ve Allahu Teâlâ onlara bunu yüklemiyor. Aksine yüce ALLAH onlara hayatlarının büyük bir kısmını kuşatan ve meşgul eden başka birtakım faaliyetler yüklüyor. Bizler ALLAH’ın cinlere yüklediği faaliyet şekillerini bilmiyoruz. Fakat insandan istenen faaliyetlerin sınırını biliyoruz. Bunu Kur’an’dan yüce ALLAH’ın kavlinden öğreniyoruz: 

 
وَإِذْ قَالَ رَبُّكَ لِلْمَلاَئِكَةِ إِنِّي جَاعِلٌ فِي الأَرْضِ 

 
Hani Rabbin meleklere: ‘Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım.’ dedi. (el-Bakara 30) Şu halde insan denen varlıktan yapması istenen amel, yeryüzünde ALLAH’ın halifesi olmaktır. Bu görev içinde yeryüzünün imarı da vardır. Bunun içinde yeryüzündeki güç ve enerji kaynaklarının, hammadde rezervlerinin ve gizli cevherlerin keşfedilmesi ve bunları kullanarak geliştirip yaşam düzeyinin yükseltilmesi gibi birtakım aktif faaliyetler gerekmektedir. Ayrıca evrenin genel kanunları ile uyum içinde olan mutlak sistemi gerçekleştirebilmek, yeryüzünde ALLAH’ın Şeriatı’nı hâkim kılmak da Hilâfet’in gerekleri arasındadır. 

 
Buradan açıkça ortaya çıkıyor ki; insanın yaratılış gayesi veya ilk görevi olan ibadetin anlamı sadece birtakım sembolik davranışları yapmaktan çok daha geniş ve çok daha kapsamlıdır ve Hilâfet görevi de ibadet mefhumuna kesinkes dâhildir. O halde gerçek ibadet mefhumu iki ana unsurda somutlaşır: 

 
Birincisi: ALLAH’a kulluğun anlamını nefislere yerleştirmek... Yani, düşünceye şunu kesin olarak yerleştirmeli ki, ortada bir kul, bir de Rab vardır. Kul kulluk eder, ibadet ise Rab için olur. Bunun ötesinde hiçbir şey yoktur ve ortada bu konumdan ve bu bakış açısından başka bir şey yoktur. Ve şu varlık âlemi tümü ile ikiye ayrılır: Bir ibadet eden ve bir de ibadet edilen mabut. İbadet edilen Rab, birdir. Ve herkes O’nun kullarıdır. 

 
İkincisi: İbadet, vicdandaki her harekette, organların her işleyişinde, hayattaki her davranışta ALLAH’a yönelmektir. Bütün davranışlar ile samimi olarak ALLAH’a yönelmek, başka her türlü duygudan ve ALLAH’a ibadet etme motifi dışında her türlü motiften sıyrılmaktır.” 

 
İşte bu manaları, maddenin ruh ile mezcedilmesi olarak isimlendiriyoruz. Yani bu, insanın amellerini ALLAH’ın emirlerine ve nehiylerine göre seyrettirmesidir. Allahu Teâlâ bunu Kur’an’da apaçık göstermiştir: 

 
قُلْ إِنَّ صَلاَتِي وَنُسُكِي وَمَحْيَاي وَمَمَاتِي لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ   

 
De ki: ‘Benim salahım, ibadetlerim, hayatım ve ölümüm (tümüyle) Âlemlerin Rabbi olan ALLAH içindir.’ (el-En’am 162) Bunun içindir ki Allahu Teâlâ; Kendisine kullukta ve bu kulluğun yalnızca Kendisine has kılınmasında şirki kesinlikle nehyetmiştir: 

 
إِنَّا أَنزَلْنَا إِلَيْكَ الْكِتَابَ بِالْحَقِّ فَاعْبُدِ اللَّهَ مُخْلِصًا لَّهُ الدِّينَ   

 
Şüphesiz ki Kitab’ı Sana hak olarak indirdik. O halde sen de Din’i ALLAH’a has kılarak (ihlâs ile) kulluk et. (ez-Zümer 2) Bu manalar bütünüyle O’na yönlendirilir. Zira fıtratı, tabii yapısı ve özgün muhtaçlığı ile insanın “kul” olduğu, bundan başkasının mümkün olmadığı ve ona düşenin ancak mabudunu seçmek olduğu katî delâlet ile sabittir. 

 
Küçük olsun, büyük olsun ALLAH’tan başkasına yapılan her kulluk, nihayetinde Şeytan’a kulluktur: 

 
أَلَمْ أَعْهَدْ إِلَيْكُمْ يَا بَنِي آدَمَ أَن لَّا تَعْبُدُوا الشَّيْطَانَ إِنَّهُ لَكُمْ عَدُوٌّ مُّبِينٌ وَأَنْ اعْبُدُونِي هَذَا صِرَاطٌ مُّسْتَقِيمٌ 

 
Ey Âdemoğulları! Size, ‘Şeytan’a kulluk etmeyin, çünkü o sizin apaçık bir düşmanınızdır!’ demedim mi? Ve ‘Bana kulluk ediniz, doğru yol budur!’ demedim mi? (Yâ-Sîn 60-61)“Tağut” ve “ibadet” kelimelerinin manasına ilişkin bu kapsamlı anlayış ışığında, daha önce açıkladığımız gibi tağutu inkâr etmek ve kullukta Allahu Teâlâ’yı birlemek olan (لا إله إلا الله محمد رسول الله) kelimesinin gerçek manası bizim için aydınlanmış olur. Bu mefhumdan hareketle, Laiklik hakkında ALLAH’ın hükmünü kolaylıkla ve açıklıkla görebiliriz ki, kısacası bu; tağutî ve cahilî bir nizâmdır ve birbirinden ayrılmaz iki esasî yönden (لا إله إلا الله محمد رسول الله) kelimesine mütenakızdır: 

 
Birincisi: ALLAH’ın indirdikleri dışında bir yönetim olması bakımından, 

 
İkincisi: Kullukta ALLAH’a şirk olması bakımından… 

DEVAMI GELECEK,,,
Logged


EBU CENDEL AMEDİ
üѕтα∂
*****


Puan: 66
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 2328
Üye ID: 5033

Nerden:


« Yanıtla #2 : 14 Kasım 2011, 15:56:00 »

evet bekliyoruz inşALLAH devamını
Logged
Sayfa: [1]   Yukarı git
  Yazdır  
 
Gitmek istediğiniz yer: