EBU CENDEL AMEDİ
üѕтα∂
   
Puan: 66
Çevrimdışı
Üye ID: 5033
Nerden:
|
 |
« : 15 Aralık 2010, 23:30:11 » |
|
 |
|
 |
 |



 İşkence, göz korkutma, caydırma, intikam alma, cezalandırma veya bilgi toplama aracı olarak, bilinçli şekilde insanlara ağır acı çektirmektir. Başka bir deyimle, kişinin hat safhada acı çekmesini fakat ölmemesini (!) sağlamaktır.
Günümüzedek işkenceye başvurulmasının en büyük nedeni, sorgulama esnasında istenilen cevaba veya hedefe ulaşabilmektir. Devletler işkenceyi, tehdit olarak algılanan toplulukları kontrol altına alma ve üzerlerine baskı uygulama aracı olarakda kullanmaktadır. Devletlerin işkenceye başvurmaları asırlar önce başlamış, din değiştirme veya politik değişimleri kabul ettirme amacıyla sık sık kullanılmıştır. Hatta Roma İmparatorluğu'nda bir kölenin ifadesi yalnızca işkence altında alındığı takdirde kabul edilir, kölelerin kendi istekleri ile gerçeği söyleyebileceklerine inanılmazdı. 18. yüzyıla dek işkence, soruşturmalar ve mahkemelerde itiraf ve ifade alma yolu olarak görülüyordü, yani yasaldı.
İşkence o kadar yaygın bir ‘araçtır’ ki, etkili ve basit işkence yöntemlerinin geliştirilmesi için devletler ellerinden gelen çabayı sarf etmişler ve halen de etmektedirler. Antik çağlarda vahşi hayvanların önüne atmak, orta çağda kazığa oturtmak, ikinci dünya savaşında yakıcı güneşin altında demir kutuya kapatmak vb. gibi yöntemler icat edilmiştir. İnsanlık tarihi boyunca, vahdaniyetin hakim olmadığı her yerde zülüm ve vahşet vardı. Ve şimdi 21. asır ama durum değişmedi! Günümüzde Allahu Teala’nın dini yine hakim değil ve yine insanlar karanlıklar içerisindedirler. Hayvanlardanda aşağı olan bir zümre genel olarak tüm insanlara ve özel olarak Müslümanlara eziyet etmektedir.
İkinci Dünya Savaşına kadar işkence, sözde yasaktı. Savaşın ardından işkence yapabilmeye yasal zemin hazırlandı ve işkence yasal hale getirildi. Tony Blair bu gerçeği şu sözleriyle itiraf etmiştir: “Şüphesiz, oyunun kuralları değişmektedir.” (Tony Blair, Downing Street Press Conference, 5 August 20051) Günümüzde Avrupa’nın bir çok yerinde, Roma hukuku kaynaklı bir çok kanun yürürlüktedir. İşkencenin yasal zemine dayandırılmasıda bu hukunun bir parçasıdır.
Batıdaki müzeler Ortaçağ Avrupa’sının ‘adaletinin’ tarihe izleri silinemeyen kalemlerle yazılmasına neden olan çeşitli işkence aletleri ile doludur.
İşkence sadece Avrupa’da değil, tüm dünyada zalim yönetimler tarafından, büyük bir istekle benimsenmekte ve uygulanmaktadır. 2002 yılında, Bush’un Başsavcı adayı (o tarihlerde Bush’un Beyaz Saray danışmanı olan) Alberto Gonzales’e, o zamandan bu yana kötü bir üne sahip olan bir dahili not gönderildi. Bu dahili notta işkencenin genel kabul gören tanımı bir kenara atılıyor, "ölümle, iç organ tahribatıyla veya vücudun normal işlevlerinde kalıcı hasar ile sonuçlanmayan" her türden sorgulama yönteminin meşru olduğu iddia ediliyordu. (http://lawofwar.org/Torture_Memos_analysis.htm)
Bu zalim yönetimler, kendi halklarına işkence yapmayla yetinmeyip, ellerinin uzanabildiği yere kadar gidip orada ki masum halklarada eziyet ve işkence yapımaktadırlar. ABC News’en haberine göre, 2002 yılının mart ayında CIA’e Afganistan’lı mahkumlar üzerinde, "geliştirilmiş sorgulama yöntemlerini" kullanma yetkisi verildi. Bu sorgulama yöntemleri şunları içermektedir:
1- Mahkumları ıslatılmış ve çıplak olarak soğuk hücrede bırakmak
2- Mahkumları yere zincirli olarak kırk saatten fazla ayakta tutmak
3- Çıplak elle mahkumun karnına şiddetlice vurmak (çok acı verir fakat iz bırakmaz)
4- Waterboarding, 1500’lü yıllarda İtalyanlar, 2. Dünya Savaşı'nda Japonlar ve Gestapo, Vietnam'da ABD, vb. bu yöntemi kullandılar. Bu yöntemle maktül kendisini boğuluyor gibi hissediyor ve debeleniyor. Uzmanlar, bu yöntemin kalp krizine ve panik ataklara yol açabildiğini söylüyor.
Rumsfeld 2002 yılının Nisan ayında, "sorgulama görevlileri için direnci kırmada kullanılacak yöntemlerin listesine" son şeklini verdi... Bu yöntemler çerçevesinde gözaltında tutulanların, Kuran da dahil olmak üzere, her türlü malzemelerden yoksun bırakılmasına izin verildi. (www.wsws.org/tr/2005/feb2005/rums-f09.shtml)
ABD yönetimi, yukarıda belirttiğimiz gibi, CIA’nin, eziyet edici bir çok yöntemi, kullanmasını onayladı ve bu yöntemleri "geliştirilmiş sorgulama yöntemleri" listesine koydu. Müslümanları canilikle suçlayıp, terörist ilan eden Bush’un “geliştirilmiş sorgulama yöntemleri”dediği liste ise, 1942’de Gestapo’nun (Alman gizli servisi) başı Heinrich Müller’in bizzatihi yazdığı "Verschärfte Vernehmung" ile rahatsız edeci derecede büyük benzerlikler sergilemektedir. “Geliştirilmiş sorgulama yöntemleri” aşağı yukarı “Verschärfte Vernehmung” ile aynı manayı taşımaktadır. "Verschärfte Vernehmung”, Nazi Almanya’sının tutukladığı kişiler üzerindeki uyguladığı yasal (!), işkence çeşitlerinin listesidir.
ABD Adalet Bakanlığı bünyesindeki Yasal Danışma Bürosuna bağlı olarak çalışan, John C. Yoo, bu “geliştirilmiş sorgulama yöntemlerinin”, kasıtlı, fiziksel ve ruhi hasara neden olması amacıyla yapılmadığı için, işkence olmadığını savunmaktadır. John Yoo’nun bu iddiası Nazi Almanlarının iddialarıyla harfi harfine aynıdır. Nazilerde, “ yapılan işkencelerin ölümle sonuçlanmadığını, sorgulanan kişilerde hasarın önemsiz derecede az olduğunu ve kalıcı sakatlanmalarla sonuçlanmadığını,” iddia ediyorlardı.
Kendisi bunu savunmakla kalmayıp mahkumların işkence altında sorgulanmalarına yasal zemin hazırlamıştır.
Yenişafak, bu konuyla alakalı şunları aktarmıştır: “ABD Adalet Bakanlığı bünyesindeki Yasal Danışma Bürosuna bağlı olarak çalışan, Japon asıllı, John C. Yoo’nun, Irak ve Guantanamo'daki işkence programını uygulanabilir hale getiren ve buna yasallık kazandırmak için çalışan kilit isimlerden biri olduğu ortaya çıktı... Yoo'nun hazırladığı 'hukuki görüşlerde' işkencenin tanımlanması konusundaki açıklıklar kapatılmaya çalışılıyor ve uluslararası suç sayılan davranışları yasal göstermek için karmaşık, içi boş hukuki tezler ortaya atılıyor.”
|
|
 |
|
 |
|
|
|
|
« Son Düzenleme: 15 Aralık 2010, 23:36:52 Gönderen: suat »
|
Logged
|
|
|
|
EBU CENDEL AMEDİ
üѕтα∂
   
Puan: 66
Çevrimdışı
Üye ID: 5033
Nerden:
|
 |
« Yanıtla #1 : 15 Aralık 2010, 23:32:04 » |
|
 |
|
 |
 |
Yine 4 şubat 2010’da ABD Ulusal İstihbarat Direktörü Dennis Blair, terör zanlılarının sorgulamalarına ilişkin tekniklerin iyileştirilmesi (!) için bilimsel araştırma yapılacağını açıkladı.
Özgürlüğün bekçiliğini üstlenmiş sözde kalkınmış ülkelerin gelişmiş sistemi demokrasi, halkın kendi kendisini yönetmesi esası üzerine kurulmuştur. Demokrasi, insanların karşılatıkları problemleri çözme otoritesini insanlara verir. Kendilerini yönetmeleri için halk tarafından seçilmiş (!) insanlar bu problemler üzerinde düşünmeye başlarlar aynen işkence hususundada olduğu gibi. “İşkence iyi birşeymidir yoksa kötü birşeymidir?” diye akıllarına sorarlar. İşkencenin iyi birşey ve yapılmasının gerekli olduğuna kanaat getirdikleri takdirde, bu düşünceyi oylamaya sunarlar: “İşkence yapsak mı, yapmasak mı?” Ardından çoğunluk evet deyince işkence yasallaşır. Yani belirleyici faktör insanların akılları, heva ve hevesleridir. Bu esnada insan hayatının, onurunun ve şerefinin hiç bir değeri yoktur. Önemli olan bir avuç insanın istediği gibi at koşturabilmesi ve arzularını canlarının istedikleri şekilde tatmim edebilmeleridir! Bu insanlar o kadar küstahlardır ki, yaptıkları kanunlar neticesinde artık sadece şüpheye dayalı olarak insanlar tutuklanabilmekte ve herhangi bir mahkeme önüne çıkarılmaksızın cezaları kesilmektedir.
Şimdiye kadar aktardığımız kafirlerin kendilerini dünyanın sahibi ve Müslümanları sahipsiz görüp çeşitli kılıflar giydirerek var güçleriyle eziyet ve işkence yapmalarıyla alakalı idi. Maalesef işkence meselesi bu kadarla ibaret değil! Müslümanların sözde liderleri, İslam alemindeki zalim yönetimler hakim oldukları ülkenin güvenlik güçlerine emir vererek, İslam toprakları üzerinde Ümmeti Muhammede eziyet ettirmektedirler. Sadece bununla kalmayıp her konuda olduğu gibi işkence konusunda da kafir müttefiklerine azami derecede yardım etmekte ve onlarla işbirliği yapmaktadırlar.
“CIA”nin, işkence uygulamalarıyla ünlü Mısır, Suriye ve Suudi Arabistan gibi ülkelere tutuklu aktarmış olduğu da artık ortaya çıkmış durumda. Bu ülkelere gönderilen mahkumlara CIA tarafından hazırlanmış bir soru listesi de eşlik etmiş. "Sorgulamalar" zaman zaman, bir CIA ajanı tarafından gözleme tabii tutulmuş.”(www.wsws.org/tr/2005) Mısır, Türkiye, Suriye, Cezayir, Fas ve Özbekistan’nın karanlık zindanları İslam’a sevdalı, suçları sadece ve sadece İslami hayatı arzulamak olan Müslüman kardeşlerimizle tıka basa doludur.
Mısır yönetimi o kadar gaddar ve küstahdır ki sadece sakal bırakmayı dahi tutuklama nedeni olarak saymaktadır. Sırf bu yüzden dolayı, tutuklanan kardeşimize işkence yapma ve hapise atma hakkını kendinde görmektedir. İmad Kabir isimli bir müslüman işkenceye uğramış, cinsel tacize maruz kalmış ve bu esnada polisler tarafından görüntülenmiştir. Ardından görüntüleri internete düşmüştür. Olayın açığa çıkmasıyla işkenceyi yapan polislerin cezalandırılması beklenirken, yönetime karşı koyma suçundan ötürü İmad Kabir, 3 ay hapis cezasına çarptırılmıştır. (BBC News Online, 10 January 2007)
Bu ve buna benzer bir çok vakıalardan dolayı İslam alemindeki bir çok Müslüman, bu karanlık çağa bir son verebilmek için çözüm aramaya koyulmuştur. Kafirlerin asırlar boyu çalışıp ne yazıkki Müslümanların zihinlerini bulandırmayı başarmış olmalarından dolayı Ümmet bu karanlık çağdan kurtuluşu İnsan Hakları, demokrasi, vb. gibi içi boş sloganlarda aramaktadır. Değişmez, sabit ilkelere sahip olmayan, insanların heva ve heveslerine göre kendi elleriyle yaptıkları kanunlardan yani Batı değer ve yargılarından bir Müslümana ne gibi bir hayır gelebilir! Durum ayan beyan ortada! Zamana, mekana ,heva ve hevese göre değişen bir sistem, değişmeyen içgüdüler ve uzvi ihtiyaçlara sahip olan insanoğlunun fıtratına aykırıdır. İnsanoğlunun problemlerini çözemez ve içgüdülerini düzenleyemez. Bilakis insanı bir problemler yumağı içerisine çeker ve orada boğar.
Buraya kadar bahsettiklerimiz delilsiz ve zanna dayalı tutuklamalarla, yargısız infazlarla, işkencenin ‘yasal’ kısmıdır. Yasal olmayan yollarla da işkence yapılmaktadır. Halklardan gizlenerek, kapalı kapılar ardında çeşitli işkence faaliyetleri yapılmaktadır. Zaman zaman siyasi çekişmelerin veya vicdani rahatsızlıkların neticesinde bu vahşi sırların bir kısmı ortaya çakmaktadır. Ebu Gureyb hapishanesi buzdağının sadece görünen kısmıdır. Devletlerarası skandal boyutunda bir çok işkence olayları ortaya çıkmıştır. Irak’ta ABD askerlerinin halka yaptıkları zulümler, işkence gemileri, işkence uçakları, gizli hapishaneler, vs...
Batı ile tek vucüt haline gelmiş kapitalizm sisteminin meydana getirdiği vahşetin boyutları işkence meselesi ile bir kez daha tüm açık ve seçikliği ile gözler önüne serilmektedir. Yapılan şey ne kadar vahşi veya edebsizce olursa olsun menfaat getirdiği, birşeyler kazandırdığı sürecede legal veya illegal yollarla devletler tarafından mutlaka korunur. İşte işkence meseleside buna dahildir. Nitekim kapitalizm işkenceyi evrensel alanda “illegal” bir pazar haline getirmiştir. Kaçırılan ve ardından gizli mahsenlerde tutulan zavallı insanların organları alınmakta ve satılmaktadır. Veyahut bu insanlar devletlerin ülke sınırları dışında diğer devletlerle kozlarını paylaşabilme aracı olarakta kullanılmaktadırlar. Bu insanların ilaçlarla düşünememeleri sağlandıktan, adeta robotlaştırıldıktan sonra üzerlerine bombalar bağlanmakta, siyasi hedef doğrultusunda ve özellikle Müslümanların arasında, patlatılmaktadır. Kadınlar, kızlar, çocuklar kaçırılmakta ve satılmaktadır.Tecavüzler kayd edilmekte ve bu iğrenç pornografi tüm dünyaya pazarlanmaktadır. İşte Kapitalizmin canavarlığı bu şekilde zirve yapmıştır!
Velhasıl, Kapitalizm hakim olduğu ve otorite insanların elinden çekip alınmadığı sürece de işkence asla sonlandırılamaz.
|
|
 |
|
 |
|
|
|
|
|
Logged
|
|
|
|
EBU CENDEL AMEDİ
üѕтα∂
   
Puan: 66
Çevrimdışı
Üye ID: 5033
Nerden:
|
 |
« Yanıtla #2 : 15 Aralık 2010, 23:34:40 » |
|
 |
|
 |
 |

İslam’ın ‘Olmayan’ İşkence Tarihi ve İşkencenin Şerri Hükmü: İslam dininin 7. asırda doğması hemen akabinde fetihlerle hızla yayılıp o zamanın hakim güçleri Fars ve Roma imparatorluklarını sınırlarına dahil etmesiyle o bölgelerde sanıklara yapılan ‘yasal’ işkencelere bizzatihi Müslümanların elleriyle son verildi. İslam ideolojisinden fışkıran İslam şeriatı, insan zihninden çıkmış Roma hukunundan üstündür. İslam şeriatında iyi ve kötü, güzel ve çirkin Allahu Teala tarafından belirlenmiştir. Bu ilkeler kesinlikle değişmezler. İslam hayatta karşılaşabileceğimiz her türlü probleme çözüm getirmiştir. İnsanlara eziyet ve işkence yapma konusunuda açıklamış ve şeri hükümlerle hayattaki yerini belirlemiştir.
Yönetimlerin insanlara işkence yapmaları İslam’da yasaklanmıştır. Çoğunluğun ne düşündüğüne veya nasıl bir menfaat getireceğine bakmaksızın, insanlara eziyet etmek haram kılınmıştır. Nitekim Ömer b. El-Hattab RadiyAllahu Anh der ki: Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’i şöyle buyururken dinledim:
إن الله يعذب الزين يعذبو ن النلس في الدنيا
“Şüphesiz dünyada insanlara işkence edip azap edenleri ALLAH kıyamet gününde azaplandıracaktır.” (Ebu Davud,2648, Müslim, 4734, 4735)
Bir başka hadiste Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur:
صنفان من اهل النار ام ارهما قوم معهم سياط كازناب البقر يضربون بها الناس
“Cehennem ehlinden henüz görmediğim iki kesim vardır. Bunların birisi beraberlerinde insanları kendileriyle dövdükleri ve sığır kuyruklarını andıran kamçılar bulunan bir topluluktur...” (Müslim,3971, 5098)
Aynı şekilde İslâm, Müslümanların gizliliklerine, şeref ve haysiyetlerine, mallarına, namuslarına saldırıda bulunmayı, evlerinin mahremiyetlerini çiğnemeyi haram kılmaktadır. Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmaktadır:
كل المسلم على المسلم حرام دمه وماه وعرضه
“Her Müslümanın her şeyi diğer Müslümana haramdır. Kanı, malı ve canı haramdır.” (Müslim, 4650; İbni Mace, 3923; Ahmed b. Hanbel, 7402)
İslam akidesinin, ruhi esasa dayandırılması hasebiyle, işkenceye götüren yollar kapatılmaktadır. Allahu Teâlâ tarafıdan yaratılmış olduğuna, tekrar O Celle Celaluhu’ya döndürüleceğine, hesap vereceğine olan imanı işleyeceği fiilerinde sürekli ve dikkatle kendisini hesaba çekmesini getirir. Yani imanının idrakında ve bunun gereğini yerine getirmeye özen gösteren bir Müslüman, bir işi yapmadan önce Allahu Teâlâ’nın rızasına nasıl erişebileceğini düşünür. Allahu Teâlâ’nın rızasını kazanamayacak, hatta O Celle Celaluhu’yu gadablandıracak her türlü fiilden uzak durur. Sürekli Allahu Teâlâ ve kendisi arasındaki bağı korur. Aynı zamanda bu bağı kuvvetlendirmeye gayret eder. Ve bu durum devletin istikrarlı dönemlerinde veya savaşın en şiddetli yerinde dahi değişmez. Bir Müslüman, fiillerini şeri hükümlerle sınırlandırmalı, Allahu Teâlâ’nın sürekli kendisini gördüğünü, O Celle Celaluhu’nun emirlerine aykırı davrandığı takdirde kendisini çepe çevre kuşatacağını, yakalacağını ve hududullahı aşmasının hesabını mutlaka soracağını unutmaz. Nitekim ALLAH Celle Celaluhu küçük veya büyük herşeyin kaydedildiğini ve hesabının mutlaka sorulacağını şu ayetlerle haber vermektedir:
وَكُلُّ صَغِيرٍ وَكَبِيرٍ مُسْتَطَرٌ “Küçük büyük her şey satır satır yazılmıştır.” (Kamer 53)
فَمَن يَعْمَلْ مِثْقَالَ ذَرَّةٍ خَيْراً يَرَهُ وَمَن يَعْمَلْ مِثْقَالَ ذَرَّةٍ شَرّاً يَرَهُ
“Artık kim zerre ağırlığınca bir hayır işlerse, onun mükâfatını görecektir. Kim de zerre ağırlığınca bir kötülük işlerse, onun cezasını görecektir.” (Zilzal 7-8)
Cihadın dahi ALLAH Celle Celaluhu’nun koyduğu belirli ve hassas kuralları vardır. Savaşın en hiddetli yerinde dahi mücahidler ALLAH’ın emirlerine İslam’ın getirdiği savaş kurallarına riayet etmelidirler. Cihadın tek hedefi ALLAH’u Teala’nın rızasını kazanmak, ALLAH Celle Celaluhu’yu ve Kelamını yüceltmektir. Bir Müslüman cihada herhangi bir menfaat arzusuyla veyahut vatancılık duyguları içerisinde veyahut nam salabilme niyetiyle katıldığında ahirette nasibini alamayacaktır.
Zira bu hususta Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmaktadır:
ان اول النلس يقضى يوم القيلمه عليه رجل استشهد فلتي به فعرفه نعمه فعرفهل قال: فمل عمات فيهل؟ قال: قلتلت فيك حتى استشهدت قال: كنبت ولكنك قلتلت لأن يقال: جريء فقد قيل شم امر بم فسحاب عاى وجهم حتى القي في النلر
“Kıyamet gününde bir şehid hakkında hüküm verilecektir. Allahu Teala ona ne yaptığını sorar: Senin uğrunda çarpıştım, şehid edildim, der. Fakat ALLAH (cc) ona: Yalan söyledin. Sana cesur adam desinler diye çarpıştın, buyuracak ve o adam yüz üstü sürüklenerek cehenneme atılacaktır.” (Müslim, İmare 152)
İşte böylelikle akidevi açıdan işkence engellenmiş olur.
Günümüzde kafir askerler büyük bir nefretle ve menfaat duyguları içerisinde Müslümanlara saldırıyor, topraklarını işgal ediyorlar. Burada savaştan bahsedemiyoruz. Çünkü savaş en az iki devletin ordularının karşılıklı çatışması ile gerçekleşir. Fakat Müslümanların kukla liderleri ve satılmış komutanları tıpkı Afganistan’da ve Pakistan’da olduğu gibi kendi halklarına kafir ordularıyla birlikte bizzat kendileri saldırıyorlar. Bazende Irak’ta olduğu gibi halklarını yüzüstü bırakıp kaçıyorlar. Korumasız ve savunmasız kalan Müslümanlar ise bu cani askerlerin saldırılarına maruz kalıyorlar. Bu saldırıların boyutunu yapılan katliamlar gözler önüne seriyor. Bu katliamların en canlı örneklerinden biri 19 Kasım 2005 tarihinde gerçekleştirilen “Hadisa” katliamıdır. Yol kenarına yerleştirilen bir bombanın patlaması sonucunda bir ABD’li askerin öldürülmesinin ardından askerlere büyük bir öfke ve nefret hakim oldu. Bu büyük öfke ve nefret bir grup ABD'li askerlerin aralarında çok sayıda çocuk, kadın ve yaşlılar olan bir grup Iraklı sivilleri suçsuz yere öldürmeleriyle sonuçlandı. Bu katliamın ardından, Irak’taki ABD askerlerine 30 gün boyunca hızlandırılmış kurslar vasıtası ile “savaşta izlenmesi gereken ahlaki değerler ve etik kuralların” öğretilmesi talimatı verildi. (http://news.bbc.co.uk)
Söz konusu ahlaki değerler ve etik kurallar tıpkı işkence meselesinde de olduğu gibi belirlenmiş, sabit ve bağlayıcı ölçülere sahip değillerdir. Bunlar sadece kağıt üzerinde kalmakta ve savaşın en hiddetli yerinde yırtılıp atılmaktadırlar. Küffar ordularındaki askerlerin bu şekilde davranmalarının sebebi savaşa katılmalarındaki esas nedenden kaynaklanmaktadır. Onlar eğlenebilmek veya menfaat elde edebilmek veyahutta makam sahibi olabilmek amacıyla savaşmaktadılar. Zira Irak’ta ki bir çok işkence olayı ABD ve İngiltere askerlerinin ülkelerine döndüklerinde eşlerine ,dostlarına gösterebilmek için büyük bir gururla yaptıkları “eserlerinin” yanında poz vererek çektirdikleri resimlerin medyaya sızmasıyla gün yüzüne çıkmıştır. Aynı zamanda müzik eşliğinde, gülüp oynayarak Iraklılara ateş eden askerlerin görüntülerine internette herkes kolayca ulaşabilir. İşte, ALLAH Celle Celaluhu’nun dinine ve hesap gününe kati bir iman olmaksızın savaşta yakın arkadaşların ölümü ve sürekli çatışma halinde olmanın oluşturduğu stres Batılı askerlerin “Hadisa” gibi canavarca bir çok katliam yapmalarına yol açmaktadır.
İşkenceye yol açabilecek durumları iman husundan yola çıkarak engelledikten sonra, İslam’ın bir ideoloji olması hasebiyle işkence devlet bazında da engellenir. İslam ideolojisi ancak bir devlet bünyesinde cisimleşebilir. Hilafet içerisinde yargı mekanizması mevcuttur. Yargının sınırları ve görevleri şeri nasslar doğrultusunda belirlenmiştir. Şeri nasslardan çıkartılan yargının tarifi şu şekildedir: “Yargı (kaza), bağlayıcı olmak üzere hükmü bildirmek demektir. Yargı ile insanlar arasındaki anlaşmazlıklar çözümlenir yada toplum hakkında zarar verecek olan şey önlenir. İster yönetim yapısında yer alan bir yönetici olsun, ister memur olsun, ister Halife veya ondan daha aşağı bulunan herhangi bir şahıs arasındaki anlaşmazlıklar olsun, yargı ile insanlar arasındaki anlaşmazlıkları ortadan kaldırır.”(İslam’da Yönetim Sistemi)
“Yargının, bağlayıcı olmak üzere bildirdiği hüküm,” yani teşrî etmekle (yasama/kanun çıkartmakla) ilgili hususlar, çoğunluk veya azınlık oylarına bağlı değildir. Ancak, şeri nasslara bağlı olur. Çünkü, teşri edici (kanun koyucu) Ümmet değil, Allahu Teâlâ'dır. İnsanların işlerini gütmek ve yönetimi yürütmek için gerekli şerî hükümleri benimseme konusunda yetki sahibi ise yalnız Halife’dir. Evet, İslam Devleti’nde Müslümanlar yöneticileri kendilerine eziyet ettikleri takdirde bu eziyeti şikayet edebilecekleri Mezalim mahkemesi isminde özel bir kuruma sahiptirler. İslam, işkence şöyle dursun insanlara haksızlık ve eziyet yapılmasını kabul etmeyip yasakladığı gibi bunları engelleyecek mekanizmayı bizzat kendi içerisinde barındırmaktadır. Bu mekanizmanın en ufak bir aksaklık göstermeden çalışması için gereken detaylarıda şeriat bildirmiştir.
İslam ceza hukukuna göre, suçlu birini serbest bırakmak, suçsuz birini cezaya çarptırmaktan daha iyidir. Nihayetinde adaletten kaçış yoktur. Kişi işlediği suça karşın cezaya çarptırılmaktan dünyada bir şekilde kurtulsa dahi, ahirette, Allahu Teâlâ’nın huzurunda hesaba çekilip hak ettiği cezayı almaktan kesinlikle kurtulamayacaktır. Zira Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur:
ما المسلمين عنادرءواالحدود
العقوبة في يخطئ ان من خير العفو في يخطى ان الإمام فان سبيله فخلوا جمخر له كان فان استطعتم
“Elinizden geldikçe, had cezalarını Müslümanlardan defedin. Geçerli bir özür varsa hemen salıverin. Zira imamın yanlışlıkla affetmesi, yanlış bir ceza vermesinden daha hayırlıdır.” (Tirmizi K. Hudud, 1344)
Baskı, sıkıntı, eziyet ve işkence altındaki Müslüman veyahut gayri Müslim halklar artık kurtuluşu arzuluyor. Karanlığın içerisinde bir ışık görmeyi arzuluyor. Bu kurtuluş ise; ancak köklü bir değişiklikle yani İslam devletinin tekrar kurulması ve bu işkenceci Kapitalizm sistemi ve avanelerinin alaşağı edilmesiyle mümkün olacaktır.
|
|
 |
|
 |
|
|
|
|
|
Logged
|
|
|
|
|