 |
İşte böylece Kâfir Batı, Müslümanların topraklarında bu kanserli cismi var etti. Ardından Kâfir devletler arasında, özellikle Amerika ile İngiltere sonra da Avrupa arasında, Filistin konusunda şiddetli bir devletlerarası çatışma meydana geldi ve Filistin meselesinden bölgenin tamamına yayıldı. Çünkü Filistin, Müslümanların kalplerinde canlılığını korudu ve etrafındaki Arap devletleri içerisinde bir etki merkezi oldu. Hatta bu etki, Arap olmayan diğer Müslüman beldelere kadar bile uzandı.
1947’deki Taksim Kararı’ndan ve 1948’de Filistin işgâlcisi Yahudi varlığının kurulmasından sonra, Yahudi varlığı ile tüm dünya devletleri arasında ortak paydayı ifade eden devletlerarası kararlar peş peşe geldi: Yahudi varlığının korunması ve her türlü güç ile desteklenmesi. Bu, meselenin Yahudilere ilişkin yönüdür. Araplara ilişkin yönü ise Mültecîler konusunun “insancıl”(!) çözümü idi. Yani nerede barınacaklar? Göç ettikleri Arap devletleriyle ilişkileri nasıl olacak? Neticede alınan her bir karar şu iki faktörden kaynaklanmaktaydı:
1. Yahudi varlığı, dokunulmaz bir emr-i vâkidir, üstelik Arap yöneticileri onun tanınması için çırpınmalıdır.
2. Filistinlilerin “insan hakları” ise mülteciler konusunun düzenlenmesi, Filistin’in diğer bölgelerinde veya Arap devletlerinde yerleştirilmeleri ve onlarla olan ilişkileri ile bağlantılıdır.
29.11.1947 târihli Taksim Kararı, Yahudi devletinin yasal temeli ise, 28.03.1949’da Birleşmiş Milletler üyeliğine kabulü de Yahudi varlığının devletlerarası düzeyde tanınmasının vurgulanması idi.
İğrenç bir siyâsî dehâya sahip İngiltere, tüm Filistin üzerinde yani 1948’de işgâl edilen kısım ile birlikte, Ürdün’e ilhâk edilen Batı Şeria ve Mısır yönetimi altındaki Ğazze Şeridi’den ibâret geri kalan kısım olmak üzere, Filistin’de laik ve demokratik bir devletin kurulması gerektiğini gördü ve tüm bu kesimler üzerinde Lübnan tarzı demokratik temele dayalı tek bir Filistin devleti olmasını istedi. Böylece Filistin’in tümünde yönetim Yahudilere ait olacak, Müslüman ve Hıristiyanlardan bazı bakanlar da yönetime katılabileceklerdi. Bu durumda fiilen Yahudilerin yönettiği bu devlet, Arap Devletleri Birliği’ne üye yapılacak, dolayısıyla bölgede kabullenmiş olacaktı. İngilizler bu çözümü, Yahudilerin bölgede aktif bir unsur olarak kalmalarını sağlayacak bir garantör olarak görüyorlardı. Bununla birlikte eğer onlar bölgede sadece kendilerine ait bir devlette ayrılırlarsa, Müslümanlar nazarında düşman olarak görülmeye devam ederler ve aynen Haçlılar gibi eninde sonunda yok edilmeye mahkûm olurlardı. Yahudi politikacıların çoğu bu görüşe iknâ oldu ve uğrunda gayret sarfetti. İngiltere ise Yahudiler ile bölgedeki Arap yöneticiler -ki hepsi de hâin ajanlardı- arasında barış sağlayarak bu çözümün zeminini hazırladı ki bu suretle barış sonrasında işlerin mezkur çerçeveye oturacağını umuyordu.
Lâkin Amerika’nın Ortadoğu’daki diplomatik temsilcileri, Amerikan Dışişleri Bakanlığı’nın Ortadoğu İşleri Vekîli George Maggie başkanlığında, 1950 yılında İstanbul’da bir araya geldikleri toplantıdan sonra Amerika’nın bölgedeki tüm ağırlığını koymasına ve İngiltere’den bağımsız ve ona alternatif olarak sıcak meselelere yönelmesine karar verdiler. O toplantıda alınan kararlardan bir kısmı şöyle idi: “Biri Arap diğeri Yahudi olmak üzere Filistin’in iki devletine bölünmesi ve Mülteciler meselesinin halledilmesi için Birleşmiş Milletler heyeti teşvik edilmelidir.” Ardından Amerika, diğerleriyle iç içe olup aralarında eriyerek nihayetinde Filistin’e Arapların otoritesinin geri gelmesindense, orada bir Yahudi devletinin bulunmasının Filistin’deki varlıkları için daha iyi olacağına Yahudi politikacıları ikna ederek bu tasarı doğrultusunda hareket etmeye başladı. Ancak İngilizlerin Ben Gurion gibi ilk dönem Yahudi politikacıları üzerindeki siyâsî nüfuzu ve bu Yahudilerin Filistin’in tümü üzerinde hegemonya kurma tamahları, Amerika’ya ilk etapta tasarısını başarıyla uygulama imkânı vermedi.
Eisenhower Yönetimi’nin sonlarında 1959 yılında Amerika, hem bir miktar tafsilat hem de kuvvet içeren bir proje benimsedi. Buna göre, Batı Şeria ve Ğazze’de Filistinliler için bir varlık oluşturulması, el-Kuds’ün devletlerarasılaştırılması ve küçük bir kısmının yerleşimini “İsrail” hükmü altında işgâl edilmiş Filistin’e, büyük bir çoğunluğunun yerleşimi de Filistin dışında sağlayarak Filistinli Mültecîler meselesinin halledilmesi amaçlanıyordu. Bu projeyi uygulamak üzere Amerika’nın bölgedeki baş ajanı ‘AbdunNâsır görevlendirildi. Bu proje aynı zamanda, Filistin Cumhuriyeti’nin kurulmasına ve topraklarını kurtarmaları için Filistin halkının silahlandırılmasına çağrıda bulunan Amerika’nın bir diğer ajanı Irak’taki ‘AbdulKerîm Kâsım’a da dayanıyordu. Onlar Filistin Yüksek Hey’eti ile temas kurup onu bağırlarına bastılar. Yine bir başka Amerika ajanı olan Kral Su’ud, Ürdün Kralı Kral Huseyn ile görüşmek ve bu proje doğrultusunda yürümesi için ona baskı yapmakla görevlendirildi. Medya da dikkat çekici bir şekilde bu projeye çağrı yapmaya başladı. Lâkin Kral Huseyn İngilizlerin komutuyla, Kral Su’ud’un teklifine şiddetle karşı çıkarak icâbet etmedi. Bunun üzerine Amerika Ürdün’e baskı yapmaya başladı ve Arap Devletleri Birliği 1960 yılında Lübnan’daki Şetura’da bir toplantı düzenledi. Oradaki şiddetli baskılar sonucu Ürdün Başbakanı Hezza’a el-Mecâlî, bu Amerikan projesine muvâfakat göstermek zorunda kaldı. Yani Batı Şeria’da bir Filistin varlığının kurulmasını kabul etti. Ancak el-Mecâlî’nin muvâfakâti bir işe yaramadı, çünkü el-Mecâlî suikasta kurban gitti.
1961 yılında Kennedy yönetime geldiğinde hepsine, Su’udi Arabistan Kralı Kral Su’ud’a, Ürdün Kralı Kral Huseyn’e, Irak Devlet Başkanı ‘AbdulKerîm Kâsım’a, Mısır Cumhurbaşkanı ‘AbdunNâsır’a ve Lübnan Cumhurbaşkanı Fu’ad Şihâb’a meşhur mektuplarını gönderdi. Bu mektuplarda Amerika, Mülteciler problemini ve Ürdün’ün su sorununu çözeceği sözünü veriyordu. Ardından 10.06.1961’de Kâhira’da bir Arap Konferansı yapıldı ve Filistin Devleti fikrini kabul etmesi için Ürdün üzerindeki baskı daha da artırıldı. Konferans akşamı Amerikan sefîri bir Filistin varlığına muvâfakât etmesi için Ürdün Başbakanı Behcet et-Telhûnî ile bir araya geldi. Fakat Kral Huseyn, et-Telhûnî’yi çağırttı ve tehdit etti. Böylelikle Amerika’nın plânı ikinci kez boşa çıktı ve konferans başarısız oldu.
İşte böylece Batı Şeria ve Ğazze’de bir Filistin varlığının, el-Kuds’te de devletlerarası bir varlığın oluşturulmasına yönelik Amerikan girişimleri sürüp gitti. Ancak bu girişimlerin tümü İngilizlerin ve Kral Huseyn’in reddetmesi sonucu hezîmete uğradı. Çünkü onların kendi projeleri; Filistin’de Yahudilerin hegemonyası altında olan ve Ürdün ile ayrıcalıklı bir ilişkisi bulunan tek bir laik devlet kurulması şeklindeydi. Bundan sonra 1964 yılında toplanan Arap Devletleri Zirvesi’nde, Cemâl ‘AbdunNâsır’ın desteğiyle Ahmed eş-Şukeyrî başkanlığında Filistin Kurtuluş Örgütü (FKÖ) kuruldu. Bundan maksat Batı Şeria’yı Ürdün’den kopartıp orada bağımsız bir Filistin varlığı kurmak ve bunun yanına da el-Kuds ve Beyt Lahim’de devletlerarası bir varlık oluşturmaktı.
Amerika’nın bu plânlarına ve girişimlerine İngiltere’nin cevabı, köklü İngiliz ajanı Tunus Devlet Başkanı el-Habîb Burgiba üzerinden geldi. Burgiba 1964 ve 1965 yıllarında, doğal olarak ağırlığı Yahudilerin lehine olacak şekilde tâifî (tarafsal) denge esâsına göre, Filistin’in tümünde tek bir laik devletin kurulmasına çağrıda bulundu. Arap devletleri bu iki proje arasında bölündüler: Amerikan Projesi, Ürdün ve “İsrail”den ayrılmış bir Filistin varlığı kurulmasını öngörürken, İngiliz Projesi [Burgiba Projesi] ise tarafsal dengeye dayanan Lübnan tarzı tek bir laik varlık (devlet) kurulmasını öngörüyordu.
|
|