Sayfa: [1]   Aşağı git
  Yazdır  
Gönderen Konu: işgal edilmiş müslüman beldeler 1 FİLİSTİN  (Okunma Sayısı 148 defa)
0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.
EBU CENDEL AMEDİ
üѕтα∂
*****


Puan: 66
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 2328
Üye ID: 5033

Nerden:


« : 26 Mayıs 2011, 10:10:15 »

Filistin Müslümanların târihinde; Rasülü’nü el-Mescid-il Harâm’dan el-Mescid-il Aksâ’ya geceleyin yürüterek Beyt-ul Harâm’ına tek bir bağ ile bağladığı günden beri, bir inci olarak başlamıştır. ALLAH [Subhânehu ve Te’alâ] şöyle buyurmuştur:

سُبْحَانَ الَّذِي أَسْرَى بِعَبْدِهِ لَيْلا مِنْ الْمَسْجِدِ الْحَرَامِ إِلَى الْمَسْجِدِ الأَقْصَى الَّذِي بَارَكْنَا حَوْلَهُ Bir gece, (Muhammed) kulunu Mescid-il Harâm’dan, çevresini mübarek kıldığımız Mescid-il Aksâ’ya götüren ALLAH noksan sıfatlardan münezzehtir. [el-İsrâ 1] İşte bu şekilde orayı, mübarek, tertemiz bir toprak kılmıştır.

Böylece ALLAH [Subhânehu ve Te’alâ] Hicretten on altı ay sonra el-Kâ’bet-ul Muşerrafe’yi Müslümanların ikinci kıblesi yapıp oraya döndürmeden önce, Beyt-ul Makdîs’i Müslümanların ilk kıblesi yaparak Müslümanların kalplerini Filistin’e bağlamıştır.

Filistin, İkinci Râşid Halîfe ‘Umer İbn-ul Hattâb [RadiyAllahu ‘Anh] zamanında, Hicrî 15. yılda fethedilip henüz İslam’ın Sultası altına girmemiş iken, Sefronius orayı Halîfeye teslim etmeden önce, oradaki Hıristiyanların talebi üzerine, “Yahudilerin Filistin’de yaşamalarına izin verilmeyeceğini ifade eden” ve [العهدة العمرية] “el-‘Umeriyye Ahitnâmesi” denilen meşhur ahitnâmeyi ona vermiştir.

Filistin fethedilmeden önce de sonra da Müslümanların târihinde bir inci ve Müslümanların beldeleri içerisinde bir ağırlık merkezi olmuştur. Her ne zaman saldırıya uğradıysa, saldırganların gücü ne olursa olsun yerle bir edilmişlerdir. Dolayısıyla Haçlılar ve Tatarlar (Moğollar) için bir mezar olduğu gibi, -ALLAH’ın izniyle- ALLAH’ın düşmanları Yahudiler için de bir mezar olacaktır. Nitekim Filistin’de Tatarlara ve Haçlılara karşı [Hıttîn Savaşı (H. 583 – M. 1187) ve ‘Ayn Câlût Savaşı (H. 658 – M. 1260)] gibi aralıksız savaşlar yapılmıştır. Yine ALLAH’ın izniyle bu savaşları, Filistin’in saf ve tertemiz bir şekilde tekrar Diyâr-ul İslâm’a dâhil olması için Yahudilerle yapılacak aralıksız savaşlar takip edecektir.

Filistin meselesi, devletlerarası bir sorun olarak geçen yüzyılda Osmanlı Halîfesi ‘AbdulHamîd Hân zamanından îtibaren hareketlenmeye başladı. Zîra o dönemde Yahudilerin siyâsî liderleri, Filistin’de kendileri için tutunacak bir yer edinmek üzere Kâfir devletlerle özellikle de İngiltere ile dayanışma çabası içerisinde idiler. Bu amaçla Osmanlı Hilâfet Devleti’nin içerisinde bulunduğu mâlî krizden faydalanmaya çalıştılar. Bu dönemde M. 1901 yılında o zamanki Yahudi liderlerinden Hertzl, aynı amaçla devlet hazînesine ödenmek üzere büyük miktarda para teklifinde bulundu. Fakat Halîfe ‘AbdulHamîd Hân onun bu teklifini reddetti. Halîfe’nin Hertzl’in önerisine cevâben iletilmek üzere Sadrâzam’a söylediği meşhur sözü şöyle idi:
“Doktor Hertzl’e bu konuda ciddi adımlar atmamasını nasihat ediniz. Zîra ben Filistin toprağının tek bir karışından dahi vazgeçemem!.. Orası benim şahsi mülküm değildir… Bilakis İslam Ümmeti’nin mülküdür. Halkım bu topraklar uğrunda Cihâd etti ve orayı kanlarıyla suladı… Yahudilerin milyonları kendilerine kalsın!.. Eğer bir gün Hilâfet Devleti parçalanacak olursa işte o gün, onlar Filistin’i bedelsiz alabilirler. Ancak ben hayatta olduğum müddetçe, Filistin’in Hilâfet Devleti’nden koparıldığını görmektense bedenimin lime lime koparılmasını tercih ederim ki bu olmayacak bir iştir. Biz hayatta kaldığımız müddetçe, cesetlerimize neşter vurulmasına asla razı olmam.”  ALLAH [Subhânehu ve Te’alâ] O’na rahmet etsin, Sultan’ın tahmin doğru çıktı. Hilâfet yıkıldıktan sonra, Müslümanların toprakları üzerindeki ajan yöneticiler, Yahudilerin Filistin’i işgâl etmelerine hatta Filistin dışına bile egemen olmalarına yardım ettiler.

İslam’a kindar Kâfirlerin açgözlülükleri, el-Kuds’deki Haçlı işgâli sona erdirilip onların pisliklerinden kurtarıldığı günden, Hicrî 27 Recep 583 [Milâdî 02.10.1187] târihinden bu yana devam etmektedir. Öyle ki Müslümanlara ve memleketlerine, özellikle de Filistin’e karşı -parmaklarını ısırırcasına- kin gütmeyi sürdürmüşlerdir.

Birinci Dünya Savaşı esnâsında, 11.12.1917’de Filistin’e girdiklerinde, Îtilaf Kuvvetleri’nin İngiliz Komutanı General Alenbi, Osmanlı Hilâfeti’ni, sekiz asır önce Haçlıları yenilgiye uğratan Müslümanların devamı sayarak şöyle diyordu: “Haçlı savaşları işte şimdi sona erdi.” İngilizler, Hilâfet’i yenilgiye uğratmalarını ve Filistin’i işgâl etmelerini, Haçlıların Müslümanların topraklarına geri dönmeleri olarak görüyor ve bundan sonra bir daha asla yenilmemek üzere orada bâki kalacaklarını sanıyorlardı.

DEVAM EDECEK İNŞALLAH
Logged
EBU CENDEL AMEDİ
üѕтα∂
*****


Puan: 66
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 2328
Üye ID: 5033

Nerden:


« Yanıtla #1 : 02 Haziran 2011, 12:27:51 »

Aynı yıl, 02.11.1917’de dönemin İngiliz Dışişleri Bakanı’nın ismine atfen Balfour Deklarasyonu denilen bildiriyi imzaladılar. Bu bildiride İngilizler, Yahudilerin Filistin’i işgâl etmeleri ve orada bir devlet kurmaları için yardım etmeyi taahhüt ediyorlardı.

Birinci Dünya Savaşı sona erip Hilâfet Devleti yok edildikten sonra gâlip devletler, maddelerinde İngiltere’nin Yahudilere söz verdiği Balfour vaadi uygulansın diye 1922’de Filistin’e İngiliz “Manda Yönetimi”ni dayatma rolüyle Cemiyet-i Akvâm’ı [Milletler Topluluğu]’nu kurdular.

Ardından İngiltere dünyanın değişik bölgelerindeki Yahudilerin Filistin’e göç etmelerini sağlayacak icraatlara başladı. Onları eğitti ve silahlandırdı. Sonra İkinci Dünya Savaşı’nın ardından Birleşmiş Milletler kuruldu ve Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nun çıkardığı 29.10.1947 târihli 181 sayılı Taksim Kararı yayınlandı. Bu karar Filistin’i, yerli halkı ile ona saldıranlar arasında bölüştürüyordu. İngiltere işin alt yapısını tamamen hazırladıktan sonra bu defa Filistin’in büyük bir bölümünün Yahudilere teslim edilmesini ve orada onlar için bir devlet kurulmasını kararlaştırdı. Bu amaçla dışarıdan bir tezgâh hazırlayarak, Yahudilerin Filistin’de bir devlet kurmalarını güya engellemek istedikleri bahanesiyle o zamanki Araplarn yedi ajan yöneticisi ile Yahudiler arasında göstermelik bir savaş çıkarttı ki neticede Yahudiler, yedi Arap ordusunu hezîmete uğratmış görünsünler! Böylece onlara, o “üzerlerine zillet ve meskenet damgası vurulmuş” Yahudilere hiç hak etmedikleri halde çok güçlü ve cesur oldukları imajını kazandırdılar. Öyle ki bu ajanlar, Yahudiler artık tek savaşta yedi orduyu püskürtebildiklerini îlan edebilsinler diye geri çekilme hediyesini [Filistin’i] onlara hîbe ettiler! Yahudiler de bunu Bağımsızlık(!) Savaşı diye isimlendirdiler. Nihâyetinde 15.05.1948’de onlar için bir devlet îlan edildi.

Ardından Kâfir devletler, bu metamorfoz [aşağılık maymunlara dönüştürülmüş Yahudilerin kurduğu] devleti sür’atle tanımaya koştular. Dönemin büyük devletleri; Amerika, Rusya, İngiltere ve Fransa onu tanımada birbirleriyle yarıştılar. Daha sonra da bölgede nüfuzu bulunan Sömürgeci Kâfir devletler, özellikle İngiltere ve Amerika, sonraları “Ortadoğu Krizi” adını verdikleri Filistin meselesi hakkında projeler çizmede birbirleriyle yarıştılar. Tüm bu projeler, Yahudi varlığının kucaklanması ve ona, bölgedeki tüm diğer devletlerin ağırlığından daha üst bir ağırlık verilmesi yoluyla, bu devletlerin çıkarlarına hizmet edilmesini sağlamak içindi.

Kâfir Batı, bu Yahudi varlığını bağrına basmakla birçok hedefi gerçekleşirip Müslümanların beldelerinin kalbine zehirli bir hançer sapladı. Bu hedeflerin bazıları şunlardı:

1.    Müslümanların birbirlerine kavuşmalarını engelleyecek ve birlikteliklerinden uzaklaştıracak şekilde, bölgedeki Müslümanlar arasına yabancı bir cisim yerleştirdiler.

2.    Bölgeyi Yahudi karşı çatışma ile meşgul ederek asıl çatışmalarının Hilâfet’i ortadan kaldıran Kâfir Batı ile olması gerektiğini onlara unutturdular. Zîra bölgede Yahudiler için bir devlet dikmeden önce çatışma, Müslümanlar ile Kâfir Batı arasında idi. Yahudilerin Filistin’i işgâl etmeleriyle bu Ğâsıb (ğaspçı) varlık ile yapılan mücadele merkezî bir konum aldı ve onu dikenler ile mücâdele hafifledi.

3.    Onlar kendi ülkelerindeki Yahudi probleminden “kurtuldular.” Çünkü Yahudiler her nerede bulundularsa fesâdları ve ifsâdları ile meşhur oldular. Bu hususa vurgu yapan eski Amerikan başkanlarından Benjamin Franklin, 1789 yılındaki Amerikan Anayasası Hazırlık Konferansı’nda Amerikan halkına tavsiye niteliğinde şöyle diyordu: “…Ortada Amerika Birleşik Devletleri’ni tehdit eden büyük bir tehlike var. Bu tehlike Yahudi tehlikesidir. Çünkü onlar her nerede bulunmuşlarsa ahlâki seviyeyi alçaltmışlar, ticari güvenilirlik seviyesini de çökertmişlerdir… Onlar kanları emen ve malları sömüren kimselerdir… Sizleri uyarıyorum Ey liderler! Yahudileri topraklarınızdan nihâî sûrette çıkartmadığınız takdirde çocuklarınız ve torunlarınız, mezarlarınızda iken sizlere lanet okuyacaklardır.”

Logged
EBU CENDEL AMEDİ
üѕтα∂
*****


Puan: 66
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 2328
Üye ID: 5033

Nerden:


« Yanıtla #2 : 05 Şubat 2012, 18:23:27 »

İşte böylece Kâfir Batı, Müslümanların topraklarında bu kanserli cismi var etti. Ardından Kâfir devletler arasında, özellikle Amerika ile İngiltere sonra da Avrupa arasında, Filistin konusunda şiddetli bir devletlerarası çatışma meydana geldi ve Filistin meselesinden bölgenin tamamına yayıldı. Çünkü Filistin, Müslümanların kalplerinde canlılığını korudu ve etrafındaki Arap devletleri içerisinde bir etki merkezi oldu. Hatta bu etki, Arap olmayan diğer Müslüman beldelere kadar bile uzandı.

1947’deki Taksim Kararı’ndan ve 1948’de Filistin işgâlcisi Yahudi varlığının kurulmasından sonra, Yahudi varlığı ile tüm dünya devletleri arasında ortak paydayı ifade eden devletlerarası kararlar peş peşe geldi: Yahudi varlığının korunması ve her türlü güç ile desteklenmesi. Bu, meselenin Yahudilere ilişkin yönüdür. Araplara ilişkin yönü ise Mültecîler konusunun “insancıl”(!) çözümü idi. Yani nerede barınacaklar? Göç ettikleri Arap devletleriyle ilişkileri nasıl olacak? Neticede alınan her bir karar şu iki faktörden kaynaklanmaktaydı:

1.    Yahudi varlığı, dokunulmaz bir emr-i vâkidir, üstelik Arap yöneticileri onun tanınması için çırpınmalıdır.

2.    Filistinlilerin “insan hakları” ise mülteciler konusunun düzenlenmesi, Filistin’in diğer bölgelerinde veya Arap devletlerinde yerleştirilmeleri ve onlarla olan ilişkileri ile bağlantılıdır.

29.11.1947 târihli Taksim Kararı, Yahudi devletinin yasal temeli ise, 28.03.1949’da Birleşmiş Milletler üyeliğine kabulü de Yahudi varlığının devletlerarası düzeyde tanınmasının vurgulanması idi.

İğrenç bir siyâsî dehâya sahip İngiltere, tüm Filistin üzerinde yani 1948’de işgâl edilen kısım ile birlikte, Ürdün’e ilhâk edilen Batı Şeria ve Mısır yönetimi altındaki Ğazze Şeridi’den ibâret geri kalan kısım olmak üzere, Filistin’de laik ve demokratik bir devletin kurulması gerektiğini gördü ve tüm bu kesimler üzerinde Lübnan tarzı demokratik temele dayalı tek bir Filistin devleti olmasını istedi. Böylece Filistin’in tümünde yönetim Yahudilere ait olacak, Müslüman ve Hıristiyanlardan bazı bakanlar da yönetime katılabileceklerdi. Bu durumda fiilen Yahudilerin yönettiği bu devlet, Arap Devletleri Birliği’ne üye yapılacak, dolayısıyla bölgede kabullenmiş olacaktı. İngilizler bu çözümü, Yahudilerin bölgede aktif bir unsur olarak kalmalarını sağlayacak bir garantör olarak görüyorlardı. Bununla birlikte eğer onlar bölgede sadece kendilerine ait bir devlette ayrılırlarsa, Müslümanlar nazarında düşman olarak görülmeye devam ederler ve aynen Haçlılar gibi eninde sonunda yok edilmeye mahkûm olurlardı. Yahudi politikacıların çoğu bu görüşe iknâ oldu ve uğrunda gayret sarfetti. İngiltere ise Yahudiler ile bölgedeki Arap yöneticiler -ki hepsi de hâin ajanlardı- arasında barış sağlayarak bu çözümün zeminini hazırladı ki bu suretle barış sonrasında işlerin mezkur çerçeveye oturacağını umuyordu.

Lâkin Amerika’nın Ortadoğu’daki diplomatik temsilcileri, Amerikan Dışişleri Bakanlığı’nın Ortadoğu İşleri Vekîli George Maggie başkanlığında, 1950 yılında İstanbul’da bir araya geldikleri toplantıdan sonra Amerika’nın bölgedeki tüm ağırlığını koymasına ve İngiltere’den bağımsız ve ona alternatif olarak sıcak meselelere yönelmesine karar verdiler. O toplantıda alınan kararlardan bir kısmı şöyle idi: “Biri Arap diğeri Yahudi olmak üzere Filistin’in iki devletine bölünmesi ve Mülteciler meselesinin halledilmesi için Birleşmiş Milletler heyeti teşvik edilmelidir.” Ardından Amerika, diğerleriyle iç içe olup aralarında eriyerek nihayetinde Filistin’e Arapların otoritesinin geri gelmesindense, orada bir Yahudi devletinin bulunmasının Filistin’deki varlıkları için daha iyi olacağına Yahudi politikacıları ikna ederek bu tasarı doğrultusunda hareket etmeye başladı. Ancak İngilizlerin Ben Gurion gibi ilk dönem Yahudi politikacıları üzerindeki siyâsî nüfuzu ve bu Yahudilerin Filistin’in tümü üzerinde hegemonya kurma tamahları, Amerika’ya ilk etapta tasarısını başarıyla uygulama imkânı vermedi.

Eisenhower Yönetimi’nin sonlarında 1959 yılında Amerika, hem bir miktar tafsilat hem de kuvvet içeren bir proje benimsedi. Buna göre, Batı Şeria ve Ğazze’de Filistinliler için bir varlık oluşturulması, el-Kuds’ün devletlerarasılaştırılması ve küçük bir kısmının yerleşimini “İsrail” hükmü altında işgâl edilmiş Filistin’e, büyük bir çoğunluğunun yerleşimi de Filistin dışında sağlayarak Filistinli Mültecîler meselesinin halledilmesi amaçlanıyordu. Bu projeyi uygulamak üzere Amerika’nın bölgedeki baş ajanı ‘AbdunNâsır görevlendirildi. Bu proje aynı zamanda, Filistin Cumhuriyeti’nin kurulmasına ve topraklarını kurtarmaları için Filistin halkının silahlandırılmasına çağrıda bulunan Amerika’nın bir diğer ajanı Irak’taki ‘AbdulKerîm Kâsım’a da dayanıyordu. Onlar Filistin Yüksek Hey’eti ile temas kurup onu bağırlarına bastılar. Yine bir başka Amerika ajanı olan Kral Su’ud, Ürdün Kralı Kral Huseyn ile görüşmek ve bu proje doğrultusunda yürümesi için ona baskı yapmakla görevlendirildi. Medya da dikkat çekici bir şekilde bu projeye çağrı yapmaya başladı. Lâkin Kral Huseyn İngilizlerin komutuyla, Kral Su’ud’un teklifine şiddetle karşı çıkarak icâbet etmedi. Bunun üzerine Amerika Ürdün’e baskı yapmaya başladı ve Arap Devletleri Birliği 1960 yılında Lübnan’daki Şetura’da bir toplantı düzenledi. Oradaki şiddetli baskılar sonucu Ürdün Başbakanı Hezza’a el-Mecâlî, bu Amerikan projesine muvâfakat göstermek zorunda kaldı. Yani Batı Şeria’da bir Filistin varlığının kurulmasını kabul etti. Ancak el-Mecâlî’nin muvâfakâti bir işe yaramadı, çünkü el-Mecâlî suikasta kurban gitti.

1961 yılında Kennedy yönetime geldiğinde hepsine, Su’udi Arabistan Kralı Kral Su’ud’a, Ürdün Kralı Kral Huseyn’e, Irak Devlet Başkanı ‘AbdulKerîm Kâsım’a, Mısır Cumhurbaşkanı ‘AbdunNâsır’a ve Lübnan Cumhurbaşkanı Fu’ad Şihâb’a meşhur mektuplarını gönderdi. Bu mektuplarda Amerika, Mülteciler problemini ve Ürdün’ün su sorununu çözeceği sözünü veriyordu. Ardından 10.06.1961’de Kâhira’da bir Arap Konferansı yapıldı ve Filistin Devleti fikrini kabul etmesi için Ürdün üzerindeki baskı daha da artırıldı. Konferans akşamı Amerikan sefîri bir Filistin varlığına muvâfakât etmesi için Ürdün Başbakanı Behcet et-Telhûnî ile bir araya geldi. Fakat Kral Huseyn, et-Telhûnî’yi çağırttı ve tehdit etti. Böylelikle Amerika’nın plânı ikinci kez boşa çıktı ve konferans başarısız oldu.

İşte böylece Batı Şeria ve Ğazze’de bir Filistin varlığının, el-Kuds’te de devletlerarası bir varlığın oluşturulmasına yönelik Amerikan girişimleri sürüp gitti. Ancak bu girişimlerin tümü İngilizlerin ve Kral Huseyn’in reddetmesi sonucu hezîmete uğradı. Çünkü onların kendi projeleri; Filistin’de Yahudilerin hegemonyası altında olan ve Ürdün ile ayrıcalıklı bir ilişkisi bulunan tek bir laik devlet kurulması şeklindeydi. Bundan sonra 1964 yılında toplanan Arap Devletleri Zirvesi’nde, Cemâl ‘AbdunNâsır’ın desteğiyle Ahmed eş-Şukeyrî başkanlığında Filistin Kurtuluş Örgütü (FKÖ) kuruldu. Bundan maksat Batı Şeria’yı Ürdün’den kopartıp orada bağımsız bir Filistin varlığı kurmak ve bunun yanına da el-Kuds ve Beyt Lahim’de devletlerarası bir varlık oluşturmaktı.

Amerika’nın bu plânlarına ve girişimlerine İngiltere’nin cevabı, köklü İngiliz ajanı Tunus Devlet Başkanı el-Habîb Burgiba üzerinden geldi. Burgiba 1964 ve 1965 yıllarında, doğal olarak ağırlığı Yahudilerin lehine olacak şekilde tâifî (tarafsal) denge esâsına göre, Filistin’in tümünde tek bir laik devletin kurulmasına çağrıda bulundu. Arap devletleri bu iki proje arasında bölündüler: Amerikan Projesi, Ürdün ve “İsrail”den ayrılmış bir Filistin varlığı kurulmasını öngörürken, İngiliz Projesi [Burgiba Projesi] ise tarafsal dengeye dayanan Lübnan tarzı tek bir laik varlık (devlet) kurulmasını öngörüyordu.

 
Logged
Sayfa: [1]   Yukarı git
  Yazdır  
 
Gitmek istediğiniz yer: