kördüğüm
υѕтα üує
 
bu samançöpünü kasırgada bırakma ya Rabb!
Puan: 95
Çevrimdışı
Üye ID: 5019
Nerden:
|
 |
« : 23 Ağustos 2011, 21:39:56 » |
|
 |
|
 |
 |
Eski model arabasıyla ana yoldan sapıp ara sokaklara daldı. Gideceği yere 2-3 sokak kala arabasını uygun bir yere park etti. Kapıları kapattıktan sonra yürüdü. Mazlumi-yet kokan mahalle, işgalci İsrail'in zulmünün ufak bir nişa-nesiydi. Her virahane, her harabe yüreğinde öfkeyi kökleş-tirirken, aşkını pekiştiriyordu. Öyle bir aşk ki işgalcinin bağrında patlayacak, yarım asn aşkındır yaşattıkları acının aynısını yaşatacaktı.
"Ya kabul edilmese" diye düşündü. Aklından dahi geçirmek istemedi. Fakat yine de ikirciklenmişti. "Israr eder, kabul ettirmeye çalışırım" dedi kendi kendine.
Dolambaçlı yollardan geçtikten sonra takip edilmediğinden emin bir şekilde gideceği eve yaklaştı. Hemen içeri girmedi. Etrafında bir-iki tur atıp evin güvenli olup olmadığını kontrol etti. Aradığı işareti görünce rahatladı. Hemen kapıya yanaşıp şifreli bir şekilde çaldı. Açılan kapıdan içeri alındı.
Hoş geldin Nebil, nasılsın?
Hoş bulduk Azzam, iyiyim, hamd olsun. iyiyim derken dahi suratından düşen bin parça. Tebessüm et şöyle biraz. İşgal altındayız diye tebessüm etmeyelim mi ha? Biliyorsun müminin mümin kardeşine tebessümü sadakadır.
Biliyorum Azzam, ama yüreğimdeki ateşe söz geçiremiyorum.
Hele şöyle otur da ben bir çay demleyeyim.
Azzam mutfağa geçti. Nebil, süsten uzak, dikkat çekmeyen, sade ve gösterişsiz eve baktı. Duvarda Kubbetu's-Sahra-'mn tüm ihtişamıyla parladığı o meşhur resmi vardı. Karşısında ise karalara bürünmüş matem kubbeli Mescid-i Aksa..." Ah!" dedi içinden. "Özgürlüğünü bir gün görebilecek miyiz sevgili, sana geliyorum. Azadlığın için can vermeye kan vermeye..."
Eveet, dedi Azzam içeri gtierken şöyle bir tavşan kanı çaylarımızı içerken konuşalım Nebil!
Peki Azzam, ama ben yine de ısrarlıyım.
Bak Nebil, dedi Azzam. Sen çocuk doktoru olacaksın. Bir doktorun yetişmesi yılları alır. Filistin'e lazımsın. Neden anlamıyorsun?
Sessiz kaldı Nebil. İkna oımamış bir sessizliğe büründü.
Beni, dedi. Anlamıyorsunuz. Bu arzumdan beni mahrum etmeyin. Yüreğimde dinmeyen bir sevda gibi, aha şuramda bir ateş var, bir aşk... Ne olur yani... Doktorluğun mektebine kayıt yapacaklar çoktur, ama ben şehadet mektebini istiyorum.
"Anlaşılan vazgeçmeyecek bu deli aşık" dedi içinden Azzam.
Pekala Nebil. Ben tekrar söylerim, anlaştık mı? Yüzünde güller açmışçasına gülümsedi.
Lütfen, dedi. Çok arzuladığımı söyle...
Nebil'in ışıl ışıl parıldayan gözlerine bakan Azzam bir «ışî'a şahitlik ediyordu. Dinmeyen, elinin tersiyle dünyayı ve içindekileri red eden, mal ve makamı kabul etmeyen bir direniş aşkı, bir şehadet arzusu gördü Nebiî'in göz bebeklerinde.
"Bu nasıl sevgi ALLAHım!" dedi içinden. "İşte bu aşk, bu sevdadır bizi yarım asırdan fazla süren bu zulme karşı bileyen, direniş direniş büyüten..."
Nebil'i uğurladıktan sonra diğer odaya geçti. Masanın alt gözündeki zarfı aldı. İçinden bir video kaseti ve bir mektup çıktı. Önce mektubu açıp okudu:
"İki aylık gözlem raporumdur: İki ay boyunca söz konusu güzergahı mesai saatinin bitiminden itibaren gözetledim. Askeri otobüs hafta içi her gün saat 17.15'te nizamiyeden çıkıp görevli subayları lojmanlarına şu yollardan götürmektedir..."
Rapor ince ayrıntılarına varıncaya kadar detaylı bir şekilde yazılmıştı. Sonunda da "...Ekteki video görüntüleri ise askeri otobüsün uğradığı ve yolcu indirdiği durakların görüntüleridir" diye bir not düşürülmüştü.
Azzam, elindeki raporu bitirdikten sonra ayağa kalktı. Pencerenin kalın kırmızı perdesini çekti. Odayı loş bir ışık sardı. Kaseti videoya yerleştirdikten sonra ekrandan izlemeye koyuldu.
Nizamiyeden çıkan haki renkli askeri bir otobüs aheste aheste yol alıyordu. Ana yola girdikten sonra solda bir durağa yanaştı. Arka kapıdan inen subayların birkaçı kalabalığa karışırken, otobüs yoluna devam etti. Bir-iki durağa daha uğrayan otobüs, askeri lojmanların olduğu bölgeye girdi. Lojmanların girişindeki engelin havalanmasıyla otobüs içeri girip gözden kayboldu.
Azzam kaseti geri sardı. Tekrar izledi. Kaç defa izlediğini o da bilmiyordu. Kalktı, elleriyle saçlarını tarar gibi yaptı. Zihni yorgundu. Ezan sesini duyunca banyoya yöneldi. Soğuk suyla aldığı abdestten sonra kendine gelir gibi olmuştu. Seccadesini serip namaza duran Azzam, tekbire kaldırdığı ellerinin tersiyle her şeyi arkasına atarak ilahi huzura yöneldi. Namazının sonunda açtığı elleriyle Rabbine yakardı. "Ey ALLAHım! Yıllardır yaşadığımız zulümlere şahitlerin en büyüğü sensin. Her şeyi gören, her dileği işiten yine sensin. Elimizde kendimizi savunabileceğimiz toplarımız, tüfeklerimiz, uçaklarımız, helikopterlerimiz, füzelerimiz yok ya Rabbi. Kendimizi savunabileceğimiz, işgale uğramış Mescid-i Aksamızın ve Filistinimizin özgürlüğü için verebileceğimiz bir tek canlarımız kaldı. Her gün, her an çoluk-ço-cuk, genç-yaşlı, kadm-erkek demeden halkımızı katleden şu lanetli işgalcileri kahhar sıfatınla kahreyle. Direnişimizin izzetini koru, bizleri bu aşk ve bu sevdayla her zaman hemhal eyle. Yoluna adadığımız tek sermayemiz olan canlarımızı, kanlarımızı bereketli kıl, kabul eyle..."
Seccadesinden doğrulup tekrar video görüntülerini seyretmeye başladı. Bu defa sadece durakları tekrar tekrar izledi. Otobüsün yaklaştığı üç duraktan birini daha iyi görmek için oraya bir tur atmayı düşündü. "Tehlikeli olabilir" dedi, ama "dikkatli olmalıyım."
Ertesi gün kılık kıyafetini değiştirdi. Biraz hoppa bir kıyafet giymiş, boynuna metal bir kolye takmış, saçlarını jöle-lemiş, kulağı küpeli bir şekilde Kudüs'ün sokaklarında ilerliyordu. Vakit ikindiydi.
Video kasetten izlediği otobüs güzergahında bir müddet yürüdü. Askeri otobüsün uğradığı her üç durağı iyice kontrol etti. Saatine bakü. "Otobüsün gelişi yakın olmalı" dedi kendi kendine. Zira otobüsün geçeceği saate göre zamanını ayarlamıştı. Böylece kendisi de otobüsü ve seyrini görebilecekti. İşini bitirdikten sonra sokaklara dalıp gözden kayboldu.
İki gün sonra şehrin merkezinden uzak bir mahallede Azzam biriyle konuşuyordu.
Bence de ikinci durak uygun Yasir ağabey. Görüntülerle yetinmeyip kendim de güzergahı kontrol ettim. Askeri araç aşağı yukarı 30 subayla dolu vaziyette nizamiyeden çıkıyor. Şayet konuştuğumuz şekilde operasyonumuz gerçekleşirse eylemimiz büyük bir ses getirecektir.
Eylem için kimin seçildiği henüz belirlenmedi. Bu sebeple şu an beklemedeyiz.
Aklına Nebil geldi Azzam'm.
Ben birini biliyorum.
Ya! Kimmiş? -Nebil! Doktor Nebil...
Yoksa yine mi sana geldi.
Hı, hı! Ağabey, ondaki aşkı bir görmeliydiniz. 'Bu arzuma izin verin de' diyor başka bir şey demiyor. Her hücresi şehadet dolu.
Pekala Azzam, şayet Nebil bu eylem için seçilirse gerisi sana kalmış. Ne yapacağını biliyorsun.
Anladım ağabey, tamam.
O perşembe Nebil'e müjdeli haberi veren Azzam, ertesi güne randevulaştı. Mahalle arasındaki küçük bir mescitte buluşan ikili Nebil'in arabasıyla şehrin uzağmdaki ıssız bir kayalığın yanında durdular.
Azzam Önden inip büyük bir kayanın yanındaki kumları eşti. Bir sandık çıkarttı. Nebille sürükleye sürükleye arabaya yaklaştırdılar. Azzam, açılan sandıktan çıkarttığı dinamit lokumlarını ikişer ikişer arabanın uygun yerlerine yerleştirip duruyordu. Bir motor kısmına, bir arabanın altına doğru eğiliyor, işini ustaca yapmaya çalışıyordu. Uzun bir uğraştan sonra lokumlar arası ortak irtibat sistemini kurdu. Tüm fitilleri tek bir tele bağladı. Ateşleme sisteminin bu tonunu da kurduktan sonra patlamaya hazır bir bomba haline getirmişti arabayı.
Nebille uzun uzun konuştular. En son:
Artık söz değil, eylem zamanı, dedi Azzam. Tüm detayları defalarca konuştuk. Bugün mesai çıkışı ikinci durakta hedefe varman dışında bir şey kalmadı.
Ben hazırım, dedi Nebil heyecanla.
Unutma Nebil. Canlarımız, elimizdeki tek silahımız. Masa başlarında ve rahat koltuklarında yaptıkları kalem-şörlükle yaşadıklarımızı yaşamadan bizi anlamayanlar, eylemlerimize intihar diyebilirler, ama biz Kudüs ve Filistin için şehadete koşuyoruz. Rabbim herşeye şahittir. Şimdiden seni tebrik ediyorum kardeşim...
Birbirlerine sarılan iki arkadaş, hissiyatın zirvesindey diler. Biri arzusunun vuslatına yaklaşırken, diğeri bir kardeşinin hicranıyla doluydu.
Birazdan yola çıkan Nebil, nizamiyeden çıkan askeri otobüsü uzaktan takip ediyordu. Birinci durağa yaklaşan otobüs fazla durmadı. Verilen bilgiye göre ikinci durakta beklemesi gerekecekti. İkinci durağa doğru ilerleyen askeri otobüs söylenildiği gibi yavaşladı. Durakta kısa bir süreliğine durmak için yanaşınca Nebil, ayağını aheste aheste seyreden arabasının gaz pedalına dokundurdu.
Ansızın hızlanan araba askeri otübüsü ortalayacak şekilde yakın mesafede durdu. Otobüsten inen subaylar ve silahlı korumalar henüz ne olduğunu anlamadan kıyameti andırır bir patlama duyuldu. Nebil'in dokunduğu ateşleme butonuyla birlikte arabası ve otobüs havaya uçmuştu. Askeri otobüs ikiye ayrılmış bir şekilde yere düşerken havada uçuşan metal parçaları, üniformalı asker organları her tarafı kaplamıştı. İnsanlar sağa sola kaçışırken ortalık ana-baba gününe dönmüştü.
Akşam haberlerinde televizyonda onlarca ölü ve yaralıdan bahsediliyordu. Haber programında işgalci subaylardan birinin eşi durmaksızın ağlıyor, acılarının büyük olduğunu söylüyordu.
Haberleri izleyen Azzam;
Ya bizim, ya bizim acımız, acılarımız, dedi kesik kesik. Yarım asırdır bize yaşattıklarınız... Biraz da siz ağlayın!!! |
|
 |
|
 |
|