Yahya Abbas Müsavi
уαя∂ıм¢ı уöиєтι¢ι
Puan: 281
Çevrimdışı
Üye ID: 30
Nerden:
|
 |
« Yanıtla #80 : 25 Nisan 2011, 16:43:17 » |
|
|
|
|
|
« Son Düzenleme: 25 Nisan 2011, 16:45:58 Gönderen: Yahya Abbas Müsavi »
|
Logged
|
Görüyorum ki; evleriniz Rum Kayzeri'nin evlerine, lükse hayranlığınız Kisra'nın tutumuna, servet peşinde koşmanız, Karun'un anlayışına, saltanatınız Firavun saltanatına, nefsleriniz Ebu Cehil nefsine, gururunuz Ebrehe'nin gururuna, yaşayışınız sefillerin yaşayışına benziyor. ALLAH için söyleyin bana, MUHAMMEDi'den olanlar nerede?[/co
|
|
|
Abbas
∂ανєтуσℓυ мσ∂
Puan: 156
Çevrimdışı
Üye ID: 702
Nerden:
|
 |
« Yanıtla #81 : 25 Nisan 2011, 16:44:27 » |
|
|
|
|
|
|
Logged
|
 "vallahi, vallahi bugün resulullah(a.s.v) kabirde sızlanmaktadır. filistin'deki durum ve mazlumiyet resulullah(a.s.v) ı kabrinde sızlatmaktadır."(şehit murtaza mutahhari)
|
|
|
|
|
|
|
Yahya Abbas Müsavi
уαя∂ıм¢ı уöиєтι¢ι
Puan: 281
Çevrimdışı
Üye ID: 30
Nerden:
|
 |
« Yanıtla #84 : 25 Nisan 2011, 16:50:27 » |
|
 |
|
 |
 |
Sevmeye bahanem var!..

Nice yollar yürüdüm nice badiyeler... Ardın sıra iz sürdüm adım adım kırk yıl boyunca
kırk yaşındayım.
Hüzün kaplı manzaralarına şahitken ruhum,
ben, bende değil sana “bende”yim, sevgine “bende”…
ki, sevmeye bahanem var.
Sen ki,
sevginle gönlümü kendine tutsak bir avare kıldın.
Ey gözümün nur`u!
Beni azade etme muhabbetinden.
Nisan, geçtiyse de
ben, kokunun sarhoşu,
ben geceyi senle anan mahmur,
ben özgürlüğü senle ve sende bilen, “bende”...
Sevmeye bahanem var,
Ey göklerin Ahmedi!
Zaman gün`le, ay`la, yıl`la tarif edilse de
ben, zamansız bir aşık,
mefhumsuz bir mecnun,
sevgiyi ne akrep ne de yelkovana esir etmiş
bir muhabbet berduşu...
Cahiliye cirit atıyorken kalblerde,
sana olan hasret için
bir fetret dönemi yazıyor insanlık.
Bir muştunun şafağını bekliyorken,
yüreklerde söken şafak,
güneşin doğuşu gibi parladı “doğu”dan,
söküverdi surlarında Diyarbakır`ın
“istasyon meydanı”ndan.
tıpkı ışığın doğudan doğuşu gibi.
Hasret, hiçbir zaman meydanlarda böyle esmemiş,
hiçbir zaman özgürlüğü
böylesine tatmamıştı.
Vuslat, hasretle böyle mi buluşur ey gönlümü esir eden!
Sevmeye bahanem var,
“istasyon meydanı”ndan.
Söyle!
Ey istasyon meydanı!
Şahit oldun mu böylesi bir sevgi seline?
Yerden göğe meleklerin saf bağladığı
cuşu huruşa geldiği bir mahşere?
Gönüllere sığmayan bir yetimin sevgisi,
meydanlara sığmıyorsa
ey zavallı aklım,
sen aşktan ne anlarsın!
Gözü karalardan,
çocukların masumiyetinden,
kadınların engin sevgilerinden
ve sözün en güzeli olan
muhabbet-i Muhammed`den...
Bir sevgi seli,
bir tsunami yaşandı diyar-ı bekir`de.
Yakıp yıkan değil,
yıkılanı yapan,
yakılanı eskisinden de güzele çeviren bir tsunami...
Her taraftan aktıkça istasyon meydanına
yıkılan yürekler, küstürülen bilekler,
canlanıverdi birden.
Meydan ve sen...
Seni görmeden sana meftun benden, yani kölen...
Ey gönüllere taht kuran Sultan! ....
ki, sevmeye seni bahanem var!
Ölüler denizinde çöle serpilen kumlar gibiyken kalbimiz,
İsrafil sevgini üfledi üstümüze!
Hayat veren, dirilten,
istasyon mahşerinden muhabbet hesabına koşan,
şahitler, aşıklar, mecnunlar oluverdik bir anda.
Bir nisan ki tsunaminin son dalgaları patlayıversin de
Amed`de, ses vermesin,
sevgi aşılamasın,
yıkılanı onarmasın... mümkün mü?
Sevmeye bahanem var, dedim ya!
Sen,
cahiliye kalıntısı üzerine muhabbeti inşa ederken
Medine`den, medeniyetler yürüttün,
Medineler inşa ettin yürekler yanısıra coğrafyalara.
Kaşifler; kıtalar, beldeler ararken köhne dünyada,
Sen, yürekler arıyordun ihya için karanlıklarda.
Ey ihya eden!
Karanlıkları aydınlatan sevgin
bir işaretse, buna meydanlar, istasyonlar şahit...
sığmadığımız salonlar, statlar şahit...
Yeryüzü ve gökyüzü şahit,
rahmetin melekleri şahit...
Ve bir de,
Yetimler, çocuklar, kadınlar, şahit...
Sevmeye, bahanem şahit...
Ey muhabbet-i bahanem!
Babasız doğuşunda,
annesiz kalışında,
Abdulmuttalib`in arkasından ağlayarak yürüdüğünde
yetim kalan bendim,
öksüz olan ben,
ağlayan ben...
“Ne annem var, ne babam.
Beni kime bırakıyorsun ey amca”
dediğinde ise eriyip giden
yine ben.
Uhud’da dişi kırılan,
yanağı yarılan;
Mekke`ye tevazuyla giren
yine ben...
Ebediyete göçtüğünde
şaşkın ve biçare olan,
ardınsıra on dört asırdır ağlayan,
sevgine bahane arayan
yine ben...
On dört asırlık bir özlemi,
on dört asırlık bir hasreti,
diyar diyar, badiye badiye taşıyıp da
il il, ilçe ilçe, belde belde, köy köy,
yürekler fetheden sevginin kölesi...
yani ben!
İşte şimdi zirvesindeyim aşkın
İşte şimdi meydanındayım sevginin
İşte şimde kalbindeyim Amed`in
Ve haykırıyorum milyonların ağzıyla
istasyon meydanından:
Sevmeye bahanem var!
Mehmet Ali Gönül
|
|
 |
|
 |
|
|
|
|
|
Logged
|
Görüyorum ki; evleriniz Rum Kayzeri'nin evlerine, lükse hayranlığınız Kisra'nın tutumuna, servet peşinde koşmanız, Karun'un anlayışına, saltanatınız Firavun saltanatına, nefsleriniz Ebu Cehil nefsine, gururunuz Ebrehe'nin gururuna, yaşayışınız sefillerin yaşayışına benziyor. ALLAH için söyleyin bana, MUHAMMEDi'den olanlar nerede?[/co
|
|
|
|
|
Emrullah CAN
ѕιтє уöиєтι¢ιѕ
…Bismî Hû…
Puan: 219
Çevrimdışı
Üye ID: 4
Nerden:
|
 |
« Yanıtla #86 : 25 Nisan 2011, 16:55:45 » |
|
 |
|
 |
 |
Hakket bir ara urfadada bir etkinlik olmuştu....)
Siverekte ki yağmurdan dolayı ertelenmişti. Herhalde bu hafta yapılır. MaşALLAH orası da diyarbakırı aratmıyor neredeyse.. |
|
 |
|
 |
|
|
|
|
|
Logged
|
Şimdi bahar çağırıyor seni, kalbini al eve dön.. Şimdi hayat çağırıyor seni, candan geç cânan’a dön.. Şimdi Rabbin çağırıyor seni, kabından çık Kâbe’ne dön...
|
|
|
|
|
Yahya Abbas Müsavi
уαя∂ıм¢ı уöиєтι¢ι
Puan: 281
Çevrimdışı
Üye ID: 30
Nerden:
|
 |
« Yanıtla #88 : 09 Mayıs 2011, 19:13:13 » |
|
 |
|
 |
 |
Hz. Ömer (ra) ve Diyarbakır`ın Fethi - 1

Diyarbakır’ın fethinden söz ederken Hz. Ömer (ra)’den söz etmemek olmaz. Hem Diyarbakır’ın fethi, Hz. Ömer (ra)’in döneminde gerçekleşmiştir. Hem de yöremizde sosyalistler tarafından, Diyarbakır’ın fethi üzerinden Hz. Ömer (ra) aleyhinde baştan sona yalan üzerine bina edilmiş, ağır bir propaganda yürütülüyor
Ahmet Yılmaz / Araştırma
27 Mayıs Diyarbakır’ın fetih günüdür. Fethin yıldönümüne üç hafta var. O güne kadar bitmesini umduğumuz bu yazı dizisinde Hz. Ömer ve Diyarbakır’ın fethini işleyeceğiz. Anlatacaklarımız, inşaallah, doğruların duyulmasına vesile olur ve bu etkinliklerin bugünden sonra sadece “Diyarbakır’ın Fethini Kutlama Etkinliği” olarak değil, “Diyarbakır’ın Fethini Kutlama ve Hz. Ömer (ra)’i Anma Etkinliği” olmasını sağlar.
Sosyalist kesimlerin din düşmanlığı beynelminel bir vakadır. Dünyanın her yanında Sosyalistler, Yahudi, Hıristiyan, Budist demeden her dine muhalefet ettiler. Dinle tüm bağları kopmuş bir toplum inşa etmeyi hedeflediler.
Sosyalistlerin bu özelliği, Türkiye’de tabii olarak kendisini İslam düşmanlığı olarak gösterdi. Sosyalist yayınlarda sürekli İslam düşmanlığı yapıldı, Resulullah aleyhine rutin bir faaliyet yürütüldü.
Diyarbakır ve çevresinde sosyalizmin İslam karşıtlığı başka yerlerde görülmeyen bir şekilde ortaya çıktı ve özellikle PKK’nin sosyalist kesimin temsilciliğini üstlendiği son dönemde Hz. Ömer (ra) düşmanlığı olarak kendisini gösterdi. Sosyalist örgütün Hz. Ömer (ra) düşmanlığı, bugün hâlâ devam ediyor. Neredeyse her ortamda Hz. Ömer (ra)’in Diyarbakır surları önünde Kürtlere katliam uyguladığı anlatılıyor. Hz. Ömer (ra)’e, iftira atılıyor. Halkın bilincinde Hz. Ömer (ra)’e karşı bir kin oluşturmanın mücadelesi veriliyor.
İSLAMÎ KİMLİĞİMİZDE HZ. ÖMER’İN AYRI BİR ÖNEMİ VAR
Neden Hz. Ömer (ra) düşmanlığı? Örneğin elimizdeki tarihi bilgiler ilk çağda Emevilerin ve onlardan çok sonra Hamdanoğulları’nın yöremizle ilgili uygulamalarının olumsuz olduğu bilinmektedir. Neden onlar değil de Hz. Ömer (ra)? Sosyalistler, neden onu hedeflerine koydular? Neden ona karşı kin ve nefret kampanyaları başlattılar? Resulullah’ın sahabeleri yıldızlar gibidir. Onlardan her birinin bir üstünlüğü vardır. Şair Bakî dört büyük halifenin en belirgin yanlarını şu güzel beyitle açıklamış:
“Adl û dâd-ı Ömer û sıdk û safayı Sıddık İlm û irfan-ı Ali hilm û haya-yı Osman”
Ancak Hz. Ömer (ra)’in İslamî kimliğimizde ayrı bir yeri vardır. Yöremizin İslamî kimliğinde önemli iki unsur öne çıkar: Ehl-i Beyt sevgisi ve Hz. Ömer (ra) sevgisi.
Ehl-i Beyt sevgisinin kaynağı bellidir. Emevi ve Abbasîlerden kaçan pek çok Ehl-i Beyt mensubu yöremize sığındı. Buna Şafii alimlerinin Ehl-i Beyt sevgisi de eklenince yöremizde Ehl-i Beyt’le ilgili bir birikim oluştu, Ehl-i Beyt’i sevmek, onlara saygı göstermek ve sahip çıkmak halk tarafından Müslüman olmanın bir gereği olarak kabul edildi. Kaynağını Kur’an ve Sünnet’ten alan bu mukkaddes sevgi, yöremize has da değildir. Bu yöndeki fitne günlerini geride bıraktıktan sonra İslam dünyasının neredeyse her yanında Ehl-i Beyt sevgisi doruğa çıkmıştır. Bu konuda yöremizin ayrıcalığı varsa bu, konumuyla ilgilidir:
Yöremiz, Şam ile İran arasındadır. Şam’da Emevi günlerinden kalma Ehl-i Beyt karşıtlığı Miladi 11. yüzyıla kadar bile sürmüştür. Emevilerin kara propagandası, Müslüman halkın Ehl-i Beyt’i hakkıyla tanımasını engellemiş, Ehl-i Beyt muhabbetini işleyen vaiz ve alimler o yüzyılda bile “Rafizi” denerek bizzat halk tarafından Şam’da dövülmüştür. İran’da ise özellikle Miladi 16. yüzyıldan itibaren Safevi yönetimiyle birlikte Ehl-i Beyt sevgisi farklı bir boyuta taşınmıştır. Yöremiz, ne Şam gibi Ehl-i Beyt düşmanlığı yapmış ne de Ehl-i Beyt sevgisini Safevilerde olduğu gibi başka bir boyuta götürmüş. Ehl-i Beyt’in yanında diğer sahabeleri de sevmiş. Onları yıldızlardan bir yıldız olarak görmüştür. Bu mutedil yaklaşımın oluşmasında Hz. Ömer (ra) sevgisinin büyük etkisi vardır. Hz. Ömer (ra)’e duyulan sevgi, Kürtlerin Safevilerin etkisine girmesini engellemekte etkili olmuştur.
Yöremizin insanı, Hz. Ömer (ra)’i “İmam Ömer”, “Ömer e Adil” diyerek farklı bir vasıfla anmış ve kendilerinden biriymiş gibi ona “ ‘Umer’ê Kurê Xattab” demiştir. Yöremizde “İmam Ali”, “Ali ye Şêr” adlandırması da vardır. Ancak “ ‘Umer’ê Kurê Xattab” gibi rahat bir adlandırma başka hiçbir sahabe için yoktur.
Halk, ondan, sanki Hz. Ömer (ra) her an yanlarına gelebilecekmiş gibi söz eder, onu odasının bir misafiri, kendisine yönelik zulmü bertaraf edecek bir adalet simgesi olarak görür. İnsanlarımız, dünyadan yakınırken “Ka ‘adaleta ‘Umer (Nerede Ömer’in adaleti?)” diye sorarlar. Birinin yiğitlik gösterisini sorgularken “Ma ti Şêr e Ali’yi? (Sen Hz. Ali misin ki?)” derler; adeletini sorgularken ise “Ma ti İmam Ömer’i?(Sen Hz. Ömer misin ki?)” diyerek Hz. Ömer (ra)’in uygulamalarını “adaletin doruğu” olarak gördüklerini ifade ederler.
Bu yazı dizimizde hem Hz. Ömer (ra)’e olan sevgimizin kaynağından hem de sosyalist kesimin ona düşman kesilmesinin nedenlerinden söz edeceğiz. Bu bağlamda Diyarbakır’ın fetih gerçeğini anlatacağız.
HZ. ÖMER (RA)’İN KİŞİLİĞİ TOPLUMUMUZU CEZB ETMİŞTİR
Hz. Ömer (ra), ilk Müslümanlardandır. İslam, onunla kuvvetlenmiş, sahabeler onun İslam’la şereflenmesinden sonra tekbirler getirerek Kabe’yi ziyaret etmişlerdir. Bu olayı kendisi şöyle anlatır:
“Müslüman olduğum zaman, Eshâb-ı kirâm, müşriklerden gizlenir ve ibâdetlerini gizli yaparlardı. Bu duruma çok üzüldüm ve Resûlullah’a sordum:
- Yâ Resûlallah! Biz hak üzere değil miyiz?
Resulullah cevap verir:
- Evet. ALLAHü Teâlâya yemîn ederim ki, ister ölü ister diri olunuz, muhakkak hak üzerindesiniz. - Yâ Resûlallah! Mâdem ki biz hak üzerinde, müşrikler de bâtıl yoldadırlar, o hâlde ne diye dînimizi gizliyoruz? Vallahi biz, dîn-i İslâm’ı, küfre karşı açıklamaya daha haklı ve daha lâyıkız. ALLAHü Teâlânın dîni, Mekke’de, hiç şüphesiz üstün gelecektir. Kavmimiz bize karşı insaflı davranırlarsa ne âlâ, yok taşkınlık etmek isterlerse, kendileriyle çarpışırız. Yâ Resûlallah! Seni hak Peygamber olarak gönderen ALLAHü Teâlâya yemîn ederim ki, hiç çekinmeden ve korkmadan, oturup İslâm’ı anlatmadığım bir müşrik topluluğu kalmayacaktır. Artık ortaya çıkalım. Kabul buyurulunca, iki saf hâlinde dışarı çıkıp, Harem-i şerîfe doğru yürüdük. Safların birinin başında Hamza, diğerinin başında da ben vardım. Sert adımlarla, toprağı un edercesine, Mescid-i Harâm’a girdik. Kureyşli müşrikler, bir bana, bir Hz. Hamza’ya bakıyorlardı.”
Hz. Ömer’in bu gelişi üzerine, Ebû Cehil ileri çıkıp, “Yâ Ömer! Bu ne hâldir?” deyince, Hz. Ömer hiç aldırış etmeden Kelime-i Şehâdet getirdi:
Ebû Cehil ne diyeceğini şaşırdı. Donup kaldı. Hz. Ömer, bu müşrik gürûhuna dönerek dedi ki: - Ey Kureyş! Beni, bilen bilir! Bilmeyen bilsin ki, ben Hattâboğlu Ömer’im. Bunun üzerine Kureyşli müşrikler, bir anda dağılıp, oradan uzaklaştılar. Böylece, ilk defa Harem-i Şerîf’te açıktan namaz kılındı.” Bu yönüyle Hz. Ömer (ra) Mekke döneminde cesaretin simgesidir. Onun hicret ediş biçimi, bu simgesel yönüne güç katmıştır.
“Hz. Ali (r.a) onun hicretini şu şekilde anlatmaktadır: “Ömer’den başka gizlenmeden hicret eden hiçbir kimseyi bilmiyorum. O, hicrete hazırlandığında kılıcını kuşandı, yayını omuzuna taktı, eline oklarını aldı ve Kâ’be’ye gitti. Kureyş’in ileri gelenleri Kâ’be’nin avlusunda oturmakta idiler. O, Kâ’be’yi yedi defa tavaf ettikten sonra, Makâm-ı İbrahim’de iki rek’at namaz kıldı. Halka halka oturan müşrikleri tek tek dolaştı ve onlara; “Yüzler pisleşti. Kim anasını evladsız, çocuklarını yetim, karısını dul bırakmak istiyorsa şu vadide beni takip etsin” dedi. Onlardan hiçbiri onu engellemeye cesaret edemedi (Suyûtî, a.g.e., 130). Bunun içindir ki İbn Mes’ud;
“Ziyad el-Bekkaî, İbn Mesud’un şöyle dediğini rivayet eder:
‘Ömer’in İslâm’a girişi, bir fetih oldu. Hicret edişi, bir zafer oldu. Emirliğe geçişi, bir rahmet oldu. Ömer, Müslüman oluncaya kadar biz Ka’be’nin yanında namaz kılamazdık. O Müslüman olunca Kureyşlilerle vuruştu. Nihayet Kabe’nin yanında namaz kıldı. Biz de onunla beraber kıldık.”
Halkımız, “Din é Muhammed eşkereye. (Muhammed’in (S. A.V.) dini açık yaşanır, gizlenmez.)” der; Bugün için kişinin kendi dinini saklamasını en ağır ürkeklik ve bir tür insanlıktan çıkma olarak görür. “Dinini söyle, ya Müslümansın ya Hıristiyan?” der, karşısındaki insanı dini kimliğini açıklamaya zorlar. Bu tavırda Hz. Ömer (ra)’in İslam’ı açık yaşamak istemesinin izi vardır. Hz. Ömer (ra)’in tutumu, insanımızın karakterine uygun gelmiş; böylece Hz. Ömer (ra) ile insanımız arasında tutum birliğine dayanan farklı bir sevgi gelişmiştir.
TOPLUMUMUZ KARAKETERİNİN BİR YANINI HZ. ÖMER (RA)’DE BULMUŞ
Hz. Ömer (ra), Medine günlerinde de daima Resulullah’ın yanında bulunmuş, keskin, saf ve sert çizginin simgesi olmuştur: Bedir Savaşı’ndan sonra, Mekke esirlerinin öldürülmesinden yanadır.
Mekke’nin fethinden önce Medine’ye anlaşmak üzere gelen Ebu Süfyan’ın korkusudur. İslam ordusu Mekke’nin fethine giderken yolda Resulullah’ı karşılayıp anlaşma isteğini bildiren Ebu Süfyan’ı takip edip öldürmek isteyen yine kendisidir.
Ebu Süfyan, Mekke’nin en güçlü kabilesinin temsilcisidir. Onu öldürmek risklidir. Fakat, söz konusu İslam aşkı olunca Hz. Ömer (ra) için riskin önemi yoktur.
Resulullah’ın ruhunu Rahman’a teslim etmesinden sonra Hz. Ömer (ra), Hz. Ebu Bekir Efedimizin sadık bir yardımcısıdır. Onda ihanet, sözü kıvırmak, karşısındakini kayırmak yoktur. İçi dışı birdir onun. Karşısındaki kim olursa olsun hakkı söylemek onun işidir.
Bu yiğitlik, bu sadakat, bu açıksözlülük; (bütün toplumlar gibi) cesarete, sadakate ve açıksözlülüğe düşkünlüğüyle bilinen insanımızın Hz. Ömer (ra)’e olan sevgisinde muhakkak pay sahibidir.
Ama bundan daha önemlisi Hz. Ömer (ra), bu özellikleriyle Resulullah’ın sevgisini kazanmıştır. O hâlde Hz.Ömer (ra)’i seveni, onun gibi olmaya çalışanı Resulullah da sever. Resulullah’ın sevgisini kazananı ALLAH (cc) da sever. İnsanın bu sevgiden daha büyük bir kazancı ne olabilir ki?
Sosyalist yapılanmaların Hz. Ömer (ra) ile ilgili düşmanlığını biliyordum. Ama iki yıl önce duyduğum bir örnek meseleye benim zihnimde bambaşka bir boyut kazandırdı ve Hz. Ömer (ra) ile İslamî kimliğimiz arasındaki ilgi üzerinde yoğunlaşmama vesile oldu.
Batman’da baba dostu bir seydayı ziyaret etmiştim. Her tür siyasi görüşten uzak olan o Seydanın anlattıkları beni dehşete düşürdü. Seydayla yaptığımız sohbet iki boyutta gelişti:
1. Seyda, toplumsal değişimden söz ederken “Mahallemi
zde oturan bir cahil, çocuklarından birinin adını Lenin koymuş, diğerinin de Mao. Çocukların annesi bana geldi ve dedi ki ben bunu Mele Ömer isimli falan hocaya sordum. Bana “Onlar yurtseverdir, isimlerini yüceltmek belki sevaptır” dedi, ikna olmadım. Bu cevap üzerine de bu tartışmada çocuklarımın babasına karşı yenik düştüm. Bu gavur isimleri yüzünden çocuklarımın cehenneme gitmesinden korkuyorum. Siz ne dersiniz, sizce bu isimler çocuklarım için uygun mu?” diye sordu” dedi.
2. Bunun üzerine ben, Seydanın Mele Ömer diye biri adına yapılan bu açıklamayı şüpheyle karşılayıp karşılamadığını sordum. Seyda, “Hayır, kadının doğru konuştuğundan şüphelenmiyorum” dedi. “Neden? Oysa adam ‘mele’ imiş, nasıl böyle bir şey söyler?” diye itiraz ettim, meselenin ayrıntılarını öğrenmeye çalıştım.
Seyda “Çünkü, daha geçen gün onunla Hz. Ömer (ra) hakkında tartıştık. O, bir taziyede onlarca insanın içinde bana İslam’ın en adil halifesi bile bizi katletti, bize zulmetti, dedi.”
“Halk, onun gibilere inanıyor mu?” diye sordum.
“İnanan var, o tartışmadan sonra beni başka bir taziyeye çağırdılar. Adamlardan biri, onun görüşlerini orada da birebir seslendirince onunla kavga etmek zorunda kaldım, kızıp oradan ayrıldım ama halk beni durdurdu, birkaç kişi elimi öptü, adama da elimi öptürdüler, özür dilettiler” diye cevap verdi.
Seyda “Bir de ‘mele’ olacaklar. Böyle cahilleri helak ediyorlar, karşımıza çıkarıyorlar” diyordu, öfkesi hâlâ üzerindeydi. Bir dinin başına gelebilecek bundan büyük felaket mi var? Halk adama “mele” diye güveniyor. O da bu güveni Hz. Ömer (ra) düşmanlığı için kullanıyor. Ne diyeceğimi bilemedim. Ama Seydanın Diyarbakır’ın fethi konusunda yeterli bilgiye sahip olmadığını da anladım. Seyda, halka sadece “Hz. Ömer’dir o, faruktur, adildir, bize zulmetmez” diyordu. Bu düz bilgi dün yetiyordu ama bugün sosyalistlerin zihnini bulandırdığı kişilere yetmiyor, meseleyi halk için bütün yönleriyle açıklamak gerekiyor.
DEVAM EDECEK… |
|
 |
|
 |
|
|
|
|
|
Logged
|
Görüyorum ki; evleriniz Rum Kayzeri'nin evlerine, lükse hayranlığınız Kisra'nın tutumuna, servet peşinde koşmanız, Karun'un anlayışına, saltanatınız Firavun saltanatına, nefsleriniz Ebu Cehil nefsine, gururunuz Ebrehe'nin gururuna, yaşayışınız sefillerin yaşayışına benziyor. ALLAH için söyleyin bana, MUHAMMEDi'den olanlar nerede?[/co
|
|
|
Yahya Abbas Müsavi
уαя∂ıм¢ı уöиєтι¢ι
Puan: 281
Çevrimdışı
Üye ID: 30
Nerden:
|
 |
« Yanıtla #89 : 21 Mayıs 2011, 10:12:28 » |
|
 |
|
 |
 |
Hz. Ömer (ra) ve Diyarbakır`ın Fethi - 2
Yüce Rabbimiz İslam’ın yol rehberi Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyurur: “De ki: ALLAH’ın Kitap’tan indirdiğine inandım. Aranızda adaleti sağlamakla emrolundum. (Şura Suresi 15)”
İslam, imanda tevhid, uygulamada adalet üzerine kuruludur. Hz. Ömer (ra), adaletin timsali olmuş bir tevhid ehlidir.
Hz. Ömer (ra), Hz. Ebu Bekir (ra)’in, Resulullah’tan (S. A.V.) devraldığı İslam toplumunu ve İslam devletini büyütmek için ümmetin imkânlarını seferber etti. Adaletin İslam devletinin en önemli hedefi olduğunu uygulamalarıyla ispatladı. Adaletiyle çevre halkların kendiliğinden İslam’a teslim olmasının yolunu açtı.
Adalet, mutedil olmayı, dengeyi korumayı gerektirir. Hz. Ömer (ra), hilafeti döneminde itidali hep korudu. Mükemmel bir denge sağladı ve İslam fetihleri o denge üzerine hızla yayıldı. Şam, Filistin, İran, Kürdistan, Mısır fethedildi. İslam’ın sınırları Orta Asya’dan Mağribe dayandı. Bu fetihler sadece askeri teşkilatlanmanın değil, aynı zamanda Hz. Ömer (ra)’in Kur’an ve Sünnete dayanan örnek sisteminin de ürünüdür. Bizans ve Sasani zulmünden bıkan mustazaflar, onun adalet devletine tabi olmak için yol aradı. O yolu bulan, bağlı olduğu devlet için savaşmak istemedi. Sahabe ordusuna karşı direnmemek için arayış içine girdi. Bütün El Cezire halkı gibi Kürtler de bu arayışın içinde oldu ve İslam ordularına kendiliğinden teslim oldu.
Hz. Ömer (ra)’in en keskin muhalifleri bile ona zulüm isnat edememiş, onu halkın herhangi bir kesimine davranma konusunda adaletten ayrıldığını iddia etmemiştir. Pek çok Şia alimi bile hilafet konusunda ona itiraz etse de onun devlet yönetiminde Hz. Resulullah’ın (S. A. V.) yolunu sürdürdüğünü ikrar etmiştir.
Hz. Ömer (ra)’in Kürtlere zulmettiği iddiasının iki dayanağı olabilir:
1. Hz. Ömer (ra)’in bütün toplumları ilgilendiren, genel uygulamalarında zulmün görülmesi.
2. Tarih kitaplarının Hz. Ömer (ra)’in Kürtlere yönelik özel zulüm uygulamalarını kaydetmesi.
Bu hafta, onun bütün toplumlarla ilgili uygulamalarını anlatacağız:
ÜMMETİN YETENEKLERİNİ BULUŞTURDU
Hz. Ömer (ra)’in en büyük faziletlerinden biri ümmetin farklı yeteneklerini bir araya getirerek onlar arasında bir ihtilafa yol açmadan onların enerjisini fetihler yönünde değerlendirmesidir. Böylece ümmetin enerjisini dışarıya yöneltmesidir.
Medine’nin bir başkent olarak inşasında Hz. Ali (ra)’den istifade etti. Medine’den ayrılmak durumunda kaldığında onu yerine vekil olarak bıraktı. Hukuk davalarında onun görüşüne büyük bir ehemmiyet verdi.
Öte yandan Beni Ümeyye kabilesi ve Kureyş’in diğer askeri/idari yeteneklerini değerlendirdi. Onların İslam öncesi durumuyla ilgili duyduğu öfkeyi onları devlette görevlendirmemek için gerekçe yapmadı. Onların toplum üzerindeki etkinliğini fetihler için seferber etti. Özellikle Bizans’a yönelik fetihlerde onların komutanlığında büyük zaferler elde edildi.
Ancak kişilerin yeteneklerinden istifade ederken onların bu yeteneklerini ailevi veya bireysel güçlerini artırma yönünde kullanmalarına izin vermedi.
Bu yönde yüklendiği vazifenin mesuliyetinin şuuruyla profesyonel bir devlet anlayışı oluşturdu:
Büyük İslam komutanı Hz. Halid b. Velid (ra) ve Müsenna bin Harise’yi görevden aldı, Sa’d b. Ebi Vakkas (ra) gibi sahabeleri sıkıca teftiş etti. Askeri ve idari bürokrasinin İslam devletini kilitlemesini engelledi.
Halid b. Velid ve Müsenna’yı görevden alırken şöyle buyurduğu rivayet edilir: “ Ben onları herhangi bir şüphe sebebiyle azletmedim. Halkın gözünde itibarları çok artmıştı. Halkın onları kendilerine emir seçmelerinden endişe ettiğim için azlettim.”
Sasanilerle savaşan Sa’d bin Ebi Vakkas (ra)’a şöyle dedi: “Nereye vardığınızı ve nerede konakladığınızı bana günü gününe bildir. Yeni bir çarpışmaya girdiğinizde bana haber ver.”
İslam ordusu komutanı Ebu Ubeyde(ra)’ ye şu tavsiyede bulundu: “Savaşta daima istişare et. Başkalarının da fikirlerini dinle. Hiçbir kararda aceleci olma.”
Bu örneklerde görüldüğü gibi azil sisteminin işlemesi, merkeze bildirimde bulunma ve istişare, idarecilerin kendilerini daima onun denetiminde hissetmelerini sağladı, böylece suiistimallerin önüne geçildi.
DÜNYEVİLEŞMEYLE MÜCADELE ETTİ
Sahabelerin dünyayla uğraşmalarına engel olmadı, dünya ile uğraşmayı dünyevileşmek olarak görmedi, bununla birlikte dünya ile uğraşmanın dünyevileşme tehlikesini doğurabileceğini hiçbir şekilde göz ardı etmedi. Bu yönde tedbir aldı.
Sa’d b. Ebi Vakkas (ra), Küfe şehrini inşa ederken vali lojmanı olarak bir köşk inşa etti. Kisranın sarayının kapısını Medain’den getirip o köşke taktı. Hz. Ömer (ra), bunu duyduğunda öfkelendi. Muhammed b. Mesleme’yi derhal Küfe’ye gönderdi ve ona şöyle dedi: “Küfe’ye git. Sa’d’ın köşkünün kapısına odun yığdır ve ateşe ver. O köşkü tamamen yak” dedi.
Hz. Sa’d’a da “Bu cihanda sana iki ev yeter. Birinde sen oturursun. Diğerinde de Müslümanların ortak malı olan Beytülmâl’i yerleştir” dedi.
Bu emirle valilerin halkla kendi aralarına sınırlar koymasını engelledi.
Hz. Ömer, bir yere bir vali atadığı zaman ona bir ahidname yazar ve Muhacirlerden bir grubu ona karşı şahid tutar, ata binmemesini, halis buğday ekmeğini yememesini, ince dokunmuş kumaşlar giymemesini ve ihtiyaç sahiplerine karşı kapısını kapalı tutmamasını şart koşardı. Eğer bu şartlara riayet etmezse valiyi cezalandırırdı.
Hz. Ömer derdi ki: “ALLAH’ın malından bana biri kışlık, biri de yazlık olmak üzere iki elbiseden fazlası helal kılınmamıştır. Ailemin azığı da Kureyşlilerden en zengin olmayan bir adamın azığı kadardır. Sonra ben Müslümanlardan bir adamım.” (İbn-i Kesir Tarihi)
Bu sözleri söyleyen kişinin Şam-Mısır-İran-Yemen saraylarına sahip olduğunu unutmamak gerekir. O, varlığa rağmen zahidane bir hayatı sürdürmüştür. Zahidane bir hayat, onun için bir zorunluluk değil, takvasının gereğidir.
Bu takvayla komutan ve askerlerini de denetledi, onların da dünyevileşmemesi yönünde tarihe geçen bir gayret gösterdi.
Hz. Ömer (ra), Kudüs’ü teslim almaya giderken sahabeleri parlak elbiseler içinde görünce yerden bir avuç toprak alıp onların üzerine attı ve “Böyle parlak elbiselerle mi karşılayacaktınız beni? İki yılda karınlarınız bu kadar doydu ha!” dedi.
Sahabeler, ancak üzerlerindeki elbiselerin savaşta kendilerine kolaylık sağladığını bildirdiklerinde onun öfkesinden kurtulabildi.
EHL-İ KİTABA İYİLİKLE MUAMELE ETTİ
Hz. Ömer (ra); İsrailî hikâyelerin Müslümanlar arasında yayılmasına izin vermedi, Ehl-i Kitap kültürünün İslam’ın süzgecinden geçirilmeden Müslümanlar üzerinde etkili olmasına karşı daima uyanık oldu.
Bununla birlikte Ehl-i Kitabın İslam dünyasında hayat hakkına sahip olduğuna dair İslamî hükme hep bağlı kaldı. Onun bu tutumu, Bizans zulmü altındaki Ehl-i Kitabın İslam fetihlerine karşı direnişini kırdı, hatta onları İslam hükmü altında yaşamaya imrendirdi.
Öyle ki Kudüs patriği şehri teslim etmek istediğinde Hz. Ömer (ra)’in orada hazır bulanmasını şart koştu. Onun adaletine güvendi, ona sığındı.
Filistin’deki Hıristiyan Eyle halkına “…Kiliseleri mesken yapılmayacak ve yıkılmayacaktır. İçindeki kutsal eşyaya dokunulmayacaktır. Kimse dini inanışından dolayı zorlanmayacak, kendilerine asla zarar verilmeyecek…” teminatını verdi.
Kudüs’teki Kıyame Kilisesi’ni Hıristiyanlara bıraktı, daha içindeyken namaz vakti geldi. Ancak “Ben kılsaydım öteki Müslümanlar da orada kılarlar, orayı mescit haline getirirlerdi” diyerek orada namaz kılmadı.
O kilisede ezan okunmamasını ve orada namaz kılınmamasını bir ahitname olarak patriğe verdi. Bugün o kilise hâlâ Hıristiyanların elinde.
Mısır’daki Hıristiyan esirlerle ilgili kendisine görüş sorulduğunda şu cevabı verdi: “Esirler Müslüman olmakta veya eski dinlerinde kalmakta hürdürler. Müslüman olurlarsa diğer Müslümanlarla aynı haklara sahip olurlar. Aksi halde bütün gayr-i Müslimler gibi cizye verirler” dedi.
MECUSİLERi EHL-İ ZİMMET KABUL ETTİ
Hz. Ömer (ra), tevhide sıkı sıkıya bağlandı. Bir ziyaret haline getirilme ihtimali bulunan Rıdvan ağacını kesti. Hicaz bölgesi başta olmak üzere Arabistan Yarımadası’nda putperestlerin yaşamasını yasakladı. Ama öbür yandan Mecusilere cizye konusunda Ehl-i Kitap muamelesi yaparak Hıristiyan olmayan toplumlara da İslam devleti sınırları içinde yaşama hakkı tanıdı. Böylece İran ve Orta Asya yönünde ilerleyen fatihlerin işini kolaylaştırdı.
Hz. Ömer’in emri üzerine Sasani Hükümdarı Yezdücerd’e gönderilen Numan b. Mukarrin “ Sizi de İslam’a çağırmak üzere buraya geldik. Gayemiz İslam’ı bütün dünyaya hakim kılmaktır. Bu çağrıya uyarsanız, sizi kendi ülkenizde kendinizle baş başa bırakırız. Sadece cizye verirsiniz. Ehl-i zimmet olarak İslam’ın himayesi altına girersiniz…” dedi.
Halbuki ondan önce, sadece Ehl-i Kitap zimmet ehli olarak kabul edilirdi.
EYALETLERİ DENETİM ALTINA ALDI
Hz. Ömer (ra), İslam devletini eyaletlere böldü; valilere geniş yetkiler tanıdı. Ancak oluşum aşamasındaki İslam devletinin merkeziyle ilişkilerini kesmelerine izin vermedi. Küfe ve Basra şehirlerinin kuruluşuna izin verirken kurulacak şehirlerle Medine arasında ulaşımı güçleştirecek nehirlerin bulunmamasını şart koştu. Aynı şartı Mısır’da kendisi için bir merkezi şehir seçmek isteyen Amr b. As’ın da önüne koydu. Amr b. As’ın yanına Zübeyr b. Avvam’ı müfettiş bir komutan olarak verip Amr’ın yetkilerini sınırlandırdı.
Amr b. As, İskenderiye’yi kendisine merkez edinmek istedi. Ancak İskenderiye Nil’in diğer kıyısında olduğundan Hz. Ömer (ra) bunu kabul etmedi. Bunun üzerine Amr, Fustat şehrini kurdu.
Bugünkü ifadeyle yürütme ve yargıyı birbirinden ayırarak her şehre bir kadı atadı. Böylece valilerin işlerini hukukun denetimi altına aldı.
Hac döneminde valilerini topladı, onlardan hesap sordu. Sahabeler ihtilafa düştüklerinde Şam’a kadar gitti.
Hz. Ömer (ra), bir valiyi atadığında onu şehrin dışına kadar uğurlar ve ona şöyle derdi: “ Sizi halkı sövüp dövmeniz için göndermiyorum. Halkı dövüp söverek, işkence ederek miskinleştirmeyin. Kur’an-ı Kerim’e bağlılığı geliştirin. Hadis-i Şerifi yaygınlaştırın. Böyle yaparsanız ben de sizinleyim.”
Valilere karşı halka güvence verdi. Bir memuru görevlendirirken halka, “Ey İnsanlar! Sizi yönetmek üzere tayin ettiğim bu memurdan eza cefa görürseniz hemen bana bildirin. ALLAH’a yemin ederim ki öyle bir yöneticiden kesinlikle hakkınızı alır ve kısas uygularım” diyordu. Amr b. As, bu konuşmayı duyunca “Ey mü’minlerin emiri valilerden biri, bir vatandaşı incitirse gerçekten kısas uygular mısınız?” diye sordu. Hz. Ömer (ra), “Vallahi, ben öyle yaparım” diyerek bu konudaki kararlılığını bildirdi.
Hz. Ömer (ra) fetihleri değil halklar için bir kurtuluş olarak gördü, fetihlerin bu özelliğini koruması için tedbirler aldı. İslam devletinin adalet üzerinde olmasını fetihlerin devamı için önemli bir unsur olarak saydı .İran topraklarından Ahvaz’ın fethi geciktiğinde Basra çevresinin güvenilir isimlerini Medine’ye çağırarak vali ve komutanların halka zulmedip etmediğini soruşturdu. Zulmün söz konusu olmadığına dair kesin bir kanaate ulaşıncaya kadar soruşturmasını sürdürdü.
Valilerine kısas uygulayacağını vaat edecek kadar halkın yanında olan, fetihlerin gecikmesini zulüm ihtimaline bağlayan, Hıristiyanın kilisedeki ibadetini güvence altına alan, putperest sınıfından olan Mecusiye İslam topraklarında hayat hakkı tanıyan, her tür bürokratik ve ekonomik sınıflaşmanın önüne geçen
Hz. Ömer (ra)’in Kürtleri hedef alması için hangi sebep olabilir? Böyle bir iddiayı hangi akıl kabul edebilir?
Sadece Müslümanlar değil, eski-yeni gayrimüslimler de onun adaletine hayran kalmışken ona zulüm atfetmek için insanlığa karşı bir iftira olmaz mı? Böyle adil bir insana iftira atacak kadar ileri gidenler, nasıl özgürlük savaşçısı olabilir, adaleti tanımayanlar nasıl adaleti sağlayabilir? İftira bir suçtur. Bu suçun mutlaka sorgulanması gerekir.
Ahmet Yılmaz / Araştırma
DEVAM EDECEK |
|
 |
|
 |
|
|
|
|
|
Logged
|
Görüyorum ki; evleriniz Rum Kayzeri'nin evlerine, lükse hayranlığınız Kisra'nın tutumuna, servet peşinde koşmanız, Karun'un anlayışına, saltanatınız Firavun saltanatına, nefsleriniz Ebu Cehil nefsine, gururunuz Ebrehe'nin gururuna, yaşayışınız sefillerin yaşayışına benziyor. ALLAH için söyleyin bana, MUHAMMEDi'den olanlar nerede?[/co
|
|
|
Yahya Abbas Müsavi
уαя∂ıм¢ı уöиєтι¢ι
Puan: 281
Çevrimdışı
Üye ID: 30
Nerden:
|
 |
« Yanıtla #90 : 26 Mayıs 2011, 11:09:50 » |
|
 |
|
 |
 |
Diyarbakır Fethi - Hürriyet Bayramımız / Abdulkadir Turan

Biz, İslam’dan önce etnik bir unsur idik. İslam’la yüceldik, bir üst kültüre kavuştuk. Yöremize gelen Araplar, Acem, Türk Müslümanlar Kürtleşti; yöremizde kalan Ermeniler, Süryaniler İslam’la şereflenince Kürtleşti; böylece Kürtlük etnik bir kavram olmaktan çıktı, modern anlamda bir millet adı oldu. Kendisine has bir kültürü bulunan, edebi ve ilmi yönü açıklanabilen, özgün bir tarihe sahip bir milletin adı… Toplumların tarihinde önemli bir yer tutan günlerin en önemlisi “Milli Gün” olarak kutlanır. Modern çağda tahdis edilen “Milli Gün” kutlaması son zamanlarda neredeyse bütün toplumları kapsayacak kadar yaygınlaştı.
Medyada Amerika’nın Milli Günü, Hollanda’nın Milli Günü, Pakistan’ın Milli Günü… diye neredeyse her gün herhangi bir devlet veya topluma ait bir Milli Gün kutlaması haberi veriliyor. Hatta, dünyanın değişik ülkelerine dağılan örneğin Kazakistan Kürtleri de yılın bir gününü Kürtlerin Milli Günü olarak kutluyorlar.
“Toplumların Milli Günü olmalı mı?” derseniz ümmet anlayışının tam hakim olduğu bir dünyada böyle bir gün kutlamasına gerek yok ama eğer her toplum için bir Milli Gün zorunluluğu oluşursa Kürtlerin Milli Günü, Kürt topraklarının İslam orduları tarafından fethedildiği gün olmalı; o günü temsilen de Diyarbakır’ın fetih günü 27 Mayıs seçilmelidir.
Milli Gün, toplumların tarihindeki hürriyete doğru büyük dönüşümü ifade eder. Toplumların tarihinde öncesi ve sonrası ayrımının belirgin bir şekilde yapılacağı bir zamanı işaretler.
Kürt tarihi incelendiğinde İslam’la tanışma kadar hürriyete doğru büyük bir dönüşüm, öncesi ve sonrası belirgin bir tarih noktası asla yoktur.
O gün, Kürtler için esaretten hürriyete, cehaletin karanlığından ilmin aydınlığına, katliamlara uğramaktan hür İslam mücahitliğine, yoksulluktan maddi refaha kavuşma günüdür.
O gün, yeniden var olma günüdür.
O gün, tükenişten berekete kavuşma günüdür.
O gün, etnik bir unsur olmaktan millet olma düzeyine çıkma günüdür.
O gün İslam kimliği etrafında oluşan benliğe ulaşma günüdür.
İslam’la tanışmak Arap, Fars ve Türkler için ifade ettiklerinden çok daha fazlasını bizim için ifade eder.
Bu üç milleten İslam öncesinde dünyevi anlamda en mağdur olan Araplardı, halbuki onların da Gassaniler gibi siyasi bir yapıları vardı ve nice şehir devletleri… Bizim elimizde İslam’dan önce o da yoktu.
Onlar, altın harflerle şiir yarışmaları düzenliyordu. Bugün o şiirlerden yüzlercesi var elde; bizim elimizde edebiyat adına hiçbir şey yok.
Onların Mekke gibi zengin şehirleri vardı, biz ise çoğunlukla dağlarda, dar vadilerde yaşıyorduk. Ya da kalelerde esirdik.
Türklerin devasa Orta Asya’sı vardı İslam öncesinde; Farsların Sasani İmparatorluğu… Sasani saraylarının kalıntıları bugün için bile ibret-i alemdir.
Ya bizim?..
Bizler, Bizans ve Sasani zulüm altında inleyen mazlumlardık, bizatihi İslam düşmanları tarafından bile kabul gören bilgilere göre İslam’dan üç yüz yıl önce bile Kürtlerin siyasi varlığı adına yeryüzünde hiçbir şeyleri kalmamıştı. Küçük prenslikleri bile Sasaniler ve Bizanslar tarafından yıkılmıştı.
Bugün, elimizde ne varsa onu İslam’la kazandık:
1. İslam’la tanışmadan sonra, kendi kendimizi idare yeteneğine kavuştuk. İslam’dan önceki Kürt devlet adamları hakkında efsaneleri aşan hiçbir bilgi yok. Mutlaka Milattan önce vardır ama Milattan sonra yok…
Halbuki İslam dönemine ait onlarca Kürt devlet adamının ismini sayabiliriz. Komutanlıklar, emirlikler bir yana…Kürtler İslam’ın daha 3. yüzyılının ortalarında Ahvaz bölgesinde Ubeydullah El Kurdi önderliğinde bağımsızlığa doğru yol aldı. İslam’ın 4. yüzyılından başlayarak Kürtler, Kafkasya’da Şeddadiler gibi büyük devletler kurdu, ardından Diyarbakır yöresinde Mervanilerle ilmi ve iktisadi yönden tarihlerinin doruğuna çıktı. Yüzyılı bulmayan bir fetret döneminden sonra ise Kürtler Eyyübilerle çağlarının en güçlü ve en saygıdeğer devletinin başı oldu. Eyyübilerden sonra Batıcı Tanzimat’a kadar Kürtler hiçbir zaman kendi coğrafyalarının yerel yönetimini kaybetmedi. Ayrıca Osmanlı’da (kısmen İran’da da) merkezi devlette büyük görevler üstlendi ve Bosna-Hersek’ten Yemen’e bütün İslam dünyasının yönetiminde aktif olarak görev aldı.
Bu konuda bir araştırma yapılsa yüzlerce emirlik çıkacak karşımıza ve onun yanında komutanlık düzeyindeki nice görev.
2. İslam’dan önceki Kürt edebiyatına dair elimizde bir tek satır bile yok. İmha oldu, iddialarına sığınmayız, çünkü diğer milletlerin var. Oysa İslamî dönemin daha ilk yüzyıllarına ait kütüphaneler var şehirlerimizde.
Selahaddin-i Eyyübî Diyarbakır’a geldiğinde sadece bir kütüphanede bir milyon 40 bin kitap sayılmış. Bugün bile Diyarbakır kütüphanelerinin toplamında bu kadar kitap yok.
3. İslam öncesine ait neredeyse her milletin filozofları var. Bizde kimse yok. Varsa da kendisini Kürt olarak tanıtmamış.
Oysa İslam’la tanışmanın ilk gününden bugüne on binlerce Kürt, dünya ilim tarihine adını altın harflerle yazmış. Dünya bilim çevreleri, Kürtleri İslam dönemi ilim adamlarıyla tanıyor. Dineverî gibi bilginler (Doğumu M. 820) , İslam’ın daha üçüncü yüzyılında dünyaya nam salmış.
El Kürdi soy isimli alimlerin izleri ta Endonezyalara kadar gitmiş. Brunessen “Ben, Endonezya`yı dolaşırken o kadar çok El Kürdi lakabıyla karşılaştım ki yoksa Endonazya`yı Kürtler mi İslamlaştırdı, sorusunu sormadan edemedim” diyor.
4. İslam öncesine ait, elimizde bir Kürt edebiyatçısının adı yok. Oysa İslam dönemine ait Mele Cîzîri’miz var, Mele Ahmed ê Xanî’miz var, var, var…
5. İslam öncesine ait, Kürt edebiyatı diye aktarılanlar bir iki efsanedir. Halbuki İslamî döneme ait bir kitaplık dolusu klasik eserimiz var. Hem de bütün dünyanın “İşte bu edebiyattır” diye saygı duyacağı kadar çok klasiğimiz var.
6. İslam öncesine ait neredeyse hiçbir mimari eserimiz görünmüyor. Yok oldu diyemeyiz, diğer milletlerin var ve bizde Roma, Sasani kalıntıları da var.
Oysa İslamî döneme ait şehirlerimizdeki mimari eserleri bugün bile bizim için zenginlik kaynağıdır. Burada size Mervanilerin Meyyafarkin’deki (Silvan) eserlerini anlatsam, onların kurduğu o yüksek mimari medeniyetinden söz etsem sayfalar dolusunu alır ya da Cizre’deki kalıntıları ya da Eyyübilerin Hasankeyf ve Urfa kalıntıları, Mardin’in güzellikleri veya Bitlis Şerefhan eserleri… Her biri için onlarca tez yazılabilir.
İslam, memleketimizi bir hazineye çevirdi.
7. Yoksul bir toplumduk. Roma zulmü altında inim inim inliyorduk. İslam bizi sonsuz bir zenginliğe kavuşturdu. Mervanilerin Diyarbakır’ı ile ilgili anlatılanlar akıllara durgunluk veriyor. Sonraki dönemde de Diyarbakır yörenin en zengin şehirlerinden biri kabul ediliyor.
İki yüzyıl öncesine kadar dünyanın en müreffeh toplumlarından biriydik. Diyarbakır’ın vergi geliri toplamı 16. yüzyılda tüm Balkan ülkelerinin on ikide birini tutacak kadar çoktu.
Bütün bu bilgilerden anlaşılacağı üzere biz Kürtler, İslam’dan önce etnik bir unsur idik. İslam’la yüceldik, bir üst kültüre kavuştuk. Yöremize gelen Araplar, Acemler Kürtleşti; yöremizde kalan Ermeniler, Süryaniler İslam’la şereflenince Kürtleşti; böylece Kürtlük etnik bir kavram olmaktan çıktı, modern anlamda bir millet adı oldu. Kendisine has bir kültürü bulunan, edebi ve ilmi yönünü anlatabilen bir milletin adı…
Diyelim ki haşa İslam’ın manevi yönüne inanmıyoruz, ya bu maddi gelişmelere, bu dünyevi faziletlere ne diyeceğiz?
Bunca değişimin başlangıcını ifade eden günden daha büyük bir gün olabilir mi bizim için?
O günden Milli Gün yapılmaya daha layık bir gün düşünülebilir mi?
Amed (Diyarbakır), Hicri 18, Miladî 27 Mayıs 639’da fethedildi. Cuma günü bu fethin yıl dönümüdür. Amed halkına bin kez mübarek olsun.
Bizlere o günleri hediye eden Büyük İslam Halifesi Hz. Ömer (ra)’e, İslam Orduları Genel Komutanı Hz. Ebu Ubeyde bin Cerrah’a, Fatihimiz Hz. İyaz b. Ganm’e, Büyük İslam Komutanı Halid b. Velid’e, ilk valimiz Hz. Sa’sa’ya, Hz. Süleyman Camisi şehidlerine ve Diyarbakır’da İslam için canını veren bütün ehl-i imana selam olsun…
Abdulkadir Turan / Doğruhaber |
|
 |
|
 |
|
|
|
|
|
Logged
|
Görüyorum ki; evleriniz Rum Kayzeri'nin evlerine, lükse hayranlığınız Kisra'nın tutumuna, servet peşinde koşmanız, Karun'un anlayışına, saltanatınız Firavun saltanatına, nefsleriniz Ebu Cehil nefsine, gururunuz Ebrehe'nin gururuna, yaşayışınız sefillerin yaşayışına benziyor. ALLAH için söyleyin bana, MUHAMMEDi'den olanlar nerede?[/co
|
|
|
Yahya Abbas Müsavi
уαя∂ıм¢ı уöиєтι¢ι
Puan: 281
Çevrimdışı
Üye ID: 30
Nerden:
|
 |
« Yanıtla #91 : 27 Mayıs 2011, 10:13:29 » |
|
 |
|
 |
 |
Diyarımın güzel şehrimin,sahaber ve şehidler yuvası olan amedimin fetih yıldönümü hayrlara vesile olsun. |
|
 |
|
 |
|
|
|
|
|
Logged
|
Görüyorum ki; evleriniz Rum Kayzeri'nin evlerine, lükse hayranlığınız Kisra'nın tutumuna, servet peşinde koşmanız, Karun'un anlayışına, saltanatınız Firavun saltanatına, nefsleriniz Ebu Cehil nefsine, gururunuz Ebrehe'nin gururuna, yaşayışınız sefillerin yaşayışına benziyor. ALLAH için söyleyin bana, MUHAMMEDi'den olanlar nerede?[/co
|
|
|
Yahya Abbas Müsavi
уαя∂ıм¢ı уöиєтι¢ι
Puan: 281
Çevrimdışı
Üye ID: 30
Nerden:
|
 |
« Yanıtla #92 : 30 Mayıs 2011, 11:48:29 » |
|
 |
|
 |
 |
Diyarbakır`ın Fethi Coşkuyla Kutlandı
Sahabe Der tarafından, Diyarbakır`ın fethinin yıldönümü nedeniyle düzenlenen "Diyarbakır`ın fethi ve sahabeyi kiramı anma ve anlama" programına gerçekleşti.

DİYARBAKIR - Diyarbakır`da faaliyetlerini yürüten Sahabe Der (Sahabe Kültürünü Yayma, Yaşatma, Eğitim, Kültür, Yardımlaşma ve Dayanışma Derneği), tarafından Diyarbakır`ın fethinin 1372. Yıldönümü nedeniyle düzenlenen program saat 13.00`te Miryıldız Düğün Salonu`nda yoğun katılımla gerçekleşti.
Kur`an-ı Kerim tilavetiyle başlayan programa konuşmacı olarak, Kürtçe yayın yapan Kelhaamed Dergisi Genel Yayın Yönetmeni Nejat Özdemir ve Doğruhaber Gazetesi yazarı Abdulkadir Turan katıldı.
Burası Diyarı İslam, Diyarı Peygamberdir Programın açılış konuşmasını yapan Sahabe Der Başkanı Abdulhakim Avut, dernekleri ve faaliyetleri hakkında bilgi vererek, amaçlarının sahabe kültürünü, sahabenin uğruna buralara geldiği davalarını ve hassasiyetlerini toplumumuza tanıtma ve yaşatma olduğunu vurguladı.
Peygamber Sevdalıları Platformu`na da üye olduklarını hatırlatan Avut, burası Diyarı İslam`dır, burası Diyarı Kuran`dır, Diyarı Sahabe`dir, Diyarı Peygamberdir. Bunun bilincinde ve farkında olmamız lazım. Ve "Ashabım gökteki birer yıldızdır. Hangisine tutunursanız kurtuluşa erer doğru yolu bulursunuz" hadisini unutmamız gerekir" ifadelerini kullandı.
Diyarbakır Fetihle zulümden kurtuldu Daha sonra mikrofonu alan Doğruhaber Gazetesi yazarlarından Abdulkadir Turan, Diyarbakır`ın Bizans zulmü altında olduğu bir dönemde Müslümanlar tarafından fethedildiğini belirterek, Halid bin Velid ordusu tekbir sesleriyle aşılmaz surları geçerek Diyarbakır`ı cihatla ele geçirmiş, İslam birlikleri bugünkü Ulu Camide halkla buluşmuş. Diyarbakır`ın zalim yöneticileriyse önceden hazırladıkları tünelle şehirden kaçmış.
Şehir halkı Ulu Caminin önünde toplandığında Kudüs`ten buraya gelen patrik, halka seslenerek, burayı fethedenlerin kurtarıcı olduğunu söyleyerek, `bunlar kilisenin hepsini camiye çevirirler buna rağmen bir bölümünü fethin simgesi olarak camiye çeviriyor. Şehir halkıyla sulh yapıyorlar. Bu da bunların kurtarıcı olduğunu zülüm etmediklerini gösteriyor" demiş" diye konuştu.
Diyarbakır`ın 27 Mayıs 639`da tamamen İslam`ın olduğunu ifade eden Turan, şehrin bu fetihten sonra bir daha küfrün eline geçmediğini vurgulayarak, "Sahabeler 5 ay Diyarbakır`da kalırken boş beklemiyorlar. Palu, Ergani, Silvan� En önemlisi Silvan`dır. Silvanlılar sabah kalktığında sahabeleri şehir merkezinde buluyorlar. Belki bu bir ilktir şehirdeki Hıristiyanlar ve Ermeniler direnelim dediklerinde şehrin patriği, neden direnelim diyerek, sahabelere neden geldiniz diye sormuş. Sahabeler, `Biz ALLAH`ın dinini anlatmaya geldik" şeklinde cevap vermiş. Bunun üzerine patrik, peki tamam münazara yapalım kim kazandıysa onun dediği olsun demiş ve konuşmaya başlamışlar. Yapılan münazara sonucunda şehir Müslümanlara bırakılıyor" dedi.
Bu topraklar İslam`la şeref buldu Kürtçe yayın yapan Kelhaamed Dergisi Genel Yayın Yönetmeni Av. Necat Özdemir ise, bu toprakların Peygamberimizin (sav) vefatının henüz 7.yılında fethedildiğini belirterek, bu toprakların İslam`la şeref bulduğunu söyledi.
Kürtlerin İslam`ı kabul eden ilk milletlerden olduğunu ifade eden Özdemir, ama batıdan Kürdistan`a farklı bir gözle bakıldığına dikkat çekti.
Diyarbakır`ın fethinin konu alındığı ilahilerin seslendirildiği program, yapılan konuşmaların ardından sona erdi.

|
|
 |
|
 |
|
|
|
|
|
Logged
|
Görüyorum ki; evleriniz Rum Kayzeri'nin evlerine, lükse hayranlığınız Kisra'nın tutumuna, servet peşinde koşmanız, Karun'un anlayışına, saltanatınız Firavun saltanatına, nefsleriniz Ebu Cehil nefsine, gururunuz Ebrehe'nin gururuna, yaşayışınız sefillerin yaşayışına benziyor. ALLAH için söyleyin bana, MUHAMMEDi'den olanlar nerede?[/co
|
|
|
Yahya Abbas Müsavi
уαя∂ıм¢ı уöиєтι¢ι
Puan: 281
Çevrimdışı
Üye ID: 30
Nerden:
|
 |
« Yanıtla #93 : 31 Mayıs 2011, 09:56:25 » |
|
 |
|
 |
 |
bu etkinliklerden rahatsız olan ateşin çocukları,bunuda her ortamda dile getiriyorlar,başka sitelerde bir kaç yorumlarını ekleyeyimde,pkk çevresinin dine ne kadar düşman olduğunu görün kardeşlerim..diyarbakırın fethinin kutlanması o kadar zorlarına gidiyorki şaşırıp kalırsınız.bunlar müslüman olduklarınıda söylüyorlar,bari bu müslüman değiliz deyinde bu halk gerçek yüzünüzü bilsin,münafıklık içlerine sinmiş bunların,ama az kaldı bu halk gerçek yüzünüzü anlamaya başlıyor... ... garip garipoğlu30 Mayıs 2011 Pazartesi 16:49 garip halkım ülkesinin işgalini kutlayan halkımı kutluyorum!! .................... amedli30 Mayıs 2011 Pazartesi 18:34 bu gunü de gördük kendi şehrinin yüz yıllardan beri düşmanın ayakaları altında olan kutsal kent Amedi bu şekilde kutlamak ilk başta bunun ikinci bir inkar ve asimilasyon olup kürt halkını sömürmüş bu düne kadar bu şekilde devam edenlerin ekmeğine yağ sürmektir.ne demek amedin fethini kutlamak bu ne mantık bu cehillik yarım asırlıdan fazla kan göz yaşı ve derin acıları yaşayan bir halkın en önemli konumu olan amed gibi bir Kürt kentinin bu anlayış ve zihniyetle etkinlik yapmak buna verilecek bir isim varsa olsa olsa bu bir osmanjıcılıktır.ve osmanlıcılığı kurdistanda yayma gibi bir istilacılıktır.her ne adla yapılmış ise bu bir osmanlı zihniyetidir...
........................ Demir30 Mayıs 2011 Pazartesi 19:34 Şerme şerm / Bu kadarı Kürt milletine ayıp. Neyi kutluyorsunuz neyi? Arapların memleketinizi fethetmesini mi? Bir millet bu kadar düşmemeli. Hadi dindar müslümanlarımız müslüman olduk, iyi oldu diye sevinsinler. ama birileri gelip kılıç zoruyla memleketinizi fethetmişler, bunu kutlamak kadar büyük yüzsüzlük olur mu? Böyle birşey herhalde sadece Kürt milletine has olsa gerek. Bu kadar da olmaz. Osmanlılar/Türkler memleketinizi fethetmişler, ne güzel hepimiz gönüllü Osmanlı olduk, iyi ki fethetmişler, osmanlı iyiydi diyenlerimiz var. 90 senedir Türkler dilimizi bile yasaklamışlar, içimizde ne iyi türk olmak güzel birşey diyenlerimiz var. Ey Kürt milleti bu ne haldır. Gelene, gidene iyi ki gelmişler diyorsun. Ne zaman ayağı kalkıp yeter diyeceksin. Zamanında küçücük milletler bile osmanlıyı memlektlerinden kovmuş, Arapları/Türkleri yurdundan çıkarmış. onurlu birer millet olmuşlar. Bizim onurumuz nere? Yav müslüman ol tamam ama, arap işgalini kutlamak nedir? Bunun dinle imanla alakası yok. bu kendini ve milletini satmaktır. Kim sizin kafanıza böyle hurafeleri yerleştiriyor...
...................... Serhat Demir30 Mayıs 2011 Pazartesi 19:46 Biraz uyan artık milletim... Kimsenin dini duygularını rencide etmek istemiyorum, ama İslam sayesinde Kürt Milletinin ayakta kaldığını söyleyenler, 1500 senedir Kürtleri katledenlerin ve Kürtlere Zulüm edenlerin Müslüman devletler ve orduları olduklarını çarpıtmaya çalışıyorlar. Bu kadar da olmaz. Iran, Irak, Türkiye, Osmanlı ve bizleri katleden Arap hanedanlıklarının hepsi müslümandı. Kürtleri katledenlerin, yok edenlerin hepsi bunu her zam din adına, ALLAH adına yaptlar. Siz neyin çarpıtmasındasınız. Bu dün de böyleydi bugğn de böyle. Aynı şeyi Ahmedinecad da yapıyor, Tayyip de yapıyor. Bas bas tek dil, tek devlet, tek millet diye bağıran kimdir? Bunun manası nedir. Senin kökünü ve dilini, senin hakkını inkar eden bunu neyle yapıyor? bir yandan dinsiz ordusunu sürüyor üstüne, bir yandan da çok dindar imamlarını. Müslüman olmak demek türklere, araplara, farslara kşle olmak deek mi? Bir millet bu kadar koyun olmamalı. Hem dinine, hem köküne sahıp çıkamıyormusun? .................... Mustafa31 Mayıs 2011 Salı 01:52 Fetih degil Arap isgali... Ortadoğu’da kavmiyetçiliğin keskin bir kılıç, inancın da onu muhafaza eden bir kın olduğuna ve bunun bölgenin kadim bir yasası olduğuna tarih sahittir. İslamiyet sonrasında bölgede devletleşen Türk, Fars ve Arap egemenlik sistemleri; inanç kınını kendi kavmiyetçiliklerine kılıf olarak geçirirlerken; din kardeşleri olan Kürtlerin bu kını kullanmasını yasakladılar ve bunu yapmaya kalkışan Kürt önderlerini de dinden çıkmakla suçladılar.
Hatta 20. yy.da Şeyh Sait, Seyyit Abdulkadir, Seyyit Rıza ve Kadı Muhammed gibi birçok Kürt din adamını sahte İslami yorumlar doğrultusunda idam ettiler. Kürtlerin son zamanlarda kendi özgürlükleri için asırlardır Türk, Arap ve Fars egemenlerinin kullandıkları bu taktiği benimsemiş olmaları ve bunu Cuma namazlarını meydanlarda kılarak başlatmış olmaları; devlet yönetim çevrelerinde büyük bir rahatsızlık yaratmıştır. İşte bu tedirginlik bölgenin milliyetçilik-din ilişkisiyle ilgili tezimizi doğruluyor ve gerçeği biraz daha gün ışığına çıkarıyor. Ayrıca siyasal iktidarın Kürt coğrafyasına 12 bin imamı görevlendirme hazırlığı da; yine Sümer’den gelen ve bölgenin din-milliyet ilişkisini yansıtan kadim yasanın özüne uygun bir girişimdir. Bu yasayla Kürtlerin; inancı kendi uluslaşmaları doğrultusunda kullanmaları engellenmek istenmektedir. Bu yöntem tarihte sık sık denenmiş ve egemenlik sistemleri lehine önemli kazanımlar elde edilmiştir.
Tarih bilincinden ve bölgenin kendisine özgü siyasal, sosyal ve dinsel farklılıklarından habersiz olan birçok Kürt din adamı halen de inkarcıların oyununa gelerek; özgürlükleri için demokratik mücadele veren soydaşlarını zayıflatmaya çalışıyorlar. Bugün de inkara ve asimilasyoncu despot yönetimlerin bölgedeki dayanakları, yine tarih bilincinden yoksun sözde Kürt dindarlarıdır.
|
|
 |
|
 |
|
|
|
|
|
Logged
|
Görüyorum ki; evleriniz Rum Kayzeri'nin evlerine, lükse hayranlığınız Kisra'nın tutumuna, servet peşinde koşmanız, Karun'un anlayışına, saltanatınız Firavun saltanatına, nefsleriniz Ebu Cehil nefsine, gururunuz Ebrehe'nin gururuna, yaşayışınız sefillerin yaşayışına benziyor. ALLAH için söyleyin bana, MUHAMMEDi'den olanlar nerede?[/co
|
|
|
Yahya Abbas Müsavi
уαя∂ıм¢ı уöиєтι¢ι
Puan: 281
Çevrimdışı
Üye ID: 30
Nerden:
|
 |
« Yanıtla #94 : 11 Haziran 2011, 14:53:12 » |
|
 |
|
 |
 |
Hz. Ömer (ra) ve Diyarbakır`ın Fethi – 3
Ey insanların birbirlerine yemelerine neden olan, cesetlerden tepeler kuran Bizans ve Sasanî zulmüne son veren yüce dinin ve onun şanlı komutanlarının adaletini görmeyen körler! Şöyle bir geçmişe bakıp da ibret almaz mısınız? Yalanlarınızdan vazgeçip İslam`ın yüceliğine teslim olmaz mısınız?
İslam devletinin temelleri Hz. Resulullah (S. A.V.) döneminde atıldı. Hz. Ebu Bekir (ra), mürtetlerin yanında zekatı reddederek İslam’ı reddetmeden İslam devlet nizamına karşı çıkanları isyancı kabul etti ve hizaya getirdi. Hz. Ömer (ra), halife olduğunda İslam devleti, bu iç isyan belasından büyük ölçüde kurtulmuş ve sükunete ulaşmıştı. Hz. Ömer (ra), sükunet nimetini içerde ve dışarıda olmak üzere iki yönde değerlendirdi:
1. İslam devlet nizamının kurumlara kavuşması
2. İslam devletinin sınırlarının fetihlerle genişletilmesi
İSLAM DEVLET NİZAMININ KURUMLARI HZ. ÖMER (RA)’DAN KALMADIR
Hz. Ömer (ra), kurumlaşma konusunda bir devlet için gerekli bütün alanlara el attı, o alanların her biriyle ilgili gerekli kurumları oluşturdu, önemli yenilikler yaptı:
1. Hz. Ömer (ra), ilk kez `Emirü’l Mü’minin` unvanını kullandı. Büyük sahabelerin Medine’yi terk etmesini engelleyerek Medine’de bir tür Şura Meclisi meydana getirdi. Hz. Osman, Hz. Ali, Hz. Abdurrahman bin Avf, Hz. Muaz bin Cebel, Hz. Übey bin Kâb ve Hz. Zeyd bin Sabit’in (ALLAH, hepsinden razı olsun) içinde yer aldığı bu Şura Meclisi devlet nizamını, Kur’an ve Sünnet hükümleri doğrultusunda denetledi, Müslümanların bundan sonraki uygulamaları için örneklik oluşturdu.
2. Fethedilen ülkeler illere ayrıldı. Bu illere doğrudan halifeye bağlı valiler atandı. Böylece merkezi yönetim-yerel yönetim dengesi sağlandı.
3. İlk malî teşkilat ve Beyt’ül-Mal adı verilen devlet hazinesi kuruldu ve devletin mal varlığının sayımı yapıldı.
4. Fetihlerden gelen gelirlerin yılda bir kez Müslümanlara dağıtılması kararı alındı, bunun için ilk kez Divan defterleri tutuldu. Böylece devletin mal dağıtımı kayıt altına alındı. Ayrıca vergilerin toplanması ve maliyeyle ilgili işlerin yürütülmesi için defterler tutuldu.
5. Resulullah’ın Medine’ye hicretini esas alan hicrî takvim kabul edildi. Böylece İslam toplumu zaman kavramı konusunda bağımsızlığına kavuştu.
6. Mücahitler Beyt’ül-Mal’dan maaşa bağlanarak İslam devletinde askeri sınıfın (seyfiyye) temeli atıldı.
7. İlk adlî teşkilat kuruldu. Vilayetlere valilerin yanında kadılar da atandı. Kadı Şureyh Küfe’nin, Kays b. Ebi’l As da Mısır’ın ilk kadısı oldu. Böylece yürütmeyle adliye birbirinden ayrıldı. Valilerin uygulamaları hem Halife hem kadılar tarafından denetim altına alındı.
8. İlk kez, hapishane olarak kullanılmak üzere Mekke’de bir ev satın alındı. Sonraları diğer şehirlerde de hapishaneler kuruldu.
9. Antlaşmaların ve kayıtların korunması için ilk İslam arşivi kuruldu.
10. Geniş ölçekli bayındırlık işleri de yapıldı. Şehirler kuruldu, şehirlere su getiren büyük kanallar açıldı. Basra’ya su getiren Ebu Musa, Bağdat’a su getiren Nehr-i Sad, Nil Nehri’ni Kızıldeniz’e bağlayan Nehr-i Emir’ül-Müminin gibi nehirler, İslam medeniyetini Bizans ve Sasani karşısında bayındırlık konusunda da öne çıkardı.
11. İlk İslam paraları basıldı. Paraların üzerine “Elhamdülillah”, “Muhammedürresulullah” ve “Lâilaheillallah” gibi İslam mühürleri vuruldu.
12. Orduya resmî hekimler, kâtipler ve tercümanlar tayin edildi. Böylece askeri sınıf farklı alanlarda örgütlenmiş oldu.
İSLAM, HZ. ÖMER (RA) DÖNEMİNDE ÜMMET COĞRAFYASINA KAVUŞTU
Hz. Ömer (ra)’den önce İslam, Hicaz ve Yemen’e hakimdi. Hz. Ömer (ra) zamanında önce Şam ve Kudüs fethedildi, fetih Sasani imparatorluğunun Irak içinde kalan bölümlerine yayıldı. Ardından El Cezire’nin Nusaybin’e kadar olan kesimleri fetihle buluştu. Genel itibariyle bu coğrafya o günün şartlarında Araplara aitti. Dolayısıyla İslam din ve toplum anlamında ümmetti ama mekan anlamında ümmet olmaktan yoksundu.
Hz. Ömer (ra), İslam ordularına emir gönderdi, onları kuzeyde ve doğuda daha ileriye sevk etti. Kürdistan ve İran fethedildi. Böylece ilk kez İslam’ın coğrafik sınırları Arap toplumunun yaşamadığı bir coğrafyaya ulaştı.
Daha doğuş aşamasında Süheyb-i Rumî, Selman-ı Farisi gibi sahabelerle Arap toplumunun dışına açılan İslam, coğrafik gerçeklik açısından ilk kez Hz. Ömer (ra) zamanında bir ulusun sınırlarını aştı, mekân anlamında da ümmet zeminine kavuştu. Araplardan sonra toplum olarak ilk kez Kürtler ve Farslar İslam’la şereflendi. İslam, devlet anlamında imparatorluk oldu; toplumsal gerçeklik açısında da teorik ümmet şuurundan pratik ümmet uygulamaları aşamasına geçti.
DİYARBAKIR İSLAM’DAN ÖNCE ESİRDİ
Diyarbakır, İslam’dan önce Sasani ve Bizans zulmü altında esirdi. Diyarbakır halkı, bu iki emperyalist devletin zulmü altında her tür haktan mahrumdu, yoksuldu ve onların savaşlarının en büyük kurbanıydı.
Tarih, Diyarbakır’ın İslam öncesinde yaşadığı esaretin acılarıyla doludur. İşte o acılardan bir demet: “Diyarbakır, İslam’dan önceki yüzyıllarda sürekli Bizans- Sasanî savaşlarına mekân oldu. Yöre halkı, doğrudan tarafı olmadığı savaşların içinde kendisini buldu. Bizans geldi, onu katletti; Sasanî geldi, katletti. Bu katliamların en ünlülerinden biri, Milat’tan Sonra 359’da Sasanî Kisrası II. Şapur’un büyük bir orduyla Diyarbakır’ı kuşatması sırasında yaşandı.
Şevket Beysanoğlu’nun Diyarbakır Tarihi adlı eserinin I. Cildinde yaptığı derlemeleri birlikte okuyalım: Kuşatma sırasında Diyarbakır’da bulunan Antakyalı tarihçi Ammianus Marcellinus anlatıyor:“Akşama kadar uzayan öldürücü savaşla güçlükle savunulan Amida (Amed-Diyarbakır), ölü yığını ve kan çanağı haline geldikten sonra, ceset (kralın oğlunun cesedi) karanlıkta sürüklenerek çıkarıldı… Sonra taş yığını gibi kafalar yarıldı… Şimdi şehir düşman (Sasanî) kuvvetleriyle doluydu. Her taraf kan çanağına büründü. Bütün kaçış ve müdafaa ümidi kesilmişti. Silahlı silahsız (asker olsun veya olmasın) rütbe farkı gözetilmeksizin herkes davar gibi kılıçtan geçirildi. Ben, diğer iki kişi ile birlikte şehrin tenha kapalı bir yerinde saklanıp gecenin karanlığında hiçbir nöbetçinin bulunmadığı arka kapıdan kaçtık.”
İNSANLAR, BİRBİRLERİNİ YİYORLARDI
Ve İslam’ın bölgeye gelişinden yalnız yüz on dört yıl önce, Miladi 503’te Sasani Kisrası I. Kavad, şehri kuşatıyor ve şehir bir daha kılıçtan geçiriliyor.
Diyarbakırlı Mâr-Yeşua, “Vakayiname” adlı eserinde katliama dair şunları anlatır: “Geride kalan İranlılar, Amidli (Diyarbakırlı) ölülerin kokusundan rahatsız olmasınlar diye bu cesetleri Kuzeykapısı (Şimdiki Dağkapı) dışına taşıdılar ve üst üste atarak iki yığın yaptılar. Yanlarında götürüp şehir dışına taşıdıklarından, yapmış oldukları yığmatepenin üzerinde boğazladıklarından, Deklath’a(Dicle’ye) atılanlardan ve anlatmaya muktedir olamadığımız türlü türlü ölümlerle öldürülenlerden başka, buraya (Kuzeykapısı dışına) taşınan ölülerin sayısı seksen binden çoktu.”
Seksen bin ölü… İşte Kürt ulusalcılığı adı altında birilerinin adeta saadet günleri dediği günlerin hâli ama dahası var. Çünkü darbeler, bir Sasanî’den geliyor bir Bizans’tan… Katledilen ise yerli halk… Bir yıl sonra, 504’te Bizanslı Patricus Diyarbakır’ı kuşattı.
Vakayiname sahibi Mâr-Yeşua bu kuşatma sonrasında yaşananları söyle anlatıyor: “Buradaki kadınların yaptıklarından anlatırken, belki de bizden sonra gelenleri inandırmış olamayacağım. Birçok kadınlar birleşerek, akşamları veya sabah erkenden gizlice şehre iniyorlar ve rastladıkları kadın, erkek veya çocuk kime güçleri yeterse onu bir eve çekip öldürerek etini ya kaynatarak veya kızartarak yiyorlardı. Kızartılmış et kokusu yüzünden bunlar buradaki marzebana haber verilince o da bunların birçoklarını öldürttü ve geri kalanlara bir daha bu işi tekrarlayıp insan öldürmesinler diye ağır tehditler savurdu. Sonra da kendilerine, ölmüşlerin cesetlerini yeme müsaadesini verdi. Bunu artık açıkça yapıyorlar, insan cesetlerini yiyorlardı. Bir takımı da eski çarık ve köseleleri ve buna benzer birçok kötü nesneleri sokaklarla mezarlıklardan toplayarak yiyorlardı. Roma askerlerine gelince, hiçbir şeyleri eksik değildi. Her şey mevsiminde tedarik ediliyor, imparatorun buyruğu üzerine özenilerek kendilerine getiriliyordu.”
Romalılar, bununla da yetinmiyor; Diyarbakır çevresi köylerine saldırıp on iki yaşını geçmiş bütün erkekleri tek tek bulup kılıçtan geçiriyor. (Ahmet Yılmaz, Doğruhaber gazetesi, Coğrafyamızın İslam’la Şereflenmesi-2)”
İslam işte böyle bir Diyarbakır’la karşılaştı ve onun fethini şöyle gerçekleştirdi:
DİYARBAKIR, İSLAM’LA ÖZGÜRLÜĞÜNE KAVUŞTU
“Mardin, Urfa (Ruha), Harran, Nusaybin, Re’su’l Ayn (Ceylanpınar), Tilmevzen (Viranşehir), Siverek civarı fethedilmişti.
Fatihimiz İyaz b. Ganm(ra) ile Urfa halkı arasında “Ruha Şartları” üzerine yapılan sulh antlaşması İslam fethini olgunlaştırmış, coğrafyamızda İslam’la karşılaşanların nasıl bir muameleye tabi tutulacağına dair sağlam bir vesika olmuştu.
Hicri 18, Miladi 639…Amed’in el değiştirmesinin zamanı gelmişti. Fatihimiz, Hz. İyaz (ra), yaklaşık bin sahabenin bulunduğu sekiz bin kişilik ordusuyla Amed’i kuşattı. Kendisi Mardin Kapı’yı, Said b. Zeyd Urfa Kapı’yı; Muaz b. Cebel Dağ Kapı’yı, Halid b. Velid ise Yeni Kapı’yı (Su Kapı-Babu’l Ma) tuttu. (ALLAH, onlardan ve bütün sahabelerden razı olsun)
Şehrin melikesi Bizanslara bağlı Meryem ed-Dariye idi. İyaz (ra), acele etmedi, Meryem’e teslim olması için mektup gönderdi. Ancak Meryem teslim olmadığı gibi civar şehirlerden yardım da istedi.
Kuşatma uzun sürdü. İslam orduları bu sırada Palu, Hani, Lice, Siverek, Bingöl ve Ergani gibi Bizans zulmündeki kalelere hücumlar düzenledi. Meyyafarkin’i (Silvan’ı) fethetti. Böylece Meryem ed-Dariye, Bizans zalimlerinin yardımından yoksun kaldı.
Beş aylık kuşatma sırasında nice hücum düzenlendi. Ama muhkem surlar yüzünden fetih nasip olmadı. Nihayet, Halid b. Velid(ra) surun doğu (Dicle vadisine bakan) yönünde, eski Adliye’nin bulunduğu bahçeler tarafında sur duvarlarında gördüğü gizli bir su deliğinin genişletilerek oradan içeri girilebileceğini tespit etti.
Halid b. Velid (ra), bir gece, çoğu sahabeden oluşan yüz kadar mücahitle birlikte bu delikten içeri girdi. Buraya yakın olan ve şehrin fethinden sonra Fetih Kapısı (hastanelere çıkan yol üzerindeki kapı) ismini alan kapıyı açarak İslam ordusunun şehre girişini sağladı. Kapının açılışı sırasında yirmi beş sahabenin şehid olduğu bir çatışma yaşandı. Ama İslam’la Amed halkı arasına giren Bizans savunması aşıldı. İslam ordusu, Amed halkıyla yüz yüze geldi.
Amed halkı, muhtemelen Kudüs ve Urfa’nın fethinden haberdardı. Karşılarında İslam’ın adaleti varken Bizans için çarpışmanın anlamı yoktu. Halk teslim olmayı seçti. Pek çok kişi, İslam’la şereflendi. Geriye kalanlar ile ise Hz. İyaz (ra), Ruha Şartlarını esas alarak, “Heykeller ve onun etrafındaki nesneler, kendilerine ait olmak, mevcut kiliselerden başka kilise bina etmemek; düşmanlarına karşı Müslümanlara yardım etmek, bunlardan birine riayet etmedikleri takdirde Müslümanların himayesinden mahrum olmak şartıyla” anlaştı.
Beş ay boyunca bir şehirle uğraşan her ordu öfkeye kapılır. Ama İslam ordusu “O takvâ sahipleri ki, bollukta da darlıkta da ALLAH için harcarlar; öfkelerini yutarlar ve insanları affederler. ALLAH da güzel davranışta bulunanları sever. (Alî İmran 134)” ayet-i kerimesiyle terbiye olmuştu, öfkesini kontrol etmiş, heva ve hevesiyle davranmamış; Yüce Peygamberinin (S.A.V.) Mekke halkına adil davrandığı gibi davranmıştı. Fatihimiz İyaz (ra)’ ın emriyle halk, silahlarını onun önüne bıraktıktan sonra halka şöyle seslendi: “ALLAH size karşı bize zafer ihsan etti. Şayet ALLAH-u Teala Peygamberimizi ‘Rahmet Peygamberi’ olarak gönderip de mü’minlerin kalplerine merhamet vermeseydi, hepinizi kılıçtan geçirirdik. Fakat Rabbimiz bize öfkemizi yenmemizi ve bağışlayıcı olmamızı emretmiştir…”
Amed, böyle bir komutan görmemiş, böyle bir orduyla karşılaşmamıştı, böyle bir muameleye tanıklık etmemişti. Eğer, Sasani Şapurlar, Bizans Patrikler burayı beş ay kuşatmak durumunda kalsalardı öfkelerinden şehirde bir tek canlı bırakmazlardı. Daha önceki el değiştirmeler, birer tufandı; bu ise hayata ve cennete açılan kapıydı. (Ahmet Yılmaz, Coğrafyamızın İslam’la Şereflenmesi)”
Fetih, 27 Mayıs 639’da gerçekleşti. O gün hürriyet günüdür, o gün adalet günüdür, o gün karanlıktan aydınlığa kavuşma günüdür.
Bu hürriyet bayramı için Hz. Ömer’i suçlamak Kürt halkının sevincinden rahatsız olmayı, karanlığı seven bir yarasa olmayı, adalete düşman bir zalim olmayı, cehennemi cennete tercih etmeyi gerektirir.
HAFTAYA: HZ. ÖMER (RA)’E NEDEN DÜŞMANLIK YAPIYORLAR?
Ahmet Yılmaz / Araştırma |
|
 |
|
 |
|
|
|
|
|
Logged
|
Görüyorum ki; evleriniz Rum Kayzeri'nin evlerine, lükse hayranlığınız Kisra'nın tutumuna, servet peşinde koşmanız, Karun'un anlayışına, saltanatınız Firavun saltanatına, nefsleriniz Ebu Cehil nefsine, gururunuz Ebrehe'nin gururuna, yaşayışınız sefillerin yaşayışına benziyor. ALLAH için söyleyin bana, MUHAMMEDi'den olanlar nerede?[/co
|
|
|
Yahya Abbas Müsavi
уαя∂ıм¢ı уöиєтι¢ι
Puan: 281
Çevrimdışı
Üye ID: 30
Nerden:
|
 |
« Yanıtla #95 : 11 Haziran 2011, 14:56:12 » |
|
 |
|
 |
 |
Hz. Ömer (ra) ve Diyarbakır`ın Fethi - 4
Fetih Günü Kürtlerin Hürriyet Bayramıdır Bizler, Bizans ve Sasani zulmü altında inleyen mazlumlardık; İslam’la hürriyete kavuştuk, yüceldik, şan ve şeref sahibi olduk. Dağlara itilmiş bir toplumduk. İslam’la şehir toplumu olduk. Devlet adamlarımızın, alimlerimizin, şairlerimizin şanı dünyanın dört bir yanına yayıldı.
Diyarbakır’ın fethi sırasında bir zulmün yaşandığı iddiası,
1. İslam’ın genel hükümlerine
2. Hz. Ömer (ra)’in yönetim tarzına ve diğer İslam toplumlarını da kapsayan genel uygulamalarına
3. Hz. Ömer (ra)’in İslam orduları genel komutanlığına getirdiği Hz. Ebu Ubeyde b. Cerrah (ra)’ın Şam-Kudüs fetih uygulamalarına
4. Hz. Ebu Ubeyde b. Cerrah(ra)’ın Kürdistan’ın fethi için görevlendirdiği fatihimiz Hz. İyaz b. Ganm (ra)’ın Ruha (Urfa), Mardin, Nusaybin, Sere Kaniye (Re’sulayn, Ceylanpınar) fetih uygulamalarına
Ve hepsinden önemlisi,
5. Diyarbakır’ın fethiyle ilgili bütün tarihi kaynaklara aykırıdır. İslam’ın büyük tarihi boyunca hiçbir tarihçi, şu veya bu şekilde abartarak veya küçülterek Diyarbakır (Amed) şehri fethinde şehir halkından çok kişinin katledildiğini kayda geçmemiş.
Halbuki her ayrıntıyı titizlikle kaydeden İslam tarihçilerinin,
1. Bedir Savaşı’ndan başlayarak müşrik Arapların,
2. Mute Savaşı’ndan başlayarak Bizansların ve Hıristiyan Arapların,
3. Hicri 13’ten bütün Irak ve İran fethedilinceye kadar Sasanilerin,
4. Hz. Ömer (ra) döneminde yaşanan ilk karşılaşmalardan Talas Savaşı’na kadar Türklerin İslam ordularıyla savaşlardaki ölü sayısını, hatta yaralı sayısını adeta bir bir verirken, Musul yöresinde Kürtlerle yaşanan küçük çaplı çarpışmaları da aktarırken Diyarbakır’ın fetih gerçeğini saklamış olmaları akla sığacak bir durum mu?
Öte yandan sadece İslam tarihçileri yok ki Ermeni tarihçiler, Rum tarihçiler ve Süryani tarihçiler de var. Bizans-Sasani savaşlarındaki ölü sayılarını ve cenazelerin atıldıkları yerleri bir bir veren bu Gayr-i Müslim tarihçilerin Diyarbakır’ın fetih gerçeğini saklamaları için bir neden olabilir mi?
Ya İslam aleyhinde mercekle delil toplayan Batılı müsteşrikler? Onların bu alanda bir bilgi kırıntısına dahi ulaşırlarsa bunu vermeleri gerekmiyor mu?
Sözü geçen hiçbir kaynakta bu yönde hiçbir bilgi emaresi bile yok, bu anlama gelebilecek bir imaya dahi yer verilmemiş.
O hâlde “Diyarbakır’ın fethi sırasında Kürtler katledildi “demek, “Bu ay (örneğin 15 Mayıs’ta) Diyarbakır’a bir göktaşı düştü ve Diyarbakır’ın yarısı (ALLAH muhafaza) imha oldu” demekten farklı değil. Böyle bir haberin yalan olduğu ne kadar açıksa Diyarbakır’ın fethiyle ilgili katliam iddiasının yalan olduğu da o kadar açıktır.
O halde bu “yalan” nereden çıktı? Öyle görünüyor ki bu yalanın ilk kaynağı Ekrem Cemil Paşa’dır. Ekrem Cemil Paşa “Kürdistan’ın Kısa Tarihi” adlı kitabında hiçbir kaynak göstermeden böyle bir yalan uydurmuş. Şimdi gelin, Ekrem Cemil Paşa’yı birlikte tanıyalım.
YALANI MUSTAFA KEMAL’İN YAVERİ UYDURMUŞ
Kürtlerin İslam’la ilişkisine zarar veren iki isimle karşılaştım:
1. Irak Kürdistanı’ndan Süleymaniyeli Tevfik: Irak Kürdistanı’nda Newroz başta olmak üzere İslam öncesi kültürü canlandırmak için çalışan, Demirci Kawa hikayesini güncelleştiren, böylece Süleymaniye yöresinde ve Irak genelinde Celal Talabani’nin Kürdistan Yurtseverler Birliği (YNK) için kültürel zemin oluşturan isim. Şair Pîremêrd, Hacı Tevfik Bey gibi isimlerle de biliniyor.
Bugün YNK yönetiminin minnetle andığı Süleymaniyeli Tevfik’in izi nerede çıktı, dersiniz. Türkiye’de kültürel Batıcılığın en önemli grubunun, Mustafa Kemal’in fikir hayatını belirleyen ekibin arasında… Bir Servet-i Fünun şairi olarak… “Recaizâde Mahmud Ekrem, Tevfik Fikret ve Halit Ziya (Uşaklıgil) ile Genç Kalemler ve Servet-i Fünûn çevreleriyle yakın ilişkileri olan Pîremêrd, Güney-Kürt şiirine bir çığır kazandırmıştır. (Kaynak: Selim Temo, Modern Kürt Şiiri ve Sürgün)”
Tevfik Fikret, Mustafa Kemal’in fikir babalarındandır. Halit Ziya da ekibin önde gelen isimlerinden ve aynı zamanda kadın yönünden Mustafa Kemal’in akrabası…
2. Ekrem Cemil Paşa: Diyarbakırlı Cemil Paşazade ailesinden… Ekrem Cemil Paşa’nın en mühim özelliği Diyarbakır’ın fethiyle ilgili yalanı uyduran kişi olmasıdır.
Gelin bu ravinin hayat hikayesine birlikte bakalım:
- 1912-1914’te Lozan’da okur, Batı’yı tanır.
-Hevî Kürt Talabe Cemiyeti’nin Lozan şubesini açar.
-Çanakkale Savaşı’nda ve Erzurum Cephesi’nde bulunur. Burada ağır yaralanır. Diyarbakır’a gönderilir. Mustafa Kemal, Diyarbakır’da iken onunla tanışır ve resmen onun yaveri olur. Ardından Filistin Cephesi’ne geçer. Orada tekrar Mustafa Kemal’in yanında bulunur ve onunla Diyarbakır’a gelir.
Mustafa Kemal’in İstanbul’a dönmesinden ve Ankara’ya geçmesinden sonra Ekrem Cemil Paşa, Diyarbakır’da Kürdistan’ın istiklali için çalıştığı gerekçesiyle 1922’de tutuklanır, Ankara’ya gönderilir. Ancak Ankara’da pek garip bir şekilde İstiklal Mahkemesi tarafından beraat edilir. (Garip diyoruz, çünkü oraya giden Kürt genellikle ipe gidiyordu.)
Şeyh Said kıyamı sırasında Diyarbakır’da bulunan Ekrem Cemil Paşa, kıyamdan sonra tutuklanır. Seyyid Abdulkadir gibi İslam alimleri İstanbul’dan getirilip Diyarbakır’da ipe asılarak şehid edilirken Ekrem Cemil Paşa, üç yıllık bir tutukluluktan sonra, bütün Kürt çevrelerini o günden bugüne hayrette bırakacak şekilde diğer akrabalarıyla birlikte serbest bırakılır. İddiaya göre Mustafa Kemal’in Türk Tayyare Cemiyeti’ne bir uçak alma karşılığında serbest kalan Ekrem Cemil Paşa ve akrabaları Suriye’ye geçer, orada Fransızların sadık dostları arasında yer alır. Fransızlarla bir ara arası açılıp sürgün edildiyse de Suriye’ye ilk traktörü getiren adam olacak kadar zenginleşir.
YALANIN ARKASINDA FRANSIZ MASONLARI OLABİLİR
Kürtleri İslam’dan uzaklaştırmak isteyenlerin Türkleri de İslam’dan uzaklaştıranlarla yollarının kesişmesi çok garip değil herhalde… Peki bu bağlantının kökeninde ne var?
Elimizde ne yazık ki belge yok. Ancak, gerek Süleymaniyeli Tevfik’in gerek Ekrem Cemil Paşa’nın İstanbul bağlantıları bize hep Fransız masonlarını gösteriyor. Başta Mısır olmak üzere Arapların da İslam’dan uzaklaştırılmasında büyük görev alan Fransızların localarının faaliyetleri bir gün açıklanırsa eminim ki Ekrem Cemil Paşa gibilerinin bu yalanları birkaç kuruş karşılığında uydurdukları kesinlikle ortaya çıkacaktır. Canını kurtarmak için Türk Tayyare Cemiyeti’ne uçak alan Ekrem Cemil Paşa, öyle görünüyor ki Fransızların katında Suriye’de bir konum elde etmek için bu galiz yalanı uydurdu, kendi menfaati için milletini sattı.
Fransız laikleri,
-Türklere, “Siz, büyük bir millettiniz, İslam sizi Arapların hizmetkarı yaptı” diyerek onları İslam’dan uzaklaştırdı.
-Araplara “İslam dini sizi Türklerin esiri yaptı” diyerek Arapları İslam’dan uzaklaştırdı.
Kürtlere diyecek bir şey bulamayınca Ekrem Cemil Paşa gibilerinin kalemiyle yalana sarıldı.
NEDEN HZ. ÖMER (ra)?
Diyarbakır’ın fethi gibi olabildiğine yerel bir olayda Hz. Ömer (ra)’i içine alan bir yalanın uydurulması çok ilginçtir. Hani neden ordu komutanı değil, onun komutanı da değil, ta Medine’deki Hz. Ömer (ra)? Böyle bir suçlama için hiçbir tarihi ve vicdanî neden yok?
Ama meselenin Fransız masonlarını ve yöremizdeki sosyalistleri ilgilendiren yönleri var:
Fransız İhtilali’nden sonra Batı, İslam dünyasına karşı yeni bir devlet modeliyle çıktı. Bütün dünya gibi İslam dünyasını da “eşitlik, adalet, hürriyet” gibi ilkelere çağırdı ve onların bu çağrısı her seferinde Hz. Ömer (ra)’e çarptı.
Hz. Ömer (ra) zamanındaki sınıfsız toplum, Hz. Ömer’in dillere destan adaleti ve halkının doğruluktan ayrılırsan seni kılıcımızla doğrulturuz diyebileceği kadar hürriyeti Fransız İhtilali’nin sözde kazanımlarını İslam dünyası için anlamsız hâle getiriyordu.
Nitekim, Mehmet Akif Ersoy gibi İstanbul’daki İslamî kesimin önde gelen isimleri Batıcıların karşısına Hz. Ömer (ra) ile çıktılar. Mehmet Akif’in “Koca Karı ile Hz. Ömer” hikayesi bile İstanbul’da Batıcı kesimleri sarstı. Kürt ulusal laikliği için çalışmaların Türklere yönelik çalışmalardan sonra başladığı düşünülürse Paris Modası’nı estiren Fransızların bundan ders alarak Hz. Ömer (ra)’i özellikle düşman seçmiş olmaları muhtemeldir.
Yerel anlamda ise Hz. Ömer (ra)’in Kürt halkının İslamî kimliğinde edindiği yeri daha önce anlatmıştık. Kürtlerin dinleriyle uğraşanların Kürtlerle Hz. Ömer (ra) arasındaki sevgiyi görmezlikten gelmesi beklenemezdi. Onların hedefinde olan Hz. Ömer (ra) değil, İslam’ın ta kendisidir. Bu halkı Hz. Ömer (ra)’den soğutursak onun İslam’la bir bağı kalmaz diye düşünüyorlar.
Yöremizdeki sosyalistlerin Hz. Ömer (ra) düşmanlığına gelince,
1. Bu düşmanlıkta Fransız masonlarının başını çektiği Batıcıların Hz. Ömer (ra) ile ilgili yaşadığı sorunun etkisi var.
2. Sosyalistler ulusalcıdır. Ümmet düşmanıdır. Onların düşmanlığında, İslam’ın ümmet coğrafyasına kavuşmasının Hz. Ömer (ra) döneminde gerçekleşmesinin etkisi var.
3. Sosyalistlerin en büyük iddiası sosyal adalettir. Onların sosyal adaletten söz ettikleri her yerde halk kendilerine Hz. Ömer (ra)’den söz eder. Bu da kendilerinde Hz. Ömer (ra)’e karşı özel bir kinin oluşmasına yol açmıştır.
4. Sosyalist kesimlerin Nuri Dersimi ve Kemal Burkay gibi isimleri Alevidir. Alevilerin Hz. Ömer (ra) düşmanlığı sosyalistlerin düşmanlığı olarak yeniden vücut bulmuştur, denebilir.
Neticede, halk devletse Hz. Ömer’in devletini, adaletse Hz. Ömer’in adaletini, hürriyetse Hz. Ömer’in sağladığı eşitliği tercih edeceği için sosyalistler İslam’ın bütünü adına kin ve nefretlerini Hz. Ömer (ra)’e yöneltmişlerdir.
DİYARBAKIR’IN FETHİ BİR ÜZÜNTÜ KAYNAĞI OLABİLİR Mİ?
Olayı iki yönlü düşünelim:
Eğer, (olayın manevi yanını göz ardı ederek sadece dünyevi bir bakış açısıyla)
1. Kürtlerin İslam öncesi durumu İslam sonrası durumundan daha iyiyse
2. Fetih esnasında büyük facialar yaşanmışsa
3. Fetihten sonra Kürtlerin durumunda bir değişim olmamışsa
Diyarbakır’ın fethi kınanacak bir vaka ve bir üzüntü kaynağı olur. Ama ya tam tersi olmuşsa bu durumda ALLAH’a ve Peygambere inanmayan Kürtlerin bile “Kürtçülüklerinde” samimi iseler Diyarbakır’ın fethini bir “Kürtlerin Hürriyet Bayramı” olarak kutlamaları gerekmez mi?
1. Kürtler darmadağın bir toplumdu, İslam’la toparlandılar.
2. Kürtler, daha çok kırsal kesime dağılmış bir etnik unsurdu. İslam’la Araplar geldi, Kürtleşti, İslam’a geçen Ermeniler, Süryaniler Kürtleşti, yöreye gelen Türkler Kürtleşti. Neticede Kürtler basit bir etnik yapı olmaktan çıkıp millet düzeyine ulaştı.
3. İslam, yörenin en mazlum toplumu olan Kürtleri ilmi, iktisadi, siyasi yönden kalkındırdı. Siyasi yönden bitiş noktasında olan Kürtler İslam’ın daha 3. yüzyılının ortalarında Ahvaz bölgesinde Ubeydullah El Kurdi önderliğinde bağımsızlığa doğru yol aldı. İslam’ın 4. yüzyılından başlayarak Kürtler, Kafkasya’da büyük devletler kurdu, ardından Diyarbakır yöresinde Mervanilerle ilmi ve iktisadi yönden tarihlerinin doruğuna çıktı. Yüzyılı bulmayan bir fetret döneminden sonra ise Kürtler Eyyübilerle çağlarının en güçlü ve en saygıdeğer devletinin başı oldu. Eyyübilerden sonra Batıcı Tanzimat’a kadar Kürtler hiçbir zaman kendi coğrafyalarının yerel yönetimini kaybetmedi. Ayrıca Osmanlı’da (kısmen İran’da da) merkezi devlette büyük görevler üstlendi ve Bosna-Hersek’ten Yemen’e bütün İslam dünyasının yönetiminde aktif olarak görev aldı.
4. İslam, Kürtlere şan ve şeref verdi. İslam öncesinden tanınan bir tek Kürt yok iken bugün ta Malezya ve Endonezyalara kadar dünyanın dört bir yanında El Kürdi soy ismi İslam ilim tarihinin en saygın soy isimlerinden biri olarak varlığını sürdürmektedir. İslam öncesine ait bir tek Kürt eseri yokken İslam’ın yetiştirdiği Kürt alimlerin eserleri kütüphaneleri doldurmaktadır. “İslam olmadan biz ne idik ki?” sorusunu en çok Kürtlerin sorması gerekir.
Dolayısıyla eğer milletler için bir “Milli Gün (Hürriyet Bayramı)” tayini yapılacaksa Kürtlerin Milli Günü olmayı en çok hak eden gün, Kürtlerin İslam’la şereflenme günüdür. Simgesel olarak da Diyarbakır’ın Fetih Günü o günü temsil etmeye layık bir gündür.
O gün Kürt halkı için esaretten hürriyete, cehaletin karanlığından ilmin aydınlığına, yoksulluktan maddi refaha kavuşma günüdür.
Amed’e (Diyarbakır’a) ve bütün Kürt halkına bin kez mübarek olsun.
Ahmet Yılmaz / Araştırma
BİTTİ… |
|
 |
|
 |
|
|
|
|
|
Logged
|
Görüyorum ki; evleriniz Rum Kayzeri'nin evlerine, lükse hayranlığınız Kisra'nın tutumuna, servet peşinde koşmanız, Karun'un anlayışına, saltanatınız Firavun saltanatına, nefsleriniz Ebu Cehil nefsine, gururunuz Ebrehe'nin gururuna, yaşayışınız sefillerin yaşayışına benziyor. ALLAH için söyleyin bana, MUHAMMEDi'den olanlar nerede?[/co
|
|
|
Yahya Abbas Müsavi
уαя∂ıм¢ı уöиєтι¢ι
Puan: 281
Çevrimdışı
Üye ID: 30
Nerden:
|
 |
« Yanıtla #96 : 20 Temmuz 2011, 13:00:51 » |
|
 |
|
 |
 |
...EY AMED...
Bir fetihle dirildi bu şehir yalnız İslam’dır kalesi Bilinmeyen bir dil değildir iyi bilinir şivesi, Kürtçesi Peygamber sevdası gösterir herkese izzeti şerefini Bu halka düşman olanın olur mu hiç izzeti şahsiyeti
ALLAH’ın Resulü dışında yoktur bu halkın önderi Görülmemiştir Kur’an’ın dışında Kürdün rehberi Sadece İslam’dır bu mustazafların tek istedikleri İşte budur bu halkın en şerefli geçmişleri ve gelecekleri
 Meydanlar dar gelir bu halkın Muhammedi sevdasına Diyar-ı Muhammedi olan Amed şahid olmuştur hep buna Tarih o kutlu doğumu müjdelerken tüm Müslümanlara Peygamber’e sevdalı olan bu halk akar sel gibi meydanlara
Ey Amed içinde kaç sevda, kaç hasret saklı Biliriz kaç özlem, kaç vuslat kaç, bahar gizli Ey Amed seni özgürlük vaadleriyle hep yordular Biliriz kaç özgürlükle kaç matem tutturdular

Bu Muhammedi sevda yeterdir sana ve torunlarına Bu şahlanışın bir mesajdır tüm seni ezen ve yoranlara Mayasında İslam olan halkın işte bak çocukları Selahaddin i Eyyubi’nin Şeyh Said’in torunları
Ey diyar-ı Muhammedi; şahid ol bu sevdaya Özgürlük uzak değildir bu mustazaf halka Muhammedi sevdası gösterecektir bunu dünyaya Ceberutlar şaşacaktır bu sevdaya, bu meydanlara

Bu meydanlar bugün senin çığlığındır ey Amed Bu Muhammedi sevda senin özgürlüğündür ey Amed Kan kusar sana kan! kusturanlar ey Muhammedi halk Sevdan arşa yükselmekte bu Muhammedi şahlanışa bir bak
Tarih şahittir bu halkın fetihlerine, kıyamına Selahaddin destanıdır, şeyh Said ve Hüseyin ise kıyamı Titretir ALLAH’u Ekber nidaları zulmedenleri müstekbirleri Korkutur Muhammedî sevda, firavunları nemrutları
 İmam Hüseyn’in yarenleri açtılar Muhammedi bir çığır Kimse durduramaz bu sevdayı duysun, tüm it ve sağır Muhammedi şahlanıştır bu yüzbinlerce olan sevdanın adı Hüseyni kıyamdan yezitlere zalimlere görkemli bir uyarı
Ey ALLAH’ın resulü gör ki sevdanla yüzbinler meydanları doldurdu Bu mustazaf halk senin özlemin hasretinle yandı tutuştu Ashabının yattığı şehir ashabın kanıyla dirildi birlik oldu Bu mustazaf halk ashabın gibi çilelerle matemlerle yoğruldu
 Diyarı Muhammedi den ALLAH’ın habibine selam Zalimler bilsin ki bu sevdaya sonsuza dek devam Peygamber sevdası diriltecektir bütün Kürdistanı Muhammedi kalelerden oluşacaktır Amed’in surları
(Ebuzer Çetin) |
|
 |
|
 |
|
|
|
|
|
Logged
|
Görüyorum ki; evleriniz Rum Kayzeri'nin evlerine, lükse hayranlığınız Kisra'nın tutumuna, servet peşinde koşmanız, Karun'un anlayışına, saltanatınız Firavun saltanatına, nefsleriniz Ebu Cehil nefsine, gururunuz Ebrehe'nin gururuna, yaşayışınız sefillerin yaşayışına benziyor. ALLAH için söyleyin bana, MUHAMMEDi'den olanlar nerede?[/co
|
|
|
Yahya Abbas Müsavi
уαя∂ıм¢ı уöиєтι¢ι
Puan: 281
Çevrimdışı
Üye ID: 30
Nerden:
|
 |
« Yanıtla #97 : 23 Temmuz 2011, 11:56:21 » |
|
 |
|
 |
 |
Evliya Çelebi'nin Diliyle Diyarbakır
-------------------------------------------------------------------------------- DİYARBAKIR- Ondan fazla dile tercüme edilen Evliya Çelebi'nin on ciltlik Seyahatname eserinde, Evliya Çelebi Diyarbakır'a 1654 yılında yapmış olduğu seyahatinde Diyarbakır portresini bize tasvir ederek birtakım bilgiler sunar.
Hz. Yunus'un Diyarbakır Halkına Duası ve Sur Yapım Önerisi Evliya çelebi, Seyahatname'sinde coğrafi konumuna değinerek Hz. Yunus peygamberin Diyarbakır'a duası ve önerisini şöyle kaleme alır: "Diyarbekir kalesi, Dicle kenarında asumana ser çekmiş Kız Kayası denilen bir yalçın kaya üzerindedir. Kara taştan yapılmış olduğu için buraya Kara Amid derler. Bu kaleyi bir kız melike yaptırdığı için Diyari Bikr demişler. Kalenin bulunduğu kayanın üstü geniş bir lalezardır. Kayanın içinde ve kalenin altında mağaralar vardır. Bu mağaralardan biri olan Fis Kayası Mağarası Yunus Peygamberin makamıdır. Musul halkının isyanına kızarak kentin harap olması için dua ettikten sonra Dicle kıyılarına gelen Yunus Peygamber burada 7 yıl oturmuştur. Bu sırada Amalak kızlarından, yıldız kadar güzel ve temiz bir kadın bu yörenin hükümdarı imiş. Kadın hükümdar ve kentin ahalisi, peygamberin mucize göstermesine gerek görmeden, itirazsız imana gelmelerinden hoşnut olan Yunus Nebi, iliniz, eviniz mamur olsun. Sizler daima mutlu olun ve refah içinde yaşayın. Cümle evladınız necib ve reşid olsunlar, diye dua etmiş. Sonra da hükümdara kentin etrafını siyah taşlarla çevirmesini söylemiş."
Sanayi Kenti Diyarbakır Evliya Çelebi eserinde birçok zanaat dalının çeşitliliğine değinerek Diyarbakır sanayisini şöyle aktarır:"Diyarbekir çarşılarında, evvela Hasan Paşa Pazarı, Sipahi Pazarı, Attarlar Pazarı, Kuyumcular Pazarı, Demirciler Pazarı, Çilingirler Pazarı, Kavaflar, Palancılar, Kazazlar, Bezzazlar, elhasıl 66 sanat erbabının dükkânları mevcuttur. Amma Bezzazlar Pazarı ile Sipahi pazarı gayetle mamurdur.Sanayinden, kılıcı, gaddaresi, baltası, taberi, hançeri, bıçağı, mızrağı, külüngü, kırmızı bezi, sahtiyanı, papuçları, meshleri, çizmeleri meşhurdur. Kazancılar ile demirciler çekicini ve hallaçlar dahi tokmağını fenni müzik üzere segah ve hüseyni makamlarında vururlar. Kendileri de hem işler, hem nağmeler okurlar. Bunu işiden ehli maarif hayran olur. Kuyumcuları da gümüş işçiliğinde emsalsizdir.
"Kadınların Cümlesi Beyaz Çarşaflı, Pak ve Namusludur." Evliya Çelebi Seyahatname'sinde Diyarbakır kadınının iffet ve örtünme biçimine değinerek, Diyarbakır kültür ve yapısını şöyle ifade eder:"Bu Diyarbekir'de nice yüz fasih ve beliğ şairler vardır ki, her biri Fuzuli ve Ruhi misalidir. Halkının kibarı samur, zerdova kürk giyerler. Kadınların cümlesi beyaz çarşaf, ayaklarına çizme giyerler. Pak ve pakize, eshabi namus kadınlardır. Diyarbekir ahalisinin Müslümanları Türkmen, Kürd, Arap ve Acem'dir. Hıristiyanları Ermenidir. Cümlesi gayet garibdost, şuh, şakrak nedimi can insanlardır.. Havası latif olduğundan ve hamravat suyu içdiklerinden ehalisinin yüzlerinin rengi hamret üzeredir. Ekseriya orta boylu fakat kuvvetli, müşekkel adamlardır. 70-80 yaşına gelirler, hala işleri ile meşguldürler."
Diyarbakır'ın tarım çeşitliliğine değinen Evliya Çelebi Diyarbakır karpuzundan söz ederek: "Rum ve Acem'de nazırı olmayan bağ ve bostanları ŞAT (Dicle) kenarındadır. Halkının hemen hepsinin bir bağ ve bostanı vardır. Bostanlara kavun, karpuz, çeşitli sebzeler, çiçekler ekerler.
Diyarbekir'in kavun ve karpuzu pek meşhurdur. Her biri 40-50 okka (1282 gram) gelir ve diyar diyar hediye olarak gönderilir. Kavunları sulu ve hoş kokuludur. Nice kimseler bu kavundan, tarçın, karanfil ve pirinç ile zerde yaparlar ki, Rum diyarında Atina balından bile böyle zerde yapılamaz. Fesleğeni de iri ve uzun olur ki, halk bunu kulübelerine direk ve kazık yaparlar. Bu fesleğenler yakıldığında mis gibi kokarlar. Diyarbekir ahalisi, bahar mevsiminin sonunda ŞAT'ın taşkınlığı geçip saf suyu aynı karar üzre akmağa başladığı vakit bostanlarına gider ve 7 ay gece ve gündüz burada kalırlar." ifadelerini kullanır. (Ayetullah Turgut-İLKHA) |
|
 |
|
 |
|
|
|
|
|
Logged
|
Görüyorum ki; evleriniz Rum Kayzeri'nin evlerine, lükse hayranlığınız Kisra'nın tutumuna, servet peşinde koşmanız, Karun'un anlayışına, saltanatınız Firavun saltanatına, nefsleriniz Ebu Cehil nefsine, gururunuz Ebrehe'nin gururuna, yaşayışınız sefillerin yaşayışına benziyor. ALLAH için söyleyin bana, MUHAMMEDi'den olanlar nerede?[/co
|
|
|
nur2
тє¢яüвєℓι üує

Puan: 9
Çevrimdışı
Üye ID: 6554
Nerden: almanya
|
 |
« Yanıtla #98 : 24 Temmuz 2011, 00:21:44 » |
|
|
|
|
|
|
Logged
|
Cemal'imin cemalinden yansıyan tek bir tebessümüne o köpeği kurban edin.......
|
|
|
|
|
|