Sayfa: 1 [2]  Hepsi   Aşağı git
  Yazdır  
Gönderen Konu: İŞKENCE...  (Okunma Sayısı 3753 defa)
0 Üye ve 2 Ziyaretçi konuyu incelemekte.
sarsıntı
тє¢яüвєℓι üує
**



Puan: 1
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 280
Üye ID: 1580

Nerden:


« Yanıtla #20 : 24 Temmuz 2008, 15:40:44 »

1928 doğumlu felat cemiloğlu, 1982'de diyarbakır e tipi askeri cezaevine konur.
o sırada 54 yaşında olan cemiloğlu herhangi bir suç işlememiştir. zaten sekiz ay sonra serbest bırakılacaktır.
cemiloğlu o sekiz ayda yaşadıklarından çıkan sonucu hasan cemal'e şöyle özetler: " eğer genç olsaydım, dağa çıkardım ."
peki ne olmuştu da, 1977'de adalet partisi'nden belediye başkanı adayı olacak kadar rejime bağlı cemiloğlu böyle konuşmuştu?
işte size o sekiz ayda yaşananlara ilişkin iki olay:
"cezaevine geldiğimiz günden beri co isimli köpekle devamlı muhataptık. mesela sırayla co'ya tekmil verdiriyorlardı. co'nun karşısında, ' felat cemiloğlu, diyarbakır, emret komutanım' tekmilini çok yüksek sesle ve topuk sesiyle veriyorduk. co tekmili beğenmezse havlıyordu. ve co'yu memnun edemediğimiz için cezalandırılıyorduk." (s. 26)
"tek ayaküstünde, duvar dibinde duruyorum. ceza! ama bir süre sonra yoruluyorum. ayağım düşüyor yere, tutunamıyorum. emre itaatsizlik! cezası: duvarın dibinde, kanalizasyonun kapağını kaldırdılar, bir avuç bok alıp ağzıma attım. sonra, ağzımda pislik, hazır ola geçtim. öylece duruyorum." (s. 33)
sonra ne mi olur? cemiloğlu ağzındaki tüm dişleri çeker, iple bir arkadaşına çektirir. çünkü " temizleyememiştir " dişlerini. o hissi bir türlü atamıştır ağzından.

hasan cemal/KÜRTLER kitabından alıntıdır
Logged

Yahya Abbas Müsavi
уαя∂ıм¢ı уöиєтι¢ι
*



Puan: 281
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 12926
Üye ID: 30

Nerden:


« Yanıtla #21 : 13 Eylül 2009, 15:59:30 »

Türkçe konuş çok konuş....

Diyarbakır cezaevinde 12 Eylül tabelası
Bu tabela mahkum ziyaretçileri için: Türkçe konuş, çok konuş..



DİYARBAKIR CEZAEVİNDEN ZİYARETÇİLER İÇİN UYARI YAZISI

12 Eylül 1980’deki darbe sonrasında oluşturulan yeni Anayasa’nın ardından 2932 sayılı yasa ile konulan ‘Kürtçe yasağı’, 12 Nisan 1991’de yürürlükten kaldırıldı. Bu yasağın bir diğer uzantısı cezaevinde Kürtçe telefon yasağı 2009'da kaldırıldı..

İLK ADIMI ÖZAL ATTI
Kürtçe üzerindeki yasakların kaldırılması yönündeki ilk adım 8. Cumhurbaşkanı Özal`ın da desteğiyle ANAP hükümeti döneminde atıldı. 12 Nisan 1991`de Türkçe`den Başka Dillerde Yapılacak Yayınlar Hakkında Kanun yürürlükten kaldırılırken, Anayasa`nın 26. ve 28. maddeleri 3 Ekim 2001`de anadille ilgili yasaklamalardan arındırılarak değiştirildi.

ANNESİ KAMBER ATEŞ'LE KONUŞABİLECEK
12 Eylül döneminde Kürtçe üzerindeki baskılar yoğunlaştı. Çıkarılan yasalaarın yanı sıra cezaevlerindeki sert uygulamalardan Kürtçe de nasibini aldı. O dönemde Türkçe bilmeyen bir mahkum annesinin oğluyla görüşebilmek için bütün görüş boyunca, oğluna defalarca ezberlediği, `Kamber Ateş nasılsın?` diye seslendiğini anlatan yaşanmış öykü, cezaevlerindeki Kürtçe yasağının simgesi olmuştu. Öykünün kısa filmi de çekilmişti.

Logged

Görüyorum ki; evleriniz Rum Kayzeri'nin evlerine, lükse hayranlığınız Kisra'nın tutumuna, servet peşinde koşmanız, Karun'un anlayışına, saltanatınız Firavun saltanatına, nefsleriniz Ebu Cehil nefsine, gururunuz Ebrehe'nin gururuna, yaşayışınız sefillerin yaşayışına benziyor. ALLAH için söyleyin bana, MUHAMMEDi'den olanlar nerede?[/co
Yahya Abbas Müsavi
уαя∂ıм¢ı уöиєтι¢ι
*



Puan: 281
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 12926
Üye ID: 30

Nerden:


« Yanıtla #22 : 13 Eylül 2009, 16:03:02 »

Evren'den 12 Eylül itirafları

12 Eylül'ün 29 yılında Kenan Evren'in 2007 yılında Milliyet yazarı Fikret Bila'ya verdiği röportajı yeniden yayınlıyoruz. 12 Eylül darbesinin mimarı eski Cumhurbaşkanı Kenan Evren'nin 12 Eylül günleri ve Kürt sorunu konusunda çarpıcı özeleştirilerde bulunduğu o röportaj..

KENAN EVREN'E DİYARBAKIR CEZAEVİ SORULUR
"Güneydoğu'da hizmet verecek memurun Kürtçe de bilmesi lazım. Katı tutumla olmaz bu iş. Ama, tedrisat Türkçe olmalı. Zaten serbest, kurslar var. Resmi eğitim bizde biraz zor." Evren: "'Asmayalım da besleyelim mi?' demiştim. Özal, 'Yapmayın Paşam. AB'ye giremiyoruz' dedi. Ben de dedim ki, 'O halde kaldırın bunu.' 20 kişiyi öldürmüş, ben onu ömür boyu yaşatacağım. Bu felsefe bana göre değil."

PKK denilince akla Diyarbakır Cezaevi gelir. Oradaki işkence ve kötü muamelenin PKK'yı güçlendirdiği söylenir. Kenan Evren'e önce Diyarbakır Cezaevi'ni sordum:
- Diyarbakır Cezaevi demiyorlar mı, çok üzülüyorum, sinirleniyorum. Ben o zaman Devlet Başkanı'yım. Biz devleti yönetiyoruz. Cezaevlerini yönetmiyoruz ki! Ne yani, Devlet Başkanı Diyarbakır Cezaevi'ni mi yönetecek? Cezaevleri bana mı bağlı? Sıkıyönetim komutanına bağlı. Sıkıyönetim komutanları da bizzat gidip cezaevini yönetecek, cezaevine bakacak değil. Cezaevi müdürleri var, jandarma var. O düzen devam ediyor.
"Ama Paşam" diyerek araya girdim: Siz devletin başındasınız. Askeri yönetimin sorumluluğu sizde. Orada olanları da size bağlıyorlar...
- Tamam da, cezaevlerinde vaktiyle kurulmuş bir teşkilat var zaten, o devam ediyor.

Peki, siz Diyarbakır Cezaevi'nde olanları neye bağlıyorsunuz?
- Benim kanaatim şu: Cezaevlerinde o gardiyanlar, 12 Eylül öncesi dönemde çok sıkıntı çektiler. Hatırlarsanız, anarşi döneminde cezaevlerini oradaki suçlular yönetiyordu. İdare onların eline geçmişti. Mahkûmlar, gardiyanları yakalarlar, onları döverler, rehin alırlar... Oraların yönetimi, gardiyanların değil mahkûmların elindeydi. Bu gardiyanlar çok çektiler. 12 Eylül olunca da bunlar mahkumlardan hınç aldılar. Tabii, sıkıyönetim komutanlıkları da orayı disiplin altına almak için, onların başına subaylar verdiler. Bu subaylar da eğitim yaptırdılar, talim yaptırdılar, Atatürk ilkelerini, inkılaplarını öğrettiler. İstiklal Marşı'nı söylettiler.
 

EZA YAPIN DENMEDİ
Mahkûmlar sonra yapılan işkenceleri anlattılar. Kitaplar yazıldı.
- Şimdi bunlara eza yapın, işkence yapın diye bir şey söylenmemiştir. Benim ağzımdan böyle bir söz çıkmamıştır. Hatta, hatırlarım: Bir astsubay doğuda işkence yapmış. Onun mahkûmiyet kararı geldi bana. Ben onayladım, imzaladım. Bir polis de mahkûm oldu. Bunlar mahkemelere verilirdi. Onu, benim üzerime yüklemiyorlar mı?
Sanki, ben, 'filan hapishanedeki filan adama işkence yapın' demişim gibi... Sanki, işkence, 12 Eylül'den önce karakollarda yok muydu? Bütün karakollarda vardı. Yani karakola düştün mü, kötü muamele yapılıyordu. 12 Eylül'de biz polisi serbest bıraktık, rahat çalışsın diye. Onlar yine yaptılar bunu.
Sorgulama yapılıyor. Söyletebilmek için bazı usulleri var onların. Onları kullanarak bilgi alıyorlar. Bunları Almanlar da yapıyordu, İngilizler de, ABD'liler de, Fransızlar da... Onlar yapmadı mı? Vaktiyle herkes işkence yapıyordu. Yaptılar, sonra 'intihar etti' dediler Almanlar, Baader-Meinhof çetesi için...
 

KÜRTÇEYİ NEDEN YASAKLADIM
Kürtçeyi neden yasakladınız?
- 12 Eylül'de bir hatamız da oydu. Kürtçe konuşmayı yasakladık. Şöyle yasakladık: Konuşmalarda, mitinglerde, şurada burada Kürtçe konuşulmayacak. Okulda filan Kürtçe tedrisat yapılamaz dedik. Neden dedik? Ben Devlet Başkanı'yken, bir köyde ilkokula gittim. Üçüncü sınıfa mı, dördüncü sınıfa mı girdim, hatırlamıyorum. Açtım kitabı, oku şunu dedim çocuğa. Kem küm, çocuk okuyamıyor.
Dördüncü sınıfa gelmiş, Türkçeyi okuyamıyor. Kızdım. Orada söyledim. Öğretmene döndüm, 'Dördüncü sınıfa gelmiş, Türkçeyi okuyamıyor, bu nasıl iş?' dedim. Sonradan anlaşıldı ki, öğretmen de Kürt. Kürtçe yapıyor tedrisatı. Döndüm ve Kürtçe yasağını koyduk. Kürtçe tedrisat yapılamaz dedik. Ama, biraz ağır yasak koyduk. Sonra bu yasak kaldırıldı, ama hataydı. Hata olduğunu sonradan anladım.
 

TÜRKÇE - KÜRTÇE BİLECEK
Kürtçe konusunda bugün ne düşünüyorsunuz?
- Belçika'yı ele alalım. Flamanlar ve Valonlar kavga etmiyorlar. Ben Genelkurmay Başkanı'yken Kanada'ya gitmiştim. Orada Quebec bölgesine gittim. Genelkurmay Başkanı gezdiriyor. Quebec'te lisan Fransızca. Tuhafıma gitti. 'Kanada'da nasıl iş bu?' dedim. Dediler ki, 'Burası Fransa'dan kalma bölge. Sonra bırakmışlar, ama bir anlaşmayla, buradaki halkın kendi lisanı kabul edilecek, kendi lisanlarını kullanacaklar' denilmiş. Bu bölgede devlet hizmetine gelecek bir vatandaş hem İngilizceyi, hem Fransızcayı bilmek zorunda dediler. Bölgede hizmet verecekse bu zorunluymuş. Şimdi bizde de Güneydoğu'da hizmet verecek memurun Kürtçe de bilmesi lazım. Katı tutumla olmaz bu iş.

Peki memur Kürtçeyi nasıl öğrenecek? O zaman okullara da koymak gerekmez mi?
- Hayır. O olmaz. Tedrisat Türkçe olmalı. Zaten Kürtçe öğreten kurslar filan var, onlar serbest biliyorsunuz.

Devlet hizmeti verecek olanlar iki dili de bilsin diyorsunuz?
- Zaten serbest, kurslar var. Resmi eğitim bizde biraz zor.

Ama memur bilse iyi olur mu demek istiyorsunuz?
- Kanada yapmış, Fransızlar, onlar azınlık...

 ÖZAL MUSUL'A GİRECEKTİ

1991 Birinci Körfez Savaşı sırasında rahmetli Turgut Özal'ın Kuzey Irak'a girmek istediği, dönemin Genelkurmay Başkanı Org. Necip Torumtay'ın karşı çıkarak istifa ettiği biliniyor. Özal, bu konuda size danışmış mıydı? Gerçekten Kuzey Irak'a girme konusunda kararlı mıydı?
- Evet. Musul'a girecekti. Niyeti öyleydi. Ben o tarihte Cumhurbaşkanlığından ayrılmıştım. Marmaris'e yerleşmiştim. Cumhurbaşkanı Özal'dı. Onun da Marmaris'te yazlık yeri vardı (Okluk koyundaki Cumhurbaşkanlığı tesisleri). Özal da oralardaymış, bayram vesilesiyle. Marmaris'te bana geldi, yanındaki erkanla birlikte. Evde konuştuk. Dedi ki: 'Bu ABD'nin Irak harekâtı sırasında biz de kuzeyden girelim, bu Musul meselesini halledelim, ne dersiniz?'

Benim anladığım kadarıyla, ABD Başkanı baba Bush'la konuşmuş. Musul işi takılmış aklına. Öyle anlıyorum. Baba Bush'la anlaşmış. Çünkü kendi başına böyle bir karar veremez.

O zaman kendisine dedim ki: 'Sakın ola böyle bir şey yapma. Böyle bir harekâta girişme. Çok zor bir harekâttır ve oraya girdikten sonra burnunu çamurdan kurtaramazsın. Orası bir gayya kuyusudur. Gireriz ama o bataktan kurtulamayız. Bütün Arap âlemini de karşımıza alırız.'
Beni sessizce dinledi. Bir şey demedi. Israr da etmedi. Benden sonra Genelkurmay Başkanı Torumtay'la konuşmuş bu işi. Sonradan öğreniyorum ben. O da karşı çıkmış. O zamanki Başbakan Yıldırım Akbulut'la konuşmuş, o da karşı çıkmış. Fakat yine de Özal bu işe kararlı görünüyor, Musul'a girecek.

Fakat, Genelkurmay Başkanı, 'olmaz' deyip istifa edince, o iş öyle kaldı, harekât yapılmadı. Ama, Özal'ın niyeti oydu. Özal'ın niyetini anlıyorum, ama zaten Kerkük, Musul petrollerini bize bırakmamışlar ki! İngiltere var. Bize petrolden belli bir yüzde karşılığı para önerilmiş, sonra toptan bir paraya razı olunmuş falan, ortada dayanılacak bir hak da kalmamış yani böyle bir harekat için.
Biz asıl hatayı o zaman yapmışız. Artık bitmiş. Bir hak iddia etmemiz mümkün değil. O nedenle bir harekât yapılmadı o zaman. İyi de oldu yapılmadığı... Yapılsaydı, belki bugün ABD'nin düştüğü duruma biz düşerdik. Girerdik, çıkamazdık. Benim kanaatim bu.

ASMAYALIM DA BESLEYELİM Mİ
Evren Paşa'ya idamlar konusunu açtım:
12 Eylül'deki idamlar nedeniyle çok suçlandınız. Bugün baktığınızda o kararları doğru buluyor musunuz?
- O zamanın kanunları neyse onu uyguladık. Yeni bir kanun çıkarmadık. O zamanki Türk Ceza Kanunu'nda hangi suçlar idam cezası öngörüyorsa o suçlara uyguladık. Bunların yaptığı eylemlerin hangisi idamla cezalandırılıyorsa, onlar idam cezası alıyordu. Bazıları söylerler, "İdamları niye yaptınız?" diye. Bana göre, kanun varsa, devlet bunu uygulamakla mükelleftir. İdam etmeyip de besleyelim mi?

Devlet Başkanlığınız döneminde idamlar infaz ediliyordu. Cumhurbaşkanlığınız döneminde ise 1984'ten itibaren infaz yapılmadı. İdam cezası fiilen uygulanmadı. Nihayet, AB'ye aday ülke olmak için de 2002'de idam cezası kaldırıldı. AB'ye de 'bizde idam cezası var, ama 1984'ten beri fiilen uygulamıyoruz, zaten kaldıracağız' denildi. Sizin Cumhurbaşkanlığınızda da uygulanmıyordu yani?
- Bir tane hariç. 1984'ten sonra da bir tane uyguladılar. Muş'ta bir konuşma yapmıştım, hani, 'asmayalım da besleyelim mi?' diye. O zaman Turgut Özal da Başbakan, dedi ki, 'Yapmayın Paşam. Başka türlü AB'ye giremiyoruz.' Ben de dedim ki, 'O halde kaldırın bunu.' O zaman Özal dedi ki, 'Siz kaldırılmasına taraftar mısınız?' Ben de, 'Taraftar değilim, ama ne yapalım' dedim.

İdam cezasına hâlâ taraftar mısınız?
- Tabii. Bir sürü insan öldürülüyor. Canlı bombaya bir şey demiyorum, kendisi de gidiyor da. Bomba yerleştiriyorlar. 12 kişi, 20 kişi birden öldürüyor. O 20 kişiyi öldürmüş, ben onu ömür boyu yaşatacağım. Bu felsefe bana göre değil.

 AMERİKA BİZİ KULLANDI

Evren, Özal'ın Musul'a girme düşüncesini, destek bulamadığı için hayata geçiremediğini söyledikten sonra sordum:

Özal, Musul'a giremedi ama 1. Körfez Savaşı'nda ABD Başkanı, baba Bush'a çok yardımcı oldu. Örneğin, Adana'daki İncirlik üssünü kullandırdı. ABD, Saddam'a 36. paralelin kuzeyini yasakladı ve Kuzey Irak'ı İncirlik'te üslenen Çekiç Güç'ün kontrolüne verdi. PKK da bundan yararlandı, Kuzey Irak'a yerleşti ve güçlendi. Terör de yine bu dönemde zirveye çıktı. Bunlara ne diyorsunuz?
Şunu söyleyeyim: PKK, 1984 Ağustos'unda Eruh'a saldırdı, biliyorsunuz. Ben, baktım Başbakan'dan ses yok. Özal, Marmaris'te tatildeydi galiba. O zaman ben atladım gittim bölgeye. Baktım durum vahim. Hemen Silahlı Kuvvetler'e talimat verdim, bu işe TSK baksın dedim.
Olaydan sonraki dönemde de birkaç kez Kuzey Irak'a sınır ötesi harekât yaptırdım. İran hududuna kadar gittik, bölgeyi PKK'dan temizledik. Bu harekâtları o zaman Saddam'la anlaşarak yapmıştık. Saddam'ın başı İran'la dertteydi. Bize mecburdu.
Bir süre terör olayları dindi. Bu harekâtlar başarılı oldu. Ama, sonra 1. Körfez Savaşı'ndan sonra, 1991'den sonra terör yeniden tırmandı. Bir kere 36. paralel işi ve Çekiç Güç bir hataydı. Özal'ın hatasıydı. ABD'ye o imkanı verdik. Onun neticesini aldık mı biz? ABD bizi kullandı.

ÖCALAN İDAM EDİLMELİYDİ
Evren, "Öcalan'ın idam cezasının uygulanmaması hataydı" diyerek devam etti: - İdam edilmemesi doğru değildi. Hata. Hem daha AB'ye de aday olmamıştık.

Acaba idam edilirse Türkiye'de iç kargaşa çıkar, Güneydoğu'da olaylar patlak verir diye düşünmüş olabilirler mi? Veya ABD, Öcalan'ı teslim ederken "idam etmeyeceksiniz" diye şart koşmuş olabilir mi? Böyle iddialar da var.
- Bence AB'den çekindiler. ABD'den çekindiler. Onu destekleyenler var oralarda. Biliyorsun, Sovyetler'e gitti, Yunanistan'a gitti, İtalya'ya gitti. Bu ülkelerden hiçbiri bize teslim etmedi. İdam cezası kesinleştiğinde idam edilseydi, bence mesele kalmayacaktı. Tabii, idamın yıldönümlerinde falan yine bir şeyler yapacaklardı. Gösteriler, bazı olaylar olacaktı. Ama, şimdiki gibi cezaevinden PKK'ya talimat veremeyecekti. Şimdi İmralı'dan PKK'yı yönetiyor. Cezaevinden avukatları kanalıyla.
Logged

Görüyorum ki; evleriniz Rum Kayzeri'nin evlerine, lükse hayranlığınız Kisra'nın tutumuna, servet peşinde koşmanız, Karun'un anlayışına, saltanatınız Firavun saltanatına, nefsleriniz Ebu Cehil nefsine, gururunuz Ebrehe'nin gururuna, yaşayışınız sefillerin yaşayışına benziyor. ALLAH için söyleyin bana, MUHAMMEDi'den olanlar nerede?[/co
MERYEMDUAA
σиυя üуєѕι
****


insan bir katre kan ve bin endişedir.

Puan: 34
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 1727
Üye ID: 1850

Nerden:


« Yanıtla #23 : 13 Eylül 2009, 21:25:56 »

türkçe konuştuk da ne oldu .ne haklılığımızı ne meramımızı anlatabildik. türkçe konuşanların bile söyledikleri şeyler konu itibariyle kürdi olduğu için konuşmak da para etmedi.
büyük bir çelişki var ortada. çünkü 12 eylül döneminde türkçe konuşan da kürtçe konuşan da kendine düşen eziyetten payını aldı.kürt sorunu veya türk sorunu  denen şey bilinçli bir kışkırtmanın ve ve bilinçli bir oluşumun ürünüdür.12 eylül büyük bir oyunun en önemki perdesiydi.ve oyun hala devam ediyor.

hava sahamız kara yolumuz her şey ABDye peşkeş çekilmişken ,ülke fitneye verilip kardeş kanı akıtılsın diye uğraşılırken elbette etnisiteye dayalı bir kamplaşmanın oluşmaması mümkün değil kaldı ki bunca oyun ve desiseye rağmen gene kürt ve türk ayırımının kopmasının  ciddi manada olmadığı kanaatindeyim .. tabi bunda kürtlerin müslüman cenahının büyük bir etkisi var.

kamber ateş nasılsını okurken ırkçılığın kendisine lanet getirdim. türklüğün kürtlüğün ötesinde faşist vicdansızlığa kahrettim. gerçekten çok acı bir hayat hikayesi..
gözleri konuşan kamber ve annesi ..
ALLAH razı olsun haber için
selametle..

 
Logged

İman ,ALLAH'la olan sözleşmedir. islam teslimiyettir. kalu bela Karakter andıdır.ve amel sözleşmenin gereğidir.
Yahya Abbas Müsavi
уαя∂ıм¢ı уöиєтι¢ι
*



Puan: 281
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 12926
Üye ID: 30

Nerden:


« Yanıtla #24 : 29 Temmuz 2010, 09:58:48 »

Yıldırım; Diyarbakır Zindanını ve Öcalan'ı Anlattı
28.07.2010 16:56     



Neşe Düzel; Diyarbakır cezaevini, hem Kürt politikasını hem de PKK’yı yakından izleyen, bilen ve tanıyan Hüseyin Yıldırım’la bir röportaj gerçekleştirdi.
"Hürriyet'in Diyarbakır muhabirini benimle röportaj yapması için cezaevine getirdiler 'Diyarbakır cezaevi güllük gülistanlık' diye yazdı. Bu haber 1982 baharında yayımlandı."

"Beni ip sarılı bir makaraya götürdüler. İpin ucunu halka yapmışlar. Çok affedersiniz... çok affedersiniz... İpi cinsel organıma geçirdiler. Biri ipi tutuyor, biri çekiyor. Çok utandım."

"Diyarbakır polis soruşturma bölümünde her odadan işkence çığlıkları geliyordu. Radyoda Evren konuşuyordu. "Türklerin karakterinde işkence yoktur" diye bağırıyordu Evren."

Neşe DÜZEL / TARAF


* * *

NEDEN HÜSEYİN YILDIRIM

12 Eylül Anayasası'nda yapılacak değişikliklerle ilgili tartışmalar tırmanarak sürüyor ve konu her geçen gün doğru bir mecraya oturuyor. Çünkü bu tartışmalar sırasında olması gereken oluyor ve 12 Eylül'de insanlara çektirilen acılarla ve 'darbeyle' hesaplaşma da gündeme geliyor. 12 Eylül Anayasası'nın temelini oluşturan darbe sürecinde özellikle Diyarbakır cezaevinde yaşanan korkunç işkenceler sık sık tartışmalara konu oluyor. Özellikle BDP'nin darbe anayasasının değiştirilip değiştirilmemesinin oylanacağı referanduma 'boykot' çağrısı yapması, o dönemde işkence görmüş birçok insanın, anayasa tartışmalarına kendi anılarıyla katılmalarına yol açıyor. Biz de hem Diyarbakır cezaevini, hem Kürt politikasını, hem de PKK'yı yakından izleyen, bilen ve tanıyan Hüseyin Yıldırım'la 12 Eylül döneminin hukukunu, mahkemelerini, uygulamalarını, Diyarbakır zindanlarını, PKK'yı, Öcalan'ı, lider kadrosunu, PKK'nın kuruluşunu, Suriye'yi, Bekaa'yı, Öcalan'a muhalefeti, PKK'nın dünkü ve bugünkü politikalarını konuştuk. İlk gün Avukat Yıldırım'ın poliste ve cezaevinde yaşadıklarını okuyacaksınız. Avukat Hüseyin Yıldırım bir dönem Abdullah Öcalan'ın çok yakınında yer aldı. Şam'a Bekaa'ya gidip geldi. Hatta bir ara PKK'nın Avrupa sorumlusu olarak tanındı. Daha sonra Öcalan'la yolları ayrıldı, Hollanda'da suikast girişimine uğradı. Avukat Hüseyin Yıldırım halen İsveç'te yaşıyor.

* * *

NEŞE DÜZEL: Siz hangi yıl Diyarbakır hapishanesine girdiniz?

HÜSEYİN YILDIRIM: Ben Diyarbakır cezaevine 1981 yılının kasımında girdim ve on bir ay kaldım. O cehennemden 1982'de çıktım. Zaten ben 10 Kasım 1981'de Diyarbakır cezaevine götürüldüğümde de ayaklarımın üstünde duramıyordum.

Niye?

Çünkü poliste çok ağır işkence görmüştüm.

Neden dolayı tutuklandınız?

Silvan-Siverek'te PKK sorumluluğu yapmış Mehmet Karasun diye Bingöl-Kiğılı bir öğretmen vardı. O kişi, kod adı olarak Tuncelili Hüseyin'i kullanmış. Beni, o diye tutukladılar. Oysa devletin bütün kurumları onun gerçek kimliğini biliyordu. PKK iddianamesinde de zaten o kişinin hüviyeti açıkça yazıyordu.

Tutuklandığınızda ne iş yapıyordunuz?

Avukattım. Türk ve Kürt solundan tutuklananların yüzde sekseninin avukatı bendim o dönemde. O sıralarda Diyarbakır rahattı, daha 12 Eylül olmamış, askerî cunta gelmemişti. Ülkede en ağır işkence Elazığ'da yapılıyordu. Naci kod adlı bir MİT görevlisi, 1800 Evler denilen yerde korkunç işkenceler yaptı. Sonra o kişi Diyarbakır'a geldi ve bana da işkence yaptı.

İşkence yapan devlet memurlarının da mı kod adları vardı?

Evet... Onlar, çok korunurlar. Zabıt tutarlar, zaptın altına imza olarak hiçbir isim yazmazlar, "zabıt müncisi" yani "zaptı tutan" yazarlar. İz bırakmazlar. Avukatlık yaptığım sırada mahkemelere çıkarılan tutuklular öyle kötü durumdaydılar ki, işkenceden geçtikleri apaçık ortadaydı ama mahkemeler bu işkencelere seyirci kalıyordu. Ben 12 Eylül 1980 cuntası döneminde sadece Elazığ'da değil, Diyarbakır, Konya, Ankara-Mamak her yerde duruşmalara girdim. O şehirler arasında gittim geldim. Çok doldum! Gördüğüm feci manzaralara itiraz ettim. Mahkemelere karşı direndim. Ben, Mehdi Zana'dan Şerafettin Kaya'ya, Selim Dindar'a üç bin kişinin avukatıydım. Zaten o yüzden de bir komployla tutuklandım.

Nasıl tutuklandınız?

Beni, Diyarbakır cezaevine bir müvekkilimi görmeye giderken gözaltına aldılar. Diyarbakır Birinci Şube'ye götürdüler. Uygulama şöyleydi. Önce polis soruşturması yapılıyordu. İşkence orada başlıyordu. Sonra poliste işkence görenler, biraz kendilerine gelsinler diye bir süre bekletiliyordu. Sonra savcılığa gönderiliyor ve tutuklanıp cezaevine konuluyordu.

Poliste ne yaşadınız?

Yedi günde beni bitirdiler. Gözlerimi bağlayıp, beni önce tavana asıp çarmıha gerdiler ve elektrik şoku verdiler. 16 ya da 17 Ekim 1981 tarihiydi. Polis soruşturma bölümünde her odadan işkence çığlıkları geliyordu ve o sırada radyo açıktı, Evren konuşuyordu. Evren radyoda, "Türklerin karakterinde işkence yoktur" diye bağırıyordu. Evren'in o sözleri işkence çığlıklarına karışıyordu. Bir gün gene gözlerim bağlıydı... Gene işkence görmüştüm ve vücudum ateş içindeydi. Zaten her an işkence yapılıyordu.

Size ne soruyorlardı?

Hiçbir şey. Sadece konuş diyorlardı ve küfrediyorlardı. Biri odaya geldi ve bana "merhaba Hüseyin Bey" dedi. Anlamıştım, üst düzey biriydi, ya MİT'ti ya da ordudandı. İşkenceden sinirlerim çok gerilmişti. "Neden benimle gözlerim açık konuşmuyorsunuz? Neden korkuyorsunuz?" dedim.

Ne cevap verdi?

"Hüseyin Bey, siz Tuncelililer neden devlete bu kadar düşmansınız?" dedi. "Ne verdiniz, ne istiyorsunuz? Katliam uyguladınız, onun hesabını verin" dedim. Hiç tepki göstermedi. "Böyle yanlışlıklar olur. Şimdi söyleyeceğim, seni serbest bıraksınlar" dedi ve gitti.

Sonra ne oldu?

Bir, iki saat sonra biri koluma yapıştı, göz bağımı çözdü. Kırmızı suratlı asker elbiseli iriyarı biriydi. Bana vurdu da vurdu. Kafamı kırdı, dişlerimi kırdı. Dişlerim ağzıma saplandı. Kafamı tuvaletin içine bastırıyor ve sifonu çekiyordu. Tam boğulmak üzereyken, kafamı klozetten çıkarıyordu. Bir saatten fazla sürdü bu işkence. Her tarafımdan su gibi kan akıyordu. İşte yedi gün poliste böyle işkence gördüm. Doktor hastaneye gönderilmemi istedi ama götürmediler. O beş gün gözaltı bölümünde biraz kendime geleyim ve işkence belli olmasın diye tuttuktan sonra, beni mahkemeye çıkardılar. Uygulama öyleydi zaten. Hâkim, beni tutukladı.

Sizi Diyarbakır cezaevine mi götürdüler?

Ringo denilen demir kafesli bir cezaevi aracı vardı. Beni onunla Diyarbakır cezaevine götürdüler. Daha aracın kapısı açılmadan, bahçede "geldi geldi" diye bir çığlık koptu. Ellerinde odunlarla bir grup işkenceci aracın etrafını sarmışlardı. İşkencesiyle ünlü, cezaevi iç güvenlik amiri Yüzbaşı Esat Oktay Yıldıran, elleri cebinde karşımda duruyordu. Beni ağır sopalarla dövdüler. Sonra Yıldıran, "Hadi aslanlarım, Avukat Bey'e helva yedirin" dedi.

Helva yedirin ne demek? İşkence yapın mı demek?

Evet. Diyarbakır cezaevinde ilk günüm böylece başladı. Beni büyük bir salona götürdüler. Dört tarafında duvara dizilmiş hücreler bulunan ortası açık dört katlı bir yer. Bu açık alanın orta yerinde lağım akıtıyorlar. Demir parmaklıklı hücrelere ise merdivenlerle çıkılıyor. Hücredekiler birbirlerini görmüyor ama işkenceciler dört tarafta herkesi görüyor. Bana, "soyun" dediler, soyundum. ALLAH ALLAH diye üstüme sopalarla saldırdılar. Epey dövdükten sonra beni lağımın içinde bir aşağı bir yukarı sürüklediler. Sonra biri başımı bacaklarının arasına aldı ve uzun süre sopalarla arkamdan vurdular. Nereye vuracaklarını biliyorlar. Sinirlerin geçtiği yerlere vuruyorlar. Ciğerlerim ağzıma geldi ve bayılmışım.

Bitti mi?

Sonra elbiselerimi ateşe verdiler ve sırtüstü o ateşe yatırdılar. Daha sonra beni duvarın dibindeki bir makaranın önüne getirdiler. Makarada ip sarılıydı. İpin ucunu halka yapmışlar. Çok affedersiniz... İlk kez anlatıyorum bunu... Çok affedersiniz. İpi benim cinsel organıma geçirdiler... Biri ipi tutuyor ve çekiyor. O zaman çok utandım. Bu çok ağır geldi.

Lütfen ağlamayın... İsterseniz anlatmayın, başka bir konuya geçelim.

Siz istediğinizi yayınlayın ya da yayınlamayın. Ama ben içimdekileri boşaltmak istiyorum. Her taraftan işkence sesleri geliyordu. Ben, "kafama bir kurşun sıkın bunu yapmayın" dedim. İpi bırakmam için ellerime tersten sopalarla vuruyorlar. Bütün parmaklarım kırıldı, ayak topuklarım kesildi. Sonunda iri yarı bir onbaşı, "ben bu kadarına yokum" dedi ve fırlayıp beni kucakladı. Beni beşinci hücreye götürdüler ve kenefe koydular.

Aman Tanrım...

O işkencelerden sonra ben şuna inandım. Yeryüzünde en dayanıklı canlı insandır. Akşam oldu, nöbetçi bana acıdı ve beni lağımın içinden betonun üstüne çıkardı. Bana bir sigara verdi. O da bir askerdi. Size söyleyeyim, o cehennemin içinde melekler de vardı. Sabah oldu "ulan avukat" diye gene geldiler. Beni lağımın içine gene yatırdılar. Öyle dövdüler ki bayılmışım. Zaten bir müddet sonra acıdan göğsün tıkanıyor ve bağırman da kesiliyor. Kendime geldiğimde ayaklarımdan akan birikmiş simsiyah kanı gördüm. Yavaş yavaş ayaklarımı içime doğru çektim ve betonun üstüne yattım.

Her işkence gören yaşadıklarını bu kadar ayrıntılı hatırlar mı?

Hiçbir zaman unutmaz. Hiçbir şeyi unutmaz. Orada ölüm bir an önce gelsin istedim. Diyarbakır cezaevinde herkesi böyle imtihan ettiler. Ben dört aydan fazla hücrede kaldım ve dört ay her gün işkence gördüm. Bir de hücrelere kedi büyüklüğünde fareler saldırıyordu.

Ne!!!!

Birini kovuyordun, diğeri geliyordu. Fareler üstümüzde dolaşıyordu. O işkenceci Yüzbaşı Esat, ben kilo kaybettikçe, bana "şişmanlamışsın yahu" diyordu. Benim bütün parmaklarım kırıldı. Bakın... Hâlâ düzelmediler. Çenem ortadan ikiye bölündü. Bakın... Dizlerime çok vurdular. Bakın... Doktor falan yok, kendi kendine kaynadı çenem de bütün kemiklerim de... Dedim ya... Cehennemde melekler de vardı. İhtiyar lakaplı bir çavuş, cebine kendi yemeğini koyuyordu ve gizlice bana cebinden çıkardığı tahta kaşıkla içine ekmek doğranmış çorba ve et yediriyordu. Beni, dışarıdaki gelişmelerden haberdar ediyordu. "Seninle ilgili dünyada büyük tepki oluşmuş" diyordu. Uluslararası Af Örgütü falan ayağa kalkmıştı.

Diyarbakır cezaevinde aylarca hücrede tutulduktan sonra koğuşa götürüldünüz. Kimlerle aynı koğuşta kaldınız?

Ben dört ay hücrede kaldım. Beni tutuklandıktan dört ay sonra koğuşa götürdüler. Ahmet Türk ve eski CHP ve ANAP milletvekili Nurettin Yılmaz'la aynı koğuşta kaldım.

Koğuşta işkence yapılıyor muydu peki?

Her sayımda yumruklarla, sopalarla dövüyorlardı. Lağım temizletiyorlardı. Ahmet Türk ve ben zayıftık, erken yere düşüyorduk. Nurettin Yılmaz inadına düşmek istemiyordu. Unutmam... Çok saygı duyduğum Ahmet Türk bir gün karyolasının kenarına oturmuş gözleri dolu dolu... "Ahmet Bey üzülmeyin, bunun sonu ölüm değil mi?" dedim. "Hüseyin Bey ben işkenceden dolayı üzülmüyorum. Çok kötü küfrediyorlar, çok ağırıma gidiyor" dedi. Bir gün yine elimize uzun süpürgeleri verdiler, bizi lağıma götürdüler. Lağımı temizledikten sonra bize "koğuş vaziyeti al, uygun adım istikamet koğuş, marş" derlerdi ve biz de süpürgeleri silah gibi omzumuza alıp, yürürdük. Bir gün...

Evet, o gün ne oldu?

Yine Nurettin Yılmaz önde ben ortada, Ahmet benim arkamda gidiyorduk ki, kısa boylu bir onbaşı, "ulan bunlara gıcığım var" deyip havada uçtu ve Nurettin'in göğsünü postallarıyla ezdi. Tekmeyle öyle bir savrulduk ki arka arkaya üçümüz de yere yıkıldık.

Nurettin Yılmaz daha sonra ANP milletvekili oldu değil mi?

Evet. Daha önce de CHP milletvekiliydi. Şimdi BDP Disiplin Kurulu Başkanı. Diyarbakır cezaevinde bir de o işkenceci yüzbaşının "emret komutanım" diye tutuklulara tekmil verdirdikleri Jo adında bir köpeği vardı. İstediklerinde, bizi, ona ısırtıyorlardı. O sıralarda artık Uluslararası Af Örgütü, benimle ilgili büyük bir kampanya başlatmıştı. Türkiye'ye protesto yağıyordu. Ara sıra beni havalandırmaya çıkarıp elime top veriyorlardı.

Niye?

Bir helikopter tepemde durup resmimi çekiyordu. Zira "Bakın hiçbir şeyi yok. Top oynuyor" demek için böyle mizansenler yapılıyordu. Bir gün Hürriyet gazetesinin Diyarbakır'daki muhabirini benimle röportaj yapması için cezaevine getirdiler. Sonra gitti, "Diyarbakır cezaevi güllük gülistanlıktır. Hüseyin Yıldırım bile sağdır" diye yazdı. 1982 baharında yayımlandı bu haber.

Peki, tam olarak siz ne durumdaydınız?

Bir gün bir gardiyan bana, "Senin hakkında, onu yaşatın diye Ankara'dan talimat gelmiş. Şimdi Ankara'dan gelen doktor, seni muayene edecek" dedi ve beni doktora götürdü. Doktor, "soyunun, muayene edeceğim" dedi. Ben perdenin arkasında soyundum. İçeri girdiğinde korktu. Etrafındakilere, "Bu, burada mı böyle oldu" diye sordu. Sadece kemik kalmıştım. İçeri 75 kilo girmiş, 43 kiloya düşmüştüm. Doktor bana günaşırı serum verdirdi ve bana can öyle geldi.

Cezaevinden çıktığınızda ne yaptınız?

Önce annemi görmek istedim. Eve gittim. Beni tanımadı. Bana, "Hüseyinimi bırakmışlar, beni, Hüseyinimin yanına götür" dedi. "Ben de o çarşıda, gel seni götüreyim" dedim ve koluna girdim. Ayaklarım yara içinde, yürüyemiyorum, o benden hızlı yürüyor. Bana, "Ne oldu, hasta mısın sen?" dedi. Yürüdük ve çarşıda kalabalığın yanına geldik. Annem hâlâ oğlunu arıyor. Kalabalıktan biri, "Hüseyin senin kolunda" deyince, annem uyyyyy diye çığlık atıp kendi yüzünü tırmalamaya başladı. Zaten büro arkadaşlarım da beni tanıyamadılar. Aynada kendimi gördüğümde ben de ürkmüştüm. Bir gün yüzbaşı gülerek bana ayna verdi. "Bak ne kadar yakışıklı oldun" dedi. Korkunçtu. Gözümün altındaki deri, bir et parçası halinde sarkmıştı.

Hapishanede ya da çıktığınızda devletten herhangi biriyle bir temasınız oldu mu?

Sıkıyönetim komutanının adli müşaviri Ahmet Beyazıt'la karşılaştım. Hiçbir şey olmamış gibi sarıldı, öptü beni. "Böyle şeyler olur, tekrar duruşmalara girersin" dedi. Beni Diyarbakır Sıkıyönetim Komutanı Kemal Yamak'la görüştürmek istedi. Beni ona götürdü. Kemal Yamak elimi sıktı. "Geçmiş olsun, böyle şeyler olur. Devlet zor durumda" falan diye konuştu. Sonra da, "ben senin aileni araştırdım, seninki çok iyi bir aile. Sen peygamber soyundan geliyorsun" dedi. Ben de "Paşam ben Arap değilim, ben Kürdüm" dedim. "Böyle şeyleri söylemekten men ederim sizi" diye bağırmaya başladı ve benden, cezaevindeki açlık grevinin bitirilmesi için tutuklularla görüşmemi istedi.

Görüştünüz mü?

Görüştüm. Açlık grevinde ölenlerin tabutlarını daha sonra ağlayarak ben indirdim. Zaten kısa süre sonra bir gece iki hâkim büroma geldiler. "Senin hakkında yeni kararlar alındı. Bu gece Diyarbakır'ı terk et" dediler. Ben o gece Diyarbakır'ı ağlayarak terk ettim. Suriye'ye geçtim, Şam'a gittim.

PKK'ya ne zaman katıldınız?

Ben hiçbir zaman PKK'ye katılmadım. Diyarbakır'da direnen insanların her zaman kalbimde yeri oldu. Onların anısını kutsal bir emanet olarak saklıyorum ama, ben Apoculuğa hayır diyorum. Ben hiçbir zaman PKK'li olmadım.

Nasıl olmadınız? Siz bir dönem PKK'nın Avrupa temsilcisi değil miydiniz? Sizi Diyarbakır'dan yurtdışına kim çıkardı?

PKK çıkardı. Zaten beni PKK'den başka dışarıya kim kaçırsın ki! O dönemde başka örgütler bana geldi de, ben mi onları istemedim?

Neyse... Sizinle PKK'yı konuşacağız. Önce Şam'da ne yaptınız?

Beni PKK'liler, Şam'da Öcalan'ın çevresine götürdüler. Ben Diyarbakır cezaevinde ve mahkemelerde her şeyi görmüş bir avukattım. Dünya kamuoyunu yakından tanıyordum. Ayrıca dünya kamuoyunda benimle ilgili kampanyalar vardı. PKK'liler, dünyaya anlatacaklarımın kendilerine yarayacağını biliyorlardı. Ben Şam'a gittiğimde, Öcalan ve karısı Kesire oradaydı. Kandil'deki yönetimin hepsiyle karşılaştım zaman içinde.

Kimlerle tanıştınız?

Cemil Bayık, Duran Kalkan, Ali Haydar Kaytan, Mustafa Karasu... Karayılan'ı ise çok daha sonra gördüm. Çünkü o, çok eski bir PKK'li değildir. Öcalan, Cemil Bayık'a, "Avukat Bey'i diğer örgütlerle de tanıştır. Yarın öbür gün, bizimle niye görüştürmediniz demesinler bize" dedi. Cemil Bayık önüme düştü, Şam'daki bütün Kürt ve Türk örgütleriyle görüştürüldüm. Şam'da her örgütün ayrı evi vardı. PKK'nın üç ayrı evi vardı.

Öcalan'la nasıl tanıştınız?

Beni bir eve götürdüler ve orada beni Öcalan karşıladı. Onunla ilk kez orada karşılaştım. Bir müddet sonra bana "hadi gidelim" dedi. Bir başka eve gitmek için sokağa çıktık. Öcalan beni uyardı: "Yolda yürürken aramızda on beş, yirmi metre mesafe kalsın avukat" dedi.

« Son Düzenleme: 29 Temmuz 2010, 10:02:01 Gönderen: Yahya Abbas Müsavi » Logged

Görüyorum ki; evleriniz Rum Kayzeri'nin evlerine, lükse hayranlığınız Kisra'nın tutumuna, servet peşinde koşmanız, Karun'un anlayışına, saltanatınız Firavun saltanatına, nefsleriniz Ebu Cehil nefsine, gururunuz Ebrehe'nin gururuna, yaşayışınız sefillerin yaşayışına benziyor. ALLAH için söyleyin bana, MUHAMMEDi'den olanlar nerede?[/co
Yahya Abbas Müsavi
уαя∂ıм¢ı уöиєтι¢ι
*



Puan: 281
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 12926
Üye ID: 30

Nerden:


« Yanıtla #25 : 29 Temmuz 2010, 09:59:34 »

İKİNCİ BÖLÜM

Hüseyin Yıldırım'la Stocholm'de yaptığımız ve dün birinci bölümünü yayımladığımız konuşmaya kaldığımız yerden devam ediyoruz..

* * *

NEŞE DÜZEL: Ben hiçbir zaman PKK'lı olmadım, dediniz. Sizi, Türkiye'den Suriye'ye PKK kaçırdı. PKK'lı olmayan birini niye kaçırdılar?

HÜSEYİN YILDIRIM: Ben o dönemde binlerce tutuklunun avukatlığını yaptım. Sıkıyönetim ve darbe mahkemelerinde neler yaşandığını gördüm. Diyarbakır'da, Elazığ'da, Mamak'ta, Konya'da davalara gittim geldim. Yaşanan vahşete onların direnişlerine, savunmalarına her yerde tanık oldum. Ayrıca ben dünya kamuoyunu tanıyordum. Onların avukatlığını yaptığım için ben içeri alınınca dünyadan protestolar oldu. PKK de akılsız değil. Benim gördüklerimi, yaşadıklarımı, tanıklık ettiklerimi dünyaya anlatmamın PKK'ye yarayacağını, puan kazandıracağını biliyorlardı. Neyse... Öcalan'la kısa mesafede bir başka eve gittik. O gece orada yattım. Ertesi gün Öcalan kendi odasını bana verdi.

Niye?

Kendi döşeğini düzeltti, salladı falan... "Avukat arkadaş burada yatsın, bu odada masa var, yazısını rahat yazar" dedi. Benden Diyarbakır cezaevinde yaşananlarla ilgili örgütün gazetesine bir yazı yazmamı istedi. Ben yaşanan gerçeklerin iki sayfalık bir özetini yazdım, direnişleri isim vererek anlattım. Yazıyı aldı okudu, "Bu yazı taraflı olmuş. Siz tarafsız kalın" dedi. Öcalan, Diyarbakır'daki direnişlerin halka mal olmasını istemiyordu.

Diyarbakır cezaevinde yaşanan işkencelerden sonra insanlar dağa çıkmadı mı, PKK böylece hızla büyümedi mi?

Öcalan, kendisinden başka kimseden söz edilmesini istemiyordu. Bana, "Nereye gitmek istiyorsunuz" diye sordu. Eşi Kesire'yi işte orda ilk defa gördüm. "Avukat abi, İsviçre'ye gitsin" dedi. Bana hemen sahte bir pasaport verildi.

Şam'da ilk karşılaşmanızda Öcalan'la başka neler konuştunuz

O zamanlar sıradan bir insan gibiydi. Mesela bir gün Cemil Bayık'la birlikte Öcalan'ın evinde koltuklarda oturuyoruz. Telefon çaldı. Öcalan, Bayık'a, "Telefon eden Dev-Yol. Kalk sen konuş" dedi. Bayık, elinin tersiyle Öcalan'a, "Ben konuşmuyorum, sen konuş" dedi. Öcalan o zaman "Ali arkadaş"tı.

Ali arkadaş mı?

Kod adı Ali'ydi. "Ali arkadaş" diyordu herkes ona. Suriye Alevi ya... Bu yüzden kendisi Ali olmuştu, karısı Kesire'nin adını da Fatma koymuştu. Karısının kardeşinin adını da Hasan Hüseyin yapmıştı. Daha sonra PKK'nın tepesindeki ilişkiler tamamen değişti. Öcalan'la Cemil Bayık'ın resmini gördüm. Cemil Bayık esas duruşta ayakta dikiliyor. Öcalan koltukta oturuyor.

PKK'ya ne zaman katıldınız siz?

Anlatayım... Ben Şam'dan ayrılıp İsveç'e geldim. Bana sahte bir pasaport ayarladılar ve yanıma da, daha sonra Avrupa'da kendilerinin öldürdüğü Enver Ata'yı verdiler. Zaten PKK'nin içinde kafası çalışanları hep öldürdüler. İsveç'teki ilk günlerimde Uluslararası Af Örgütü'nden insanlar beni ziyaret etti. Üç gün Diyarbakır'daki zulmü anlattım, beni doktorlara havale ettiler ve işkence izleri hâlâ belirgin diye rapor aldılar. Burada gazetecilerle, televizyonlarla röportajlar yaptım. Diyarbakır'ı anlattım. Bana İsveç hükümeti kısa sürede mülteci pasaportu verdi. Daha sonra Danimarka parlamentosunda Diyarbakır'ı anlattım. İskandinav ülkelerinde demokrasi daha gelişmişti, onlara, "Bu işkenceleri durdurun, bu insanlar imha edilecek" dedim. Sonra Köln'e gittim.

Bütün Avrupa'yı dolaştınız mı?

Evet dolaştım, öğleden önce Viyana'daydım, öğleden sonra Londra'da... Diyarbakır işkencesini dünyaya anlattım. Zaten benim insan olarak görevim, dünya kamuoyuna bu zulmü anlatmaktı. O dönemde evet, benim çevremde PKK vardı. Beni Avrupa'da dolaştıran PKK'ydi. Benim anlatımlarımdan PKK büyük güç ve yarar sağladı. PKK'ye kan verdim ben, hepsi doğru ama... Diyarbakır'daki direnişleri anlatmak da benim insanlık görevimdi. Ben Avrupa'ya geldiğimde PKK Almanya'da en fazla 600 kişi yürütebiliyordu. Bir sene sonra sokaklarda on bin kişi yürüttü. Çünkü insanlar Diyarbakır'da yaşananlardan etkilendiler.

Avrupa'da PKK adına hangi görevleri yaptınız?

Ben Avrupa'da herkese Diyarbakır'ı anlatıyordum ve PKK adına, ben orta yerdeydim. Onun pratikleriyle ilgili eleştirilere ben muhatap oluyordum ve onu savunuyordum. Bana, "PKK, kadın, çocuk öldürüyor" diyorlardı. Ben, "Bunun sorumlusu, çoluk çocuğun arasına karargâh kuran devlettir" diyordum. Cevabım beni tatmin etmiyordu ama bunu söylemek zorundaydım. Çocukların, sivillerin öldürülmesini onaylamıyordum ama o bir iç sorundu.

Böyle demekle, PKK'nın üyesi gibi konuşmuş olmuyor musunuz?

Ama ben bu konuyu Öcalan'la yüz yüze tartıştım. "Biz, çocuklarımıza özgür bir gelecek için yola çıktık. Ama daha yolun başındayken çocuklarımızın katili olduk" dedim.

PKK'dan ne zaman ayrıldınız?

Aslında ben, PKK'nin Avrupa sorumlusu Çetin Güngör öldürüldüğü zaman PKK'yle ilişkilerimi koparmalıydım ama yanlış hesap yaptım. Belki öldürülenleri geri getiremeyiz ama bundan sonraki ölümleri belki durdururuz. "Öcalan'la yüz yüze görüşmeliyim" dedim. Düşünebiliyor musunuz? Çetin Güngör'ü öldürmekle görevlendirdikleri adamı benim evime getirdiler.

Nasıl?

O adam üç gün benim yanımda kaldı. Bu adamın, Çetin Güngör'ü öldürmesi için gönderildiğini ben nereden bileyim? Çetin Güngör benim Tunceli'de kapı komşumdu. Babası benim dostumdu. 1988'de Mehmet Ali Birand'la Brüksel'de karşılaştım. Milliyet gazetesine röportaj yapmak için kendisini Öcalan'la görüştürmemi istedi benden. Birand'a, yolda, "Çetin Güngör'ü niye öldürdünüz, diye sor Öcalan'a" dedim.

Sordu mu?

Sordu. Öcalan'ın cevabı, "Ne zaman olsa öldürülürdü" oldu. Çetin Güngör sıradan biri değildi. Yazılarıyla muhalefet ediyordu. Zaten Dilaver Yıldırım da, Enver Ata da, sıradan insanlar değillerdi. Bunlar, PKK'nin ilk kurulucularıydı. Apo'nun diktatörlüğünü reddediyorlardı. Beyindiler ve hepsi öldürüldüler. 1987'de çok kanlı pratikler oldu.

Neler oldu, ne yaşandı?

PKK, kendi içinde çok insan öldürdü. Tanıdığım, devrimciliğine inandığım insanlar vuruldu. Memlekette kadın, çocuk demeden çok insan öldürüldü. Köyler basıldı. Öcalan kendisini şiddet yoluyla kabul ettirmeye çalıştı. Mehmet Ali Birand'a döneyim...

Öcalan'la nerede buluştunuz?

Mehmet Ali Birand'la kalktık Bekaa'ya gittik. Apo hazırlanmış, beyaz elbiseler giymişti. O konuşmada Apo ilk kez, "Biz bağımsızlık istemiyoruz. Bizim ülkeyi bölmek istediğimizi kim söylüyor?" dedi. Ben, ilk kurşunu işte orada aldım.

Niye?

Eğer bağımsızlık istenmiyorsa, silahlı mücadele niye yapılıyordu o zaman? İnsanlar, Diyarbakır'da "Bağımsız Kürdistan" sloganı atıyorlardı. Bu lafı, PKK'da bir başkası söylese, o anda PKK tarafından kurşuna dizilirdi. Birand bile şaşırdı. "Bu bir strateji değişikliğidir. Merkez komitenizden, politbüronuzdan onay aldınız mı" diye sordu.

Ne cevap verdi?

Apo, "Bizim merkez komitesi, politbüro diye bir yapılanmamız yok. PKK, genellikle benim yönetimimde gelişen bir harekettir" dedi. Ve işte o gün, diktatörlüğünü resmen ilan etti. Zaten daha sonra her öldürülen için, "Benim yerime göz dikmişti, beni tasfiye edecekti" diye konuştu. Öcalan, kendisini silah zoruyla, şiddet yoluyla kabul ettirdi. Bekaa kampında çok insan öldürüldü. Kazsanız cesetler çıkar.

İnsanlar niye öldürüldü?

Öcalan'ın çevresinin ajanlarla sarılı olduğu havasını vermek için, bir sürü kişiyi 'ajan' diye kurşuna dizdiler.

Peki, bildiğim kadarıyla size de suikast girişiminde bulunuldu. Siz, ne zaman bir suikast girişimine hedef oldunuz?

1988'de Öcalan'la görüştükten sonra benim için artık her şey netleşti. Ben Bekaa'da bir ay boyunca Öcalan'ı izledim. Onun, Kürt davası diye bir derdinin olmadığını anladım. Bir gün bana, "Seni Cemil Esat'la görüştüreceğim" dedi. Cemil Esat, o sırada Suriye Devlet Başkanı Hafız Esat'ın kardeşi. Apo'nun bir numaralı dostu. Müşterek bazı şeyler yapıyorlardı. İsveç'e dönünce, Avrupa'daki merkezi topladım.

Niye?

Onlara üç şey söyledim. "Bir, benim Diyarbakır'da tanıdığım PKK'ye evet, Apoculuğa hayır. İki, felakete doğru gidiliyor. Ben, felaketin militanı olmam. Üç, her şeye bir kişi karar veriyorsa, bunun ismini bulun" dedim. İnanır mısınız, kitle nefes aldı, çok rahatladı. Kitle beni çok destekledi. Ama sonra silah, suikast devreye girdi.

Suikast girişimi nasıl oldu?

Hollanda'da bir arkadaşıma gelmiştim. Gece bir kafede otururken iki kişi bizi çapraz ateşe aldılar, pencereden 29 mermi sıktılar. Arkadaşım çenesinden yaralandı. Ben kalçamdan vuruldum. Beş kurşun ise kazağımdan geçti. Zaten Apo'nun kendisi de benim için "Kıl payı kurtuldu" diyor. Hastaneye kaldırıldık. Daniel Mitterand ve pek çok politikacı devreye girmişler, bizim bulunduğumuz kat güvenlik nedeniyle boşaltıldı, polis nöbet tuttu. Elçiliklerden bize ziyarete geldiler.

Peki, siz Kesire Öcalan'la nasıl tanıştınız?

Kesire'yi ilk Şam'da gördüm. Benimle İsveç'e gelmek istedi. Daha önce İsveç'e iltica etmişti ve pasaportu vardı. Ama Apo bırakmadı. Kesire sıradan bir insan değildi. Daha bilinçlidir o.

Kesire'nin eğitimi nedir?

Öğretmen okulu mezunuydu. Apo'ya biraz yol gösteren de Kesire'ydi. Apo'nun kendisi söylüyordu.

Ne diyordu?

"O, aristokrat bir aileden geliyordu. Biz ise köylü çocuğuyuz. Kesire, benim için, 'ben bunu parmağımda oynatırım' diye düşünüyor" diyordu. 1978'de evlenmişlerdi ve Kesire, Apo'yu parmağında oynatıyordu. Ama ben, Şam'daki konuşmalarından Kesire'nin öldürüleceğini anladım. Nitekim 1986'da PKK kongresinde Kesire yerden yere vuruldu ve tutuklandı.

Neyle suçlandı?

Tasfiyecilikle suçlandı. Yunanistan'daki kampa gönderildi. Gittiğimde gördüm, orada çok eziliyordu. Sokaktaki lümpenlerin elbiselerini ona yıkatıyorlardı. O kadar yardıma ihtiyacı vardı ki.

Kesire de sizinle aynı zamanda mı ayrıldı PKK'dan?

Anlatayım... Ankara'dan arkadaşı Nadire vardı. Hollanda sorumlusuydu. Kesire'nin durumuyla ilgili ona haber verdirdim. Kesire'yi kamptan onlar kaçırdılar ve Berlin'e getirdiler. Benimle birlikte PKK'dan ayrılan arkadaşlardı bunlar. Biz o sırada PKK Devrimci Birlik diye grup kurmuştuk. Aslında ben Kesire'nin bize katılmasını istemiyordum.

Kesire'yle aynı harekette olmayı niye istemediniz?

Kesire suçludur. PKK içinde bir sürü insanın kanına girdi. Tetiği kendisi çekmedi ama onların öldürülmelerine neden oldu. Çünkü örgüt içinde hainlik tartışmalarını başlattı. Arkadaşlarıma, "Madem bu kadını getirdiniz, bu kadınla çatışmayın. Bu kadın bize bildiklerini anlatsın" dedim.

Kesire size neler anlattı?

Kesire beni, Apo'yla ilgili olarak "Kendine çok dikkat et" diye uyardı. Apo için, "Bağlı olduğu güçleri harekete geçirir" dedi.

Kesire'nin babası MİT'çi değil miydi?

Babası için, "ne ajandır, ne de değildir" derim. Ama şu var, bu mücadelenin içinde herkes MİT'çi ve ajan ilan edildi. İşin doğrusu da bence şu. Asıl MİT'çi olanlar, kendilerine kimse dokunmadan işlerini gördüler, ellerini sallayıp gittiler

Peki, ya PKK'nın kurucularından pilot Necati? O MİT ajanı değil miydi?

Onun MİT ajanı olduğu açık. Kemal Pir, "Ben onu vurmak istiyordum, Apo engelliyordu" diyordu. Bence Kesire, başta Apo'nun gizli ilişkilerini bilmiyordu. Bir dönem sonra bunu öğrendi. Apo, Kesire'yi devre dışı bıraktı çünkü o yakınında olduğunda o ilişkileri sürdüremezdi. Kesire Yunanistan'dan kaçırıldığında, Doğu Berlin ona on günlük kalma izni verdi. Biz Sovyet Elçiliği'yle görüştük ve orada daha uzun kalmasını sağladık.

PKK'lılar böyle elçiliklerle rahatça görüşebiliyorlar mıydı?

Ben görüşüyordum... İlginçtir, Bekaa'daydım. Bana, "Sovyetler'in Lübnan elçisi seninle görüşmek istiyor" dediler. O dönemde Apo, Sovyetler'e ateş püskürüyordu. Prag'da görüştüğü Sovyet elçisi ona yüz vermemişti.

Elçilerle neler görüşülüyor peki?

Ulusal kurtuluş hareketine destek isteniyor. Öcalan, "Moskova'ya biraz gidip dinlenmek istiyorum" diyor. Elçi, "Hayır Moskova'ya gelemezsiniz. Dinlenmek isterseniz, Bulgaristan'daki dostlarımıza telefon ederiz, orada dinlenirsiniz" diyor. Öcalan Bulgaristan'a gidiyor ve ev veriliyor kendisine. Öcalan, Sovyet elçisinin beni görmek istediğini duyunca, "Vay, avukat arkadaşın burada olduğunu Sovyetler nereden biliyor?" dedi. "Git bakalım ne istiyorlar" diye de ekledi.

Sovyet elçisi sizden ne istedi?

Kimlerle ilişkimiz olduğunu sordu. "Sizin istihbaratınız bunu çok iyi biliyor" dedim ben. "Burnunuzun dibinde bir halk kaçıncı kez katliamdan geçiyor" diyerek Sovyet politikasını eleştirdim. "Haklısınız, size yardım etmek istiyoruz" dedi. Beni uğurlarken, "Sizinle irtibatı kaybetmek istemiyoruz, tekrar görüşmek istiyoruz" diye konuştu.

Tekrar görüştünüz mü peki?

Kesire'nin Doğu Berlin'de kalabilmesi için Sovyet Elçiliği'ne gittiğimde karşıma aynı diplomat çıktı. Aslında kendisi KGB'ydi. Hatta bir keresinde Doğu Berlin beni sınırdan içeri almadı. Diğer iki arkadaşımı ise aldı. Bana, "Sen çok tanınıyorsun, başımıza iş açılır" dediler. Bu durumu Sovyet diplomata ilettim, o kendi arabasıyla gelip beni diplomat kapısından Doğu Berlin'e soktu. Kulağıma eğildi, "Sizin adamınız sizin davanın adamı değil" dedi. Meğer Prag'da Öcalan'la görüşen oymuş.

İstihbarat örgütleriyle görüşmek normal midir? Bir solcu olarak istihbarat örgütleriyle görüşmeyi nasıl içinize sindiriyorsunuz?

Özgürlük mücadelesi diyorsunuz ve istihbarat örgütleriyle görüşüyorsunuz. Bu tür mücadelelerde istihbaratla görüşme zorunluluğu var. Zaten dünyanın her yerinde bu tür savaşlarda devrede olanlar istihbarat örgütleridir. Eğer Sovyet yetkilileriyle, hükümetiyle görüşmek istiyorsan bunun kanalı istihbarattır.

Olof Palme suikastıyla PKK'nın bir ilişkisi var mı?

Zannetmiyorum. Bu, uluslararası bir suikast bence. Palme'nin ulusal kurtuluş mücadelelerine yakın bir yaklaşımı vardı. Vietnam savaşında elçilerle birlikte ön safta yürüdü.,. Reagan İskandinavya'ya atom başlıklı füzeler yerleştirmek isterken, o, Stockholm'de barış konferansı topladı.

Logged

Görüyorum ki; evleriniz Rum Kayzeri'nin evlerine, lükse hayranlığınız Kisra'nın tutumuna, servet peşinde koşmanız, Karun'un anlayışına, saltanatınız Firavun saltanatına, nefsleriniz Ebu Cehil nefsine, gururunuz Ebrehe'nin gururuna, yaşayışınız sefillerin yaşayışına benziyor. ALLAH için söyleyin bana, MUHAMMEDi'den olanlar nerede?[/co
Yahya Abbas Müsavi
уαя∂ıм¢ı уöиєтι¢ι
*



Puan: 281
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 12926
Üye ID: 30

Nerden:


« Yanıtla #26 : 29 Temmuz 2010, 09:59:51 »

3.BÖLÜM

Birinci ve ikinci bölümlerini Pazartesi ve Salı günü verdiğimiz avukat Hüseyin Yıldırım'la konuşmamızın son kısmını dün kaldığımız yerden yayımlıyoruz.

Öcalan, siz ve karısı Kesire'nin Vejin örgütünü kurduğunuzu ve bu örgütün Olof Palme'yi öldürdüğünü söylüyor.

Güya Vejin'i ben kurmuşum ve Olof Palme'yi de ben öldürtmüşüm. Vejin örgütünü 1991'de PKK'nın kurucularından Mehmet Şener kurdu. Olof Palme ise 1986'da öldürüldü.

Hollanda'da bir kafede tarandınız. Sizi vurmaya geleni tanıyor muydunuz?

Çok iyi tanıyorum.

Aynı tetikçi Mahmut Bilgili isimli bir başkasını vurmuş, öyle mi?

Mahmut Bilgili de avukattı. 1979'da Diyarbakır'da tutuklandı. Uzun süre cezaevinde kaldı. Sonra Avrupa'ya geldi. Partiyi eleştirmiş. Apo'nun bir sürü işini bilen biriydi. Size şunu söyleyeyim... Aslında PKK'de büyük bir kesim her şeyi biliyor.

Neyi biliyor?

Avrupa'da bu katliamları, Apo'yla direkt bağlantılı iki kişinin kanalıyla yaptılar. Biri de Duran Kalkan'dı. 1986'da yerden yere vuruldu, kendisinden özeleştiri alındı. Sonra da, 'İşte size görev. Gidin kendinizi kanıtlayın. Diğer Kürt örgütlerini sindirin' dendi. Mahmut Bilgili de, o dönemde öldürüldü. Zaten PKK ortaya çıkınca kim tasfiye olmadı ki?

Başka kim tasfiye oldu?

Silahlı bütün Kürt örgütleri tasfiye oldular. Diğer Kürt örgütlerinin adamları öldürüldü. O sırada silahlı mücadeleyi savunmayan zaten tek bir örgüt vardı, o da Kemal Burkay'ın partisiydi. Diğerlerinin hepsi silahlı mücadeleyi savunuyorlardı. Öcalan, kendisini herkese silah zoruyla ve şiddetle kabul ettirdi...

PKK'nın içinde hiç yönetime muhalefet olmaz mı?

Öcalan'a eleştiri yapılamaz. Bırakın eleştiriyi... Size küçücük bir olay anlatayım. Hollanda'da bir hemşerim vardı. Oğlu, Bekaa'da benim gözümün önünde tutuklandı. Öcalan konuşurken öksürdü ve tutuklandı. Doğal bir öksürmeydi. Öcalan birden onu ayağa kaldırdı. 'Sende delilik var mı? Ailende, köyünde delilik var mı? Seni günlük uygulamaya alacağız' dedi. Konuşması bittikten sonra da çocuğu apar topar hapse attılar.

PKK'da Öcalan'a muhalefet edenler ne oldu?

Kimi kaçtı, kimi öldürüldü. Benim kurtulmam bir tesadüftür. Benim muhalefet ettiğim tarihlerde, kim ona muhalefet ettiyse öldürüldü. Zaten her öldürttüğü insan için 'benim yerime göz dikmişti, beni tasfiye edecekti' dedi. Bekaa'da bir sürü kişiyi ajan diye kurşuna dizdiler. Bekaa'yı kazın, yüzlerce ceset çıkar. Bu ajanlık suçlamalarında Doğu Perinçek'in de rolü vardır.

Sizce rolü neydi?

Perinçek, Bekaa kampına geldi, Öcalan'la sarmaş dolaş oldu. Sonra döndü, 2000'e Doğru Dergisi'nde 'Bekaa kampında ajanlar var' diye yazı yazdı. Bu yüzden kampta 12 kişi kurşuna dizilmek üzereydi ki, Mehmet Şener kurtardı. Doğu Perinçek, Yalçın Küçük, Mihri Belli, bunlar Öcalan'ı, 'yaşasın başkan' diye çok pohpohladılar. Yalçın Küçük, 'İmralı benim eserimdir' diye boşuna söylemiyor.

Böyle mi diyor?

Kaç defa ben duydum böyle dediğini.

Görüşlerinizi PKK'dan ayrılmadan önce de söylüyor muydunuz siz?

Doğru görmediğim düşüncelerini yüzlerine karşı söylüyordum. Bir gün Duran Kalkan, Ali Haydar ve Mahir Welat komitede oturuyoruz. Baktım Kemal Burkay'dan kutup ayısı diye bahsediyorlar. Ben, 'arkadaşlar, politika hakaret değil. Beş kişi Kürt sorununu biliyorsa, bunlardan biri de Kemal Burkay'dır' dedim. Tuttular, hakkımda 'avukat PKK politikasına karşıdır, yapı içinde Burkay'ın propagandasını yapıyor' diye rapor yazdırdılar. Ama Apo, o dönemde beni karşısına almak istemiyordu. Çünkü ben lazımdım ona.

Peki siz, hangi konularda Öcalan'a muhalefet ettiniz?

Şunu söyleyeyim. Ben bir dönem PKK'lileri savundum, onlara bağlandım. Çünkü gerçekleri konuştular. Kürdistan'ın bağımsızlığını savundular. Sömürgeciliği eleştirdiler. Kemalizm'i eleştirdiler. Ama sonra, kanlı pratikleri nedeniyle Öcalan'a muhalefet ettim. Bakın... Mehmet Şener, Suriye istihbaratıyla ortak öldürüldü. Mehmet Şener'le ölmeden bir buçuk saat önce konuştum ben.

Mehmet Şener kim?

PKK'nin kurucularındandı. Merkez komitesi üyesiydi. Örgüt içinde çok büyük desteği vardı. Dahası Dersim kesimi, tümüyle Mehmet'i destekliyordu. Suriye istihbaratı onunla iki kez görüşüyor. 'Biz sana, destek olalım' teklifinde bulunuyorlar. Mehmet, 'ben misafirim burada, ülkeme döneceğim' diyor. Muhaberat, Mehmet Şener'in Suriye'ye karşı olduğunu anlıyor. Zaten Mehmet, Apo'nun Suriye'yle ilişkilerine de karşıydı ve Suriye Kürtlerini ona karşı örgütlemişti. O dönemde Suriye'de yaşayan Öcalan, 'Suriye'de Kürt toprağı yoktur. Buradaki Kürtler göçmendir' diyordu. Mehmet'i Suriye'de Kamışlı'da çok kalleşçe öldürdüler. Öcalan'a dönersek...

Öcalan'ın İmralı sürecine dönelim...

Öcalan'ın İmralı sürecine baktığımızda şu var. Derin devlete teslim oldu Öcalan. Zaten Öcalan'ı sorgulayan da askerdir. Öcalan'ı sorgulayan MİT ya da polis değildir.

Bu ne değiştirir?

Kandil, Apo yakalandığında, ilk açıklamasında, 'başkanımız esirdir, söyledikleri ne kendisini ne de bizi bağlar' demişti.

Kandil'in görüşü sonra değişti mi?

Evet. Sonra durum birden değişti, Kandil, 'Apo başkanımızdır' deyip, onun dediklerini yaptı. Kandil'deki insanlar niye birden değiştiler, onu çözmek lazım. Mesela Sabri Ok ve Duran Kalkan için, İmralı'da gizli görüşmeler yaptıkları söyleniyor. Bir de... Öcalan'ın avukatı Mahmut Şakar, kameraları, teypleri kapattırıyor...

Anlamadım...

Avukatı Mahmut Şakar, PKK'nin kongresine katılıyor, kameraları, teypleri kapattırıyor... 'Ben Başkan'ın vekili olarak geldim. Bu kongreden savaş kararı çıkacak' diyor. Ve PKK, o kongrede birden savaş kararı alıyor.

Hangi kongre bu?

2004'teki kongrede savaş kararı alındı. Peki bu savaş kararını kim aldırdı? Ben o kongrede bulunanlarla konuştum, kimse savaş taraftarı değilmiş. Bakın... Öcalan teslim olduktan sonra PKK'de bir dağılma süreci başladı. O dağılma sürecini durdurmak için Asrın Avukat Bürosu diye Genelkurmay onaylı yüzden fazla avukatlı bir yapı tesis ettiler. Öcalan'ı ve PKK'yi bu avukatlar yönetiyor.

Öcalan, 'Ergenekon, bizim de içimize sızmıştı' demişti bir keresinde. Ne demek istiyordu?

O, Selim Çürükkaya'yı, Şemdin Sakık'ı falan söylemek istiyor. Aslında kendi suçlarını başkasına yükleme, kendini kamufle etme çabasıdır bu. Mahir Sayın'ın yazdığı 'Erkeği Öldürmek' kitabında Öcalan'ın kendisi söylüyor. 'MİT bana iki sene boyunca para ve silah verdi' diyor. Ayrıca Cem Ersever de, 'Biz Lübnan'a onu öldürmeye gitmiştik, yanına da bir bayan sokmuştuk. Ondan istihbaratı aldık ve ona sen ayrıl oradan dedik. Yola çıktık. Ankara'dan bize geri dönün diye emir geldi' diyor. Ayrıca MİT'in bir raporu da basına sızdı. 'Kürtler, Öcalan'ı öldürmek istiyor. Onu koruyalım. Öcalan ölürse, Kürtler birleşir' deniyor bu raporda.

Sizce Öcalan, PKK'ya hâkim mi?

Hâkim. Öcalan PKK'ye hâkim. Ama derin devlet de Öcalan'a hakim. Öcalan, hayatını kurtarmak için İmralı'da derin devletle anlaştı. Eline bir program verdiler, onu uyguluyor. Zaten kendisi de itiraf etti.

Ne dedi?

'Güçleri sınır dışına çekerken, bana, 500 PKK'liyi içeride bırak dediler. Ben de bıraktım' dedi. 500 PKK'li gerekirse çatışma olsun diye içeride bırakıldı. Çünkü derin devlete çatışma ortamı gerekiyor. Bütün bu eylemlerin, bir şeyleri engelleme amacı var. Bu eylemleri, yaptıran da Öcalan'dan başkası değil. Kandil'in Ergenekon'la ne kadar ilişkisi var diye sorarsanız, elimi vicdanıma koyarsam, bir şey diyemem.

Ama Öcalan, Reşadiye baskınıyla ilgili, "niye oldu hiç anlamadım" diye tepki gösterdi. Bunu nasıl açıklıyorsunuz?

Öcalan, İmralı'dan, 'PKK savaşabiliyorsa savaşsın' diyor. Bu ne demektir? Bu bir savaş talimatıdır. O zaman onlar, gider Reşadiye baskınını da yapar. Ama Murat Karayılan'ın söylemleri çok farklı. O, Reşadiye için iki defa açıklama yaptı. 'Merkezi bir kararımız değil, niye yaptılar hâlâ araştırıyoruz' dedi. Karayılan rahatsız. Başkanlıktan çekilip, yerini Cemil Bayık'a bırakmak istedi ama onu bırakmadılar.

PKK'nın bugünkü hedefi ne?

Silahlı mücadelenin sorunu halletmeyeceğini söylüyorlar. Silahların susması için istedikleri şey, bir Apo'nun özgürlüğü, iki eşit vatandaşlık. Bir de dağdan iniş. Eğer devlet bunları da kabul etmiyorsa, silahlar hiçbir zaman susmaz. O zaman Türkiye çok daha ağır şeyler beklemelidir. Ben, herkesten daha çok çözüm istiyorum. Çünkü her gün bir katliam tehlikesi görüyorum.

Sizce Öcalan'ın affını topluma kabul ettirmek kolay mı?

Yüzyıllık bir sorun bir kişiye bağlanmamalı. Öcalan ha hapiste olmuş ha dışarıda ne fark ediyor ki. Bakın hapisteyken de gerekli talimatları veriyor.

Öcalan'ın hedefi ne sizce?

Bütün amacı kendisini kurtarmak. Yaşamı karşılığında, kendisine dayatılan şeyleri yapıyor. Eğer İmralı'da kendisine 'şunu yap, bunu yap' denmese, dışarıda iki asker öldürüldüğü zaman Öcalan'ın ödü kopar. Ama şimdi kendisine çatışma dayatılıyor. Öcalan artık derin devletin denetimindedir ve onun dediğini yapıyor. Son dönemde Mustafa Kemal'i, Kemalizm'i Kürt halkına sevdirmeye gayret ediyor. Geçmiş Kürdistan ayaklanmalarını da gerici isyan olarak niteledi. Derin devletin istediği şey değil mi bu? Ama şunu da belirteyim...

Evet...

Öcalan'ın derin devletle ilişkisi İmralı sürecinden önce miydi, ben o konuda bir şey söyleyemem. Çünkü elimde bir kanıt yok. Ama İmralı sürecinden sonra Öcalan, derin devlete teslim olduğu, onun her dediğine evet dedi. Bu açık. Bunu görmemek için kör olmak lazım.

BDP'nin politikaları hakkında ne düşünüyorsunuz?

Bugüne kadarki politikalarında bir tutarlılık yok. BDP'nin bazı haklı talepleri var ama, bu taleplerinin kabul görmemesi, BDP'nin izlediği politikayı haklı çıkaramaz. Anayasa paketine boykot etmesi hiç doğru değil. Anayasa değişikliği, Kürtlerin de Türklerin de lehine olan bir demokratik değişim. Bunu nasıl boykot edersin? Üstelik bu değişiklik geçerse, anayasanın tümünün değişmesinin önündeki yollar da açılır. Hem bugün hangi güç anayasayı tümden değiştirebilir ki? AK Parti bir değişim süreci başlattı. Sen ne diye AK Parti'ye savaş açıyorsun ki? BDP hatalarını görmezse çok şey kaybeder.

Ne kaybeder?

Aslında BDP içinde de insanlar rahat değiller. Sivil kuruluşlar, barolar falan isyan etmek üzereler. Öcalan'a ve Kandil'e, 'Sen bizim adımıza konuşamazsın' diye bildiri yayınlıyorlar. Aslında AK Parti'nin de büyük hataları oldu. Barajı düşürmüyor, onlarla görüşmüyor. Başbakan Erdoğan'ın tutumu günü gününe de uymuyor. Bazen insancıl yönü çok ağır basıyor. Bazen çok duyarsız bir pozisyona giriyor. Mesela gerillaların cesetlerine yapılan insanlık dışı uygulama. İslam'da bunun yeri yoktur. Ceza Kanunu'nda da ölüye hakaret, cesede eziyet suçtur. Erdoğan eğer kamuoyu önünde bunu kınamıyorsa, çözüme gidemez, çözümün adamı olamaz.

Kürt sorunu sizce nasıl çözülür?

Gerçek kalıcı çözüm federasyondur. Ama PKK bunu ağzına almıyor. Oysa Kürt halkının kendi devletini kurma hakkı var. PKK, silahlı mücadeleyle bir yere varılamayacağını söylüyor. O zaman neden silahlı eylem yapıyorlar? Reşadiye gibi eylemlerin sonu yok. Ayrıca PKK son dönemde sanki eski vurdulu kırdılı dönemin ağzıyla konuşuyor. Bu tehditkâr üslup yanlış. Derin devleti görmek lazım. O, kaos ortamı devam etsin, silahlı mücadele sürsün istiyor. Hedefinde de AK Parti var. AK Parti'yi düşürmek için kaos ortamı gerekiyor. Buna alet olan kim? Öcalan emir veriyor, Kandil alet oluyor.

Ne öneriyorsunuz?

Kandil, benim halkımın çocukları. Onların bir an önce huzura kavuşmalarını istiyorum ben. Bir defa önce iki taraf da silahı susturmalı. Silah konuştuğu müddetçe çözüm olmaz.

PKK demokrasi içinde bir çözümü kabul eder mi?

Zaten onu söylüyorlar. Demokratik Türkiye için eşit vatandaşlık istiyorlar. Onun dışında başka bir şey istemiyorlar.

Peki Kürt halkı nasıl bir çözüm istiyor?

Kürt halkı adına konuşamam. Ama şu var. Herkesin kalbinde bağımsız Kürdistan yatar ama kalbimde yatıyor demekle sorun çözülmüyor. Kürdistan'da bir anket yapın yüzde 90, 'biz ayrılmayız' diyecektir. Bana göre en mantıklı çözüm federasyondur. Ama bugün, federasyonun gerisinde bir çözüm getirilirse, ben buna da karşı değilim.

Niye karşı değilsiniz?

Çünkü bu ülkede önce kaos ortamının bitmesi şart. Ergenekon tasfiye edilmeden de bu topraklarda kaos ortamı bitirilemez. Türklerle Kürtleri karşı karşıya getirmek, çatıştırmak isteyen Ergenekon'dur. Derin devlet, silahların patlamasını istiyor. Ne diyeyim... Ergenekon, Öcalan'ı esir almış. Öcalan da Kandil'i esir almış. Dağdaki insan da zor durumda. Talimatını yerine getirmemek, Öcalan'ı reddetmektir. Dağdaki insan ise Öcalan'ı bir ilişki kanalı olarak, çözüm üretebilecek yer olarak görüyor.

PKK neden Genelkurmay'ı savunan bir çizgi benimsedi son zamanlarda?

Daha ilginci var. 'PKK, AK Parti bizimle ordunun arasını bozuyor' diye bir bildiri bile yayınladı. Mustafa Karasu'nun Heron olayıyla ilgili son yazısı da böyle. Başbakan ve Genelkurmay kesin bir açıklama yapmazken, sen niye kendini ortaya çıkıyorsun ki? Üstelik MİT'in raporu var, dava açılmış, dosya sürüncemede bırakılmış. Zarar görenler PKK'li mi, korucu mu, PKK kılığına giren asker mi, belli değil. Başbakan, Genelkurmay açıklama yapmazken, sen niye telaşla kendini ortaya atıyorsun? Bekle bakalım.

PKK, Kürt halkına bütün gerçekleri anlatıyor mu?

Hayır anlatmıyor.

Hayatınız tehlikede mi?

Her an tehlikede. Hiç umurumda değil. Onlarca defa ölümden döndüm ve hiç ölümden korkmadım. İnandığım şeyleri dile getiremiyorsam, niye yaşayayım ki! Ben inandığım şeyden ölüm korkusuyla dönmem.

Neden benimle konuşmak istediniz?

Ben size güveniyorum. Taraf'a güveniyorum. Neşe Hanım, yetmiş üç yaşındayım. Ben bu yaşıma kadar hiç iyi bir şey yaşamadım. Umutlarım oldu ama sevindiğim bir gün hiç olmadı. Çok umutlarım söndü, çok arkadaşımı yitirdim, çok haksızlığa uğradım. Bugüne dek çok acı ve üzüntü çektim. Ne kadar yaşarım bilmiyorum. Size anlatmak istedim.

BİTTİ

neseduzel@gmail.com
Logged

Görüyorum ki; evleriniz Rum Kayzeri'nin evlerine, lükse hayranlığınız Kisra'nın tutumuna, servet peşinde koşmanız, Karun'un anlayışına, saltanatınız Firavun saltanatına, nefsleriniz Ebu Cehil nefsine, gururunuz Ebrehe'nin gururuna, yaşayışınız sefillerin yaşayışına benziyor. ALLAH için söyleyin bana, MUHAMMEDi'den olanlar nerede?[/co
MERYEMDUAA
σиυя üуєѕι
****


insan bir katre kan ve bin endişedir.

Puan: 34
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 1727
Üye ID: 1850

Nerden:


« Yanıtla #27 : 30 Temmuz 2010, 20:40:57 »

diyarbakır cezaevi kürt tarihi için çok önemlidir.püf noktadır.işin tuhaf tarafı kürtlerin gerçek bir temsilcisi olmadığı için ,ciddi bir oluşum olmadığı için insanlar pkknın kucağına attı kendisini..
ALLAH bize de imam humeyni ve nasrullah gibi liderler bağışlasın bağışlasın ki ülkemizi milletimizi insanımızı dertten sıkıntıdan kurtarabilelim.
selametle.
Logged

İman ,ALLAH'la olan sözleşmedir. islam teslimiyettir. kalu bela Karakter andıdır.ve amel sözleşmenin gereğidir.
Yahya Abbas Müsavi
уαя∂ıм¢ı уöиєтι¢ι
*



Puan: 281
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 12926
Üye ID: 30

Nerden:


« Yanıtla #28 : 02 Ağustos 2010, 18:45:08 »

hazır işkenceden konu açmışken,birde işkenceye uğrayan başka mağdurlarıda ekleyelim dedim....malum ,işkence işkencedir ve kim yaparsa yapsın ve kime yapılırsa yapılsın, bir müslüman olarak kayırsız ve duyarsız kalamayız ve olaya insani yönden bakmak zorundayız....





Ülkücü liderlerin ırzına bile geçildi!'


Emin Pazarcı 12 Eylül zindanlarındaki işkenceyi yazdı. Muhsin Yazıcıoğlu ile Yılmaz Durak, 26 gün çırılçıplak asılı tutuldu. Cinsel organlarına elektrik verildi. Yaşar Okuyan'a göre 'Bazı ülkücü liderlerin ırzına bile geçtiler'
Takvim gazetesinden Emin Pazarcı'nın "12 Eylül zindanları" yazı dizisi devam ediyor. Dizinin bugünkü bölümünde 26 gün çırılçıplak asılı tutulan Yazıcıoğlu ile Yılmaz Durak'ın Mamak'ta yaşadıkları vahşet vardı. Yıllar sonra Yaşar Okuyan yaşananları 'Bazı ülkücü liderlerin ırzına bile geçtiler' diye anlatacaktı

BAZI ÜLKÜCÜ LİDERLERİN IRZINA GEÇTİLER

12 Eylül Darbesi yapılmış ve işkenceciler gemi iyice azıya almıştı. İşkencelerde uygulanan metotlar artık çığırından çıkmıştı. Öylesine iğrençlikler sergileniyordu ki, dayanılır gibi değildi. Aradan yıllar geçtikten sonra, darbe öncesi MHP'nin Genel Sekreter Yardımcılığı makamında bulunan Yaşar Okuyan, yaşananları, "Ülkücü Hareket'in bazı liderlerinin ırzına bile geçtiler" sözleriyle özetleyecekti.

Mamak Askeri Cezaevi'nin C-5 adı verilen bölümünde sergilenenler, kelimenin tam anlamı ile insanlık dışıydı. Burada bir yandan işkence, diğer taraftan sorgu yapılıyordu. Sorgu ekibinin başında ise MHP ve Ülkücü Kuruluşlar Davası'nın savcısı Hava Hakim Albay Nurettin Soyer vardı.

Dayaktan etkilenene dayak atılıyordu. Erkeklik organından elektrik verilmesinden rahatsız olanlara defalarca elektrik veriliyordu. Bazıları Filistin Askısı'na asılıyordu. Bazıları da çırılçıplak soyulduğunda çözülüyordu. Utanma duygusu yüzünden morali bozulduğu tespit edilenler, bütün sorgu boyunca çıplak tutuluyordu.

İRADE DIŞI ÇIĞLIK ATIYORDU

Bütün bunlar, C-5'te yaşanan olağan olaylardı. Orada çok daha iğrenç ve kelimenin tam anlamı ile insanlık dışı metotlar uygulanıyordu. O günlerde, gözaltına alınan bazı gençlerin aileleri de C-5'e getiriliyordu. Anneleri, karıları ve kızları da işkenceye alınıyor, çırılçıplak soyuluyordu.

İşkenceciler, bütün bunları yaparken gözaltındaki gence soruyorlardı:

-Haydi, şimdi de konuşma da görelim!

O dönemde, C-5'e getirilen arasında, daha sonra idam edilen Ali Bülent Orkan'ın ailesi de vardı. Yıllar sonra Hürriyet Gazetesi'nde İsa Armağan'ın ailesine de C-5'te işkence yapıldığı yazılmıştı.

Tekmeli, tokatlı, elektrikli ve askılı işkence aşamasından geçen ülkücüler, A Blok'taki "Kafes"e konuluyordu. Burada da manevi işkence uygulanıyordu. "Kafes" sirklerdeki aslan kafeslerinin benzeri bir yerdi. Burada oturmak, kalkmak, ayak değiştirmek, kıyafet düzeltmek, hatta oturuş şeklini bozmak bile izne tabiydi.

Herhangi bir ihtiyacı olanın yüksek sesle bağırması gerekiyordu:

- Komutanımmmmmm! "Komutanım" diye görevli askere sesleniliyordu. Kafes'te bütün erlerin adı "komutan", bütün gençlerin adı da "lan"dı.

Oraya giren emekli askerler bile görevli erlere "komutanım" diye hitap etmek zorundaydı.

Askeri yönetimin "komutan" olarak görevlendirdiği er cevap veriyordu:

- Söyle lan!

- Ayağımı değiştirebilir miyim komutanım?

- Kalk lan gel buraya. Elini uzat.

Elini uzatana kural olarak 5 adet cop vuruluyordu. Ardından "komutan" bağırmaya başlıyordu:

-Ne biçim izin isteme lan bu? Size öğretmedik mi? "Komutan" derken daha yüksek sesle bağıracaksın.

Tutuklu, tekrar yerine dönüp, avazı çıktığı kadar bağırıyordu:

- Komutanımmmmmm...

Bu sahne her gün onlarca defa tekrarlanıyordu.

MUHSİN YAZICIOĞLU DA C-5'TEYDİ

C-5'teki işkencelerden nasibini alan ve daha sonra kafese konulanlardan biri de Ülkü Ocakları Genel Başkanı Muhsin Yazıcıoğlu'ydu.

İhtilalin ardından uzun süre kaçak olarak yaşayan Yacıcıoğlu, yakalanır yakalanmaz C-5'e götürüldü. Günlerce son derece ağır işkenceye tabi tutuldu.

Daha C-5'in kapısına geldiğinde, dört bir yandan tekme ve yumruklar yağmaya başladı.

Burada başı duvara çarptı ve akan kan boynundan aşağı doğru süzüldü. Küfürler ve hakaretler arasında koridorlardan geçirildi.

İşkenceciler hiç vakit kaybetmeden Yazıcıoğlu'nu bir tahta platformun üzerine yatırdılar. Hemen ayakkabısını çıkarıp, başparmağından elektrik vermeye başladılar:

- Türkmen Onur nerede?

Bize Mehmet Sakarya ve Ramiz Ongun'un yerini söyle...

Bu işlem işi yaramayınca, işkenceciler O'nu soymaya başladılar. Tam pantolonu çıkarılıyordu ki, Yazıcıoğlu bağırmaya başladı:

- Yapmayın, bunu yapmayın...

Bu tepkiyi vermekle hata ettiğini sonradan anladı.

ÇIRILÇIPLAK SOYUP İŞKENCE YAPTILAR

Soyulduğu zaman çok etkilendiğini gören işkenceciler, bu işlemi hep tekrarladılar. Tam 26 gün boyunca çırılçıplak soyup, işkence yaptılar.

Yazıcıoğlu'nu bir sandalyenin üzerine çıkarıp, T şeklindeki bir kalasa kollarından bağlıyorlardı. Kalas, tavandaki çengele asıldıktan sonra, altındaki sandalye çekiliyordu.

Havada sallanırken, çıplak vücudunun çeşitli yerlerinden elektrik veriliyordu. Acı dayanılır gibi değildi.

İşkenceciler manyetoya bastıklarında titreşimden bütün vücudu sallanıyordu. İç organlarının tamamı dışarı fırlayacakmış gibi oluyordu. Muhsin Yazıcıoğlu, irade dışı çığlıklar atıyordu. Bu işlemden geçen sadece Yazıcıoğlu değildi. C-5'in dört bir yanından çığlıklar yükseliyordu. '

ALLAHSIZ VİCDANSIZLAR...'

İstanbul Harbiye'de de bir işkence merkezi kurulmuş, bazı gençler de orada işkenceye tabi tutulmuştu. MHP ve Ülkücü Duruluşlar Davası'nda anlattıkları inanılır gibi değildi. Bir insanın aklının alamayacağı ölçüde işkenceye maruz kalmışlardı. 12 Eylül öncesi "Doğu'nun Başbuğu" lakabına sahip olan Yılma Durak, konuşmasını sürdürürken, bir ara hıçkırıklara boğuldu.

Duruşma Hakimi Kıdemli Binbaşı Vural Özenirler, araya girmek zorunda kaldı:

- Konuşamayacaksınız herhalde. Sağlığınız elvermiyorsa oturun. İsterseniz sorgunuzu erteleyelim.

Durak, hıçkırıklar arasında zor anlaşılır bir sesle cevap verdi:

- Hayır konuşacağım.

Durak, "konuşacağım" demesine rağmen, hıçkırıkları bir türlü dinmiyordu. İşkence altında yaşadıklarını bir türlü hazmedemiyor, kelimelere döküp, duruşma salonunda dile getiremiyordu.

Hıçkırıklarla ağlarken, Duruşma Hakimi bir defa daha araya girmek zorunda kaldı:

- Rahatsızsanız oturun, dinlenin. Sorguya daha sonra devam edelim.

Yine "hayır" cevabını veren Yılma Durak'ın dudaklarından hıçkırıklar arasında şu sözcükler döküldü:

- Bana işkence yapanlar, "Sen erkekliğinden oldun, ama seni zevkten mahrum etmeyeceğiz" dediler. Cop soktular.

Hıçkırıklar arasında söylenen bu sözler; herkesin tüylerini diken diken etmişti. Hakim heyeti bile şok olmuştu. Salonun dört bir yanından çığlıklar yükselmeye başladı.

Mahkeme salonu alabildiğine karıştı. Salonun arka tarafında bulunan dinleyiciler, ayağa kalkarak Mahkeme Heyeti'nin bulunduğu bölüme doğru yürümeye başladılar.

Durak'ın yakınları ise çığlık çığlığa bağırıyorlardı:

- Allahsızlar, vicdansızlar...

'KATİL EVREN'

Bahçelievler'deki MHP Genel Merkezi'nin altındaki bir dairede yaşayan partinin emektarı Hasan Kozan'ın oğlu Kadir'in akli dengesi yerinde değildi. Kadir, zaman zaman MHP Genel Merkezi'nin karşısındaki kaldırıma geçer, "Kahrolsun faşistler. Sizin hepinizi kesmek lazım" diye bağırırdı. Bazen de Emek civarındaki CHP'lilerden para alıp, MHP Genel Merkezi'ne CHP bayrağı asardı. Kadir, MHP içinde Alparslan Türkeş'ten çekinmeyen tek isimdi. Partiye girip çıkarken "Başbuğ Türkeş" diyerek yolunu keser, harçlık almadan da yol vermezdi.

Bazı durumlarda da karşısına geçip bağırırdı: -Faşist Türkeş, katil Türkeş... Katil, katil... Hızını alamayıp, Türkeş'in aracını taşladığı bile olurdu. Alparslan Türkeş ise, Kadir'in bu davranışları karşısında hiçbir rahatsızlık belirtisi göstermez, ya söylediklerini duymazlıktan gelir, ya da gülüp geçerdi. 12 Eylül İhtilali'nin ardından Kadir'in bütün düzeni bozuldu.

İhtilali yapan darbecilere kafayı taktı. Yöneticiler gözaltına alındığı, partiye kimse gelmediği için bunalımlı günler yaşıyordu. Artık kimseye "Faşistler, katiller" diye bağıramıyor, binayı güvenlik altına alan polis ve askerler de kendisine hiç iyi davranmıyordu. Bütün bu olup bitene çok kızan Kadir, ihtilalden birkaç gün sonra Çankaya Köşkü'ne gitti. Tepkisini ortaya koymak için de Cumhurbaşkanlığı'nın duvarına kocaman bir bozkurt resmi asıp bağırmaya başladı: - Katil Evren, katil Kenan Evren... Bir anda ortalık karıştı. Eğer polisin içinden kendisini tanıyanlar çıkıp, "Durun, o deli" diye bağırmasaydı, askerler anında tetiğe basacaktı. 12 Yönetimi'ne ve Kenan Evren'e, Çankaya Köşkü'nün önünde açıktan tavır alıp "katiller" diye bağıran tek kişi olan Kadir, ihtilalden bir yıl kadar sonra Sincan'da trenin altında kalıp, hayatını kaybetti.

TAKVİM




Logged

Görüyorum ki; evleriniz Rum Kayzeri'nin evlerine, lükse hayranlığınız Kisra'nın tutumuna, servet peşinde koşmanız, Karun'un anlayışına, saltanatınız Firavun saltanatına, nefsleriniz Ebu Cehil nefsine, gururunuz Ebrehe'nin gururuna, yaşayışınız sefillerin yaşayışına benziyor. ALLAH için söyleyin bana, MUHAMMEDi'den olanlar nerede?[/co
Yahya Abbas Müsavi
уαя∂ıм¢ı уöиєтι¢ι
*



Puan: 281
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 12926
Üye ID: 30

Nerden:


« Yanıtla #29 : 31 Ağustos 2010, 14:00:27 »

12 Eylül’ün işkence yöntemleri
12 Eylül’ün inanılmaz işkence yöntemleri
Gazeteci Oğuz Güven'in 78 kuşağını anlattığı "Zordur Zorda Gülmek" adlı kitabında insanın kanını donduran işkence yöntemleri anlatılıyor.


12 Eylül 1980 darbesinin öncesi ve sonrasında "78 kuşağı" diye adlandırılan gençlerin yaşadığı trajikomik gerçek öykülerin yer aldığı kitap yeni öykülerle genişliyor.
3. Baskısını yine 12 Eylül'ün yıldönümünde yapan kitapta, bu kez Diyarbakır Cezaevi'nde uygulanan işkence yöntemleri de tüm ayrıntılarıyla anlatılıyor. İşte, Diyarbakır Cezaevi Gerçeğiyle Yüzleşme Araştırma ve Adalet Komisyonu raporundan akıllara durgunluk veren işkence yöntemleri:

FALAKA
Yaygın ve sürekli uygulandı. Ayak tabanı, ellerin içi gibi vücudun kaslı bölümlerine kalas, cop, zincir, saz sapı, pik demir vb. vurularak gerçekleştirilirdi. Bu yöntem, ayak tabanlarını ve el ayalarını patlatır, kaba yerleri ezer, morartır, tırnakları sökerdi. El ayak gibi herhangi bir yeri kırar, sakat bırakırdı.

KÖPEK SALDIRTMA

Tutuklu çırılçıplak soyulur, kurt köpeği üzerine saldırtılırdı. Köpeğin ilk kaptığı yer bacak arası olurdu.

ZlNCİR
20-25 metre uzunluğundaki zincirin uçları iki tutuklunun boynuna bağlanır, tutuklular sırt sırta verdirilerek ters yönde hızla itilir. Tutuklu tek ayağından zincire bağlanır, bu zincir yüksek bir yere asılır, tutuklu bayılıncaya kadar askıda kalırdı.

GERME
Tutuklunun bir bacağı merdiven kenarlığına bağlanır, diğer bacağı da açık bırakılan koğuşun gözetleme deliğine bağlanıp kapı kapatılır, tutuklunun bacakları koğuş kapısının eni kadar gerilir ve öyle kalırdı. Koşuşturulur, zincir tam gerilince, her iki tutuklu da sırtüstü yere düşerdi.

AYAKTAN ASMA/TEPE
50-60 kişi havalandırmaya alınırdı. Gardiyan "tepe ol" komutu verince tüm tutuklular üst üste bindikten sonra, bir tutuklu da üst üste yatan tutukluların üstüne çıkar, istiklal Marşı'nın on kıtası okutulurdu.

KULE
Havalandırmaya çıkan tutuklular altı kişilik daire oluştururlardı. Bunların üzerine 3-4 kat olacak biçiminde tutuklular çıkarıldıktan sonra, gardiyanın "yıkıl" komutuyla kule oluşturan tutuklular kendini yere bırakır ve böylece tutukluların değişik yerlerinde kırılma, incinme ve çıkık olurdu.

RANZA ALTI
Gardiyanlar ellerinde kalaslarla koğuşa girip, "ranza altı ol" komutunu verince, koğuşta bulunan tutukluların hepsi ranzaların altına girerdi. Herhangi bir yerlerinin açıkta kalmaması gerekiyordu. Ranzaların altına tüm tutuklular sığmadığı için kiminin eli, kiminin kolu dışarıda kaldığından, gardiyanlar ellerindeki kalaslarla tutukluların dışarıda kalan kısımlarına vurmaya başlardı.

KANTAR
Tutuklular havalandırmada çırılçıplak soyundurulup tek sıra halinde dizilirler, sıranın ön tarafında duran tutuklu sırt üstü yatırılırdı. İkinci tutuklu, yatan tutuklunun testis ve erkeklik organlarından tutarak yukarı kaldırır, tutuklunun kaç kilo geldiğini söylemesi istenirdi. Tüm tutuklular birbirini tartana kadar bu işlem devam ederdi.

KERVAN
Havalandırmada, tutuklular tek sıra dizilir, her tutuklu önündeki tutuklunun sırtına bindirilir, bacakları, altındaki tutuklunun boynundan aşağıya sarkıtılır ve kulaklarından tutması istenirdi. Gardiyanın komutuyla tutuklular yürümeye başlar ve bu işlem tutuklular ayakta duramayacak duruma gelene kadar sürerdi.

SEHPA
Tutuklu gece koğuştan alınıp, koğuş koridorunda gardiyan ve subaylardan mizansen olarak oluşturulan bir mahkemede sorgulanırdı. Mahkeme, tutukluyu idam cezasına çarptırır, ikinci katın merdiven kenarlığına bir ip geçirilip, ipin ucuna tutuklunun boyun kemiğini kırmayacak düzeyde kalın bezden bir ilmik takılır, tutuklunun boynu bu ilmiğe geçirilir ve temsili infaz gerçekleştirilirdi. Tutuklu tam boğulacağı sırada ip açılırdı.

COP SOKMA
Gardiyanlar copu zeytinyağına batırır ve yağlı copu tutuklunun makatına zorla sokardı. Sonra bu copu kendisine ya da bir başka tutukluya yalatırlardı.

ÇEK-ÇEK
Tutuklu çırılçıplak soyundurulur ve erkeklik organına bir ip takılırdı. Gardiyan ipin diğer ucunu alıp hızla koşar, tutuklu da zorunlu olarak gardiyanın peşinden koşar.

LAĞIM SUYUNA SOKMA
Tecrit bölümünün alt katındaki bazı tuvaletlerin delikleri tıkanır. Hücrelerin pisliği ve lağım suları burada biriktirilir, diz boyu kadar oluşturulan pisliğin içine tutuklu atılır ve pislik yedirilirdi.

KiTAP OKUMA
Koğuşta bir tutuklunun eline kitap verilir, tutukluya avazı çıktığı kadar yüksek sesle tek tek sözcükler okutulurken, diğer tutuklular bu sözcükleri tekrarlarlardı. Sabahtan akşama kadar yapılan bu işlem sırasında, tutuklular ayakta durmak zorundaydı.

MARŞ SÖYLETME
Cezaevinde bulunan herkes elli'yi aşkın marşı ezberlemek zorundaydı. Bu marşlar tutukluların ses telleri tahriş oluncaya kadar söyletilirdi.

ÖL DEDİĞİMDE
Tutuklu havalandırmanın orta yerine çıkarılır, hazır ol durumuna geçirilirdi. Gardiyanın "öl" komutuyla tutuklu kaskatı, eklemlerini kırmadan yere düşürülürdü. Bu işlem gardiyanın keyfine göre tekrarlanırdı.

SİGARA İÇİRME
Bunun çok çeşitli yöntemleri vardı. En çok uygulananları şunlardı: Koğuşta kalan tutukluların eline beş adet sigara verilir, sigaraların tümü yakılarak devamlı ağzında tutulurdu. Gardiyanın "çek-bırak" komutuyla sigaralar bitinceye kadar içirilir, sigaralar-filtreleri dahil- tutuklulara yedirilirdi. Bu sırada koğuş pencereleri kapatılır, havasızlık ve dumanla boğulma ortamı yaratılırdı.

BANYO
Tutuklular çırılçıplak soyundurulur ve tek sıra halinde banyoya götürülürdü. Banyoda sabun kullanılmazdı. Hortumla tazyikli su tutukluların üzerine fışkırtılırdı. Daha sonra tutuklular koridora çıkarılır, "Yat-sürün" komutuyla tutuklular yerlerde süründürülerek koğuşlarına götürülürdü.

SAYIM DÜZENİTutuklular günde en az beş kez sayılırdı. Her sayımdan önce, tutuklular sayım düzenine geçer, sayım talimi yaptırılır, yüksek sesle tekmil verilir, rahat-hazır ol ile, çöker kalkarlardı.

GECE NÖBETİ
Geceleri her koğuşta mevcuda göre 2-7 kişiye kadar tutukluya sırayla nöbet tutturulurdu. Nöbet sırasında devriye gezen gardiyanlar, koğuşun mazgal deliğini açar, nöbetçi tutuklunun mazgaldan dışarı elini uzatmasını ister, tutuklunun ellerine cop veya kalasla istediği kadar vururdu.

LOKOMOTİF
Tutuklular havalandırmaya çıkarılır, İki kişi çırılçıplak soyundurulur, bunlardan birisi domalıp iki eliyle diz kapaklarını tutar, diğeri de arkadan bunu kucaklardı. Gardiyanın "uygun adım marş" demesiyle her iki tutuklu havalandırmada dolaşırlar, diğer tutuklular zorunlu olarak bunları izlerdi.

PİSLİK YEDİRME
Her havalandırmanın ortasında bir lağım çukuru vardı. Lağım suları ve insan pislikleri burada toplanırdı. Tutuklulara bu çukurdan avuç avuç pislik alıp yemeleri istenirdi.

İŞEME
Havalandırmada bir tutuklunun yere yatması istenir, diğer tutuklulara, yerde yatan tutuklunun yüzüne işemesi istenirdi..

TECAVÜZ
Cezaevinde görev yapan gardiyanlar, genç tutuklulara merdiven altlarında zorla tecavüz ederlerdi. Ayrıca iki tutuklu çırılçıplak soyundurularak birbirlerine tecavüz etmeleri istenirdi.

HASTANE
Hastanede de cezaevindeki kurallar geçerliydi. Hasta, tuvalete götürülmez, yatakta da hazır ol vaziyetinde yatardı.

VEREM
Veremlilerle, sağlam tutuklular birbirinden tecrit edilmez, aynı kapta yemek zorunda bırakılırdı. Aynı battaniyenin altında yatırılırlardı. Veremlilerin balgamları tahlil yapılacak bahanesiyle toplanır, karavanadaki yemeklere karıştırılır ve bu yemekler tüm tutuklulara yedirilirdi.

AYAKTA BEKLETME

Bu yöntem cezaevinde her gün geçerliydi. Sabah saat 05'den akşam 17-19'a kadar tutukluların oturması yasaktı.

KONUŞMA YASAĞI
Koğuş içindeki iki kişinin birbiriyle konuşması, tutuklunun gülmesi ve düşünür gibi görünmesi yasaktı. Böyle bir suçu işleyen tutuklulara yukarıdaki işkence yöntemleri uygulanırdı.

GECE BASKINI
Nöbetçi subay ve gardiyanlar, gece geç saatte tutukluların koğuşuna girerek, uyku sırasında tutuklulara cop veya kalaslarla dayak atarlardı.

AVUKAT-ZİYARET DAYAĞI
Avukat görüşmesine ve diğer görüşmelere gidip gelirken tutuklulara dayak atılırdı. Görüşlerde hiçbir şey konuşulmaması tembih edilirdi. Tutuklular avukatlarıyla savunma konusunda görüş alışverişinde bulunamazlardı.

MAHKEME DAYAĞI
Tutuklular mahkemeye götürülürken cenaze arabasına bindirilirlerdi. Elleri arkadan kelepçeli olurdu. Cenaze arabasına binerken ve çıkarken gardiyanlar tarafından dövülürlerdi. (Hurriyet)


Logged

Görüyorum ki; evleriniz Rum Kayzeri'nin evlerine, lükse hayranlığınız Kisra'nın tutumuna, servet peşinde koşmanız, Karun'un anlayışına, saltanatınız Firavun saltanatına, nefsleriniz Ebu Cehil nefsine, gururunuz Ebrehe'nin gururuna, yaşayışınız sefillerin yaşayışına benziyor. ALLAH için söyleyin bana, MUHAMMEDi'den olanlar nerede?[/co
Yahya Abbas Müsavi
уαя∂ıм¢ı уöиєтι¢ι
*



Puan: 281
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 12926
Üye ID: 30

Nerden:


« Yanıtla #30 : 13 Ocak 2012, 12:40:29 »


12 Eylül rejiminin, Diyarbakır cezaevindeki insanlık dışı uygulamalarının, işkencelerinin sonucu ülke için ağır olmuştur. Bu işkenceler sonucu, tepki olarak, PKK'nın güç kazandığı hemen hemen bütün yazarlar tarafından kabul edilmektedir.

İnsanın kanını donduran, okumaya bile dayanılmayacak işkenceler... Röportaj eski ama, adeta bir tarihi belge niteliğinde. Bu ülke bir zamanlar ne haldeydi, kimlerin elindeydi, ve daha da önemlisi Kürt sorununda bugünlere nasıl gelindiğinin önemli bir kanıtı...

İşte Neşe Düzel'in, mağdurlardan Selim Dindar ile yaptığı röportaj:

Diyarbakır AskeriCezaevi'nde kaç yıl yattınız?
Üç yıl yattım.

Hangiyıllar arasında?
1981'de girdim, 1984'te tahliye oldum. Diyarbakır Cezaevi'ne girdiğimde 20 yaşındaydım.

PKK ile herhangi bir ilişkiniz olmuş muydu?
Olmadı. Ben hiç PKK'lı olmadım ve PKK'lı da değilim. Üç yıl boyunca hep tek başıma mahkemeye çıkarıldım ben.

Hasan Cemal'le 'Kürtler' isimli son kitabı üzerine yaptığımız konuşmada, Hasan Cemal bana 'Eğer biz gazeteciler, Diyarbakır Cezaevi'ni, insanlığa karşı işlenen suçların yaşandığı korkunç bir mekân olarak o dönemde tam sergileyebilmiş olsaydık, Türkiye'de belki bazı şeyler değişirdi. Ama biz orada yaşananları kıyısından köşesinden anlattık' dedi. Aslında o dönemde Diyarbakır Askeri Cezaevi'yle ilgili pek çok söylenti vardı. Siz, Diyarbakır Cezaevi'ni tek bir kelimeyle anlatmak isteseydiniz hangi kelimeyi kullanırdınız?

Cehennem... Biz sorgularda günlerce hiç kıpırdamadan tabutların içinde gözlerimiz bağlı dikine tutulduk. Falaka, elektrik verme, soğuk duş hepsini yaşadık. Sabahtan akşama işkence gördük, geceleri bir battaniye içinde koğuşun önüne bırakıldık. Meğer bunlar ne kadar demodeymiş. Biz esas vahşeti Diyarbakır Cezaevi'nde yaşadık. Halbuki, yakalanmadan önce, işkencenin sorguda yapıldığını, cezaevine konulduktan sonra koğuşların rahat olduğunu sanıyorduk. Diyarbakır Cezaevi'nde ise sorgu işkencehanelerini özledik.

Günlük hayat nasıldı orada?
Akşama kadar eğitim vardı. Sabah koğuşun içinde yüz kişi sıraya tutuluyorduk. Esas duruşta askeri marşlar söylüyorduk. 60'tan fazla marş ezberlemiştik. Eksik ya da yanlış söyledin diye, bu marş söylemeler dayaksız geçmiyordu. Her koğuşta mutlaka muhbirler ve gözetleme delikleri vardı. Birbirimizle konuşamıyorduk, oturamıyorduk. Hep ayaktaydık. 24 saat dayak vardı. Her an, gecenin 12'si, sabahın üçü, dördü, koğuşa bir bölük asker baskın yapabiliyordu. Haydar denilen kalaslarla, coplarla, su borularıyla dövülüyorduk. Öğleden sonraları, gardiyan bize 'Eğitime hazırlanın' komutu veriyordu. İşte o zaman herkeste korkudan tuvalete gitme ihtiyacı doğuyordu.

Niye?
Dışarıdaki beton avludaki eğitimden canlı dönemeyeceğimizden korkuyorduk. Çünkü bu eğitimler işkenceyle yapılıyordu. Avlunun ortasında bir kapak vardı. Oradan hapishanenin ya da mahallenin lağımı akıyordu.

Anlamadım...
Her birimiz tek tek o lağım suyunun içine indiriliyorduk. Lağımın içinde nefesimiz kesilene kadar tutuluyorduk. Diyarbakır Cezaevi'nde yatan herkes yaşadı bunu. O pisliği içmedim, yemedim diyen gururu yüzünden yalan söylüyordur. Bir de avluda sırtüstü yatırılıyorduk. Bacaklarımızı yerden on beş santim yukarıda tutuyorduk. Bacağı düşen dayak yemek için sıraya giriyordu. Kıştı, bir hafta boyunca gece o beton avluda suyun içinde yatırıldık. İhtiyacımızı suyun içinde yapıp, ısınmaya çalışıyorduk. Her koğuşta hoparlör vardı. Her gün cezaevinin amiri olan yüzbaşının konuşmasını esas duruşta bir saat dinliyorduk. Hasta biriydi. Yedinci Kolordu Komutanı'nın adamıydı. Oradan kendisine cezaevi için öldüren türden adamlar seçiyordu. Bunlar, bu vahşeti yaptıktan sonra nasıl yemek yediler, akşamları çocuklarını nasıl okşadılar insan bunu asla anlayamıyor.

İşkence görmemiş kimse var mıydı hapishanede?
Yoktu. İtirafçılar dahi işkenceyi gördü. Elimde sigara söndürme izini görüyorsunuz. Yumurtalık bölgemde de sigara, kibrit söndürdüler. Mahkemede bir hemşerime tebessüm ettim diye bir gardiyan elime beş milimlik çivi çaktı. Copu ısırtıp, tekmeyle vurdular ve sonra ağzımdan dişlerimi copla birlikte çıkardılar. Ağzıma soktukları copu sağa sola döndürdüler, gördüğünüz gibi ağzımı bir yanından yırttılar. İnsanoğlunun bunları nasıl yapabildiğini hâlâ kavrayamıyorum. Gözümün önünde öyle çok olay oldu ki. Ölümler, işkenceler... Abbas Çelik diye bir köy sahibi vardı. Oğluyla birlikte içerideydi. Oğluna soktukları copu çıkartıp babanın ağzına veriyorlardı. Sonra babaya soktuklarını oğlunun ağzına veriyorlardı. Batmanlı Veli Gürgen adlı bir genci de babasıyla getirdiler ve babasının gözünün önünde işkenceyle öldürdüler. Tayyip Erdoğan'a, belediye başkanlığı döneminde danışmanlık yapan gazeteci Altan Tan'ın babası Bedii Tan'ı da bir gardiyan işkenceyle öldürdü. Bedii Tan, işadamı Felat Cemiloğlu'nun ortağıydı. İkisi de bizim koğuştaydı.

Bedii Tan nasıl öldürüldü?
O, yüzünde devamlı tebessüm olan biriydi. Yaşlı olmasına rağmen, işkence yapıldığında bağırmıyor, yalvarmıyor, işkence yapanların gözlerinin içine bakıp tebessüm ediyordu. Bu tavrı, onları kızdırdı. Çok dayak yedi ve yatağa düştü. Yatağa düşünce gardiyan, 'Onu bana getirin' dedi. Götürdük. Bedii Tan
ayakta duramıyordu. Kafasından bir bidon soğuk su boşalttılar. Yere yığıldı. Kalkması emredildi. Duvara tutunarak güçlükle kalktı. Kalkmasıyla beraber, gardiyan bir tekvando hareketiyle dönüş yaptı ve botunun tabanını Bedii Tan'ın göğsüne indirdi. Adamcağız kafa üstü yere düştü. Bedii Tan öldükten sonra koğuşa bir hâkim yüzbaşıyla asteğmen geldi. Bize, 'Bedii Tan koğuşa gelmeden önce ishale yakalanmıştı. Bağırsak enfeksiyonundan öldü' diye bir ifade imzalattılar. Biz ise aramızda anlaştık. Kim mahkemeye ilk çıkarsa bu cinayetle ilgili suç duyurusunda bulunacaktı. Mahkemeye ilk ben çıkarıldım ve 'Bizim koğuşta cinayet işlendi' dedim. Diğer arkadaşlar da suç duyusunda bulundular. Gestapo lakaplı o gardiyan sonra mahkûm oldu. Ben o ifadeden sonra bayılıncaya kadar dövüldüm.

Sürekli işkence ortamında yaşamanın insan üzerindeki ruhsal etkileri neydi?

İnsanın cezaevi dışındaki yaşamı hafızasından siliniyor. Eskiden tabaklı ve sürahili bir sofrada oturduğundan bile kuşkuya düşüyorsun. Annenin, babanın, kardeşlerinin yüzünü hatırlayamıyorsun. Tamamen cezaevine ait
oluyorsun. Ben bu vahşeti 23 yıl önce yaşadım. Orada insanlar öldü, hayatta kalanların çoğu ise hastalandı. İnsanların duyarsızlığından hâlâ korkuyorum.

Niye hâlâ korkuyorsunuz?
Böyle bir vahşet tekrar yaşandığı takdirde gene sessiz kalacaklarından ürküyorum. Bakın, cezaevinde kendisine tekmil verdiğimiz bir 'Komutan Co' vardı. Benim cezaevindeki ilk aylarımdı ve hücrede kalıyordum. Gündüzleri hücrenin içinde esas duruşta marş söylüyorduk. Nefesim o gün pislikten kesilmişti ve çömelmiştim ki, Komutan Co'nun sesi geldi. Komutan Co hücrelerin önünde geziyor, oturanı görünce havlıyordu. O bir kurt köpeğiydi ve biz ona 'komutanım' diye tekmil veriyorduk. Gardiyan bize onu , 'İşte komutanınız' diye tanıtmıştı. Komutan Co'ya tekmil vermemiz emredilmişti.

Her an işkenceye uğrayabileceğini bilmenin, çevrede sürekli işkence edilenleri görmenin yarattığı dehşet duygusuyla nasıl baş edebiliyordunuz peki?

Bunu, onurlu kalmanın bir bedeli olarak görüyorduk. Çünkü karşındaki kişi, senin insanlığını elinden almak istiyordu. Sen de insanlık onurunu korumak için direniyordun.

Orada, normal hayatın dışında bir hayat sürüyordunuz. Bir insanın algılamakta zorluk çekeceği şartlarda yaşıyordunuz. Bu, gerçeklik duygunuzu nasıl etkiliyordu?

Yaşadıklarımızıngerçekliğinden kuşkuya düşebiliyorduk tabii. Mesela Mehmet Salih Besen olayında gerçeklik duygumu ben tamamen yitirdim. 50 yaşlarındaydı. TKİ'de memurdu. Kendisini ve bizleri ölü zannediyordu. 'Biz ölüyüz, şu anda kabirdeyiz' diyordu. Biz, ' Amca yok öyle bir şey, gerçek hayattayız' desek de, koğuşun aslında bir mezar olduğunu öyle mantıklı savunuyordu ki, ben dahil bazılarımız ölü olduğumuza inanmaya başlamıştık. Mesela cuma günleri görüşme günümüzdü. Bize soruyordu. 'Bizi ziyarete gelenlere biz dokunabiliyor muyuz? Hayır. Bize uzaktan bakıyorlar, ağlıyorlar ve gidiyorlar. Çünkü onlar bizim kabrimizi ziyaret ediyorlar. Cizre'de biliyorsunuz kabir ziyareti cumalarıdır' diyordu. Gardiyanların da Zebani olduğunu söylüyordu. Gerçekten de koğuşun camları boyalıydı. Biz dışarıyı göremiyorduk, koklayamıyorduk, duyamıyorduk. Bu durum uzun sürdü ve ona yaşadığımızı bir türlü ispat edemiyorduk. Bir gün mazgal açıldı ve 'Mehmet Salih Besen hazırlansın, tahliye oluyor' dendi. Ben şahadet getirdim. Dedim ki, 'Biz yaşıyoruz...!'

Peki o yaşadığına inandı mı?
Hayır. 'Seyidim beni gönderme. Sen bana sahip çıkıyordun. Şimdi tek başıma mahşere hesap vermeye gidiyorum' diye ağladı. Sonradan onunla birlikte tahliye olan gençten öğrendik ki, onları Siirt'teki sivil cezaevine götürmüşler. 'Eğer beni hanımımla, çocuklarımla konuşturursan ölmediğime inanırım' demiş. Cezaevi müdürü de telefon etmelerine izin vermiş. Genç, Salih Amca'nın evini aramış, karşısına hanımı çıkmış. Telefonu Salih Amca'ya vermiş. Salih Amca, hanımına 'Ben sağ mıyım, ölmedim mi?' diye sormuş. Ve ahize yere düşmüş. Salih Amca, içerideki vahşeti görünce, oradan sağ kurtulacağına inanamadı. Sağ kurtulduğuna inandığında ise buna kalbi dayanmadı.

Hapishaneden çıktıktan sonra neler hissettiniz? Hapishanenin sizin üzerinizde bıraktığı etki neydi?
Tahliyeden bir hafta sonra askere alındım. Askerlik psikolojik tedavi oldu. Çünkü orada da elbiseler cezaevindekiyle aynıydı. Fakat muamele farklıydı. İşkence, ölüm, hakaret yoktu. Askerde bana hiç görev verilmedi, hiç baskı yapılmadı. Ama ben yine de kendimden nefret ediyordum, yaşadıklarımı haykırmak istiyordum, haykıramıyordum.

Hapishaneden çıktıktan sonra psikolojik tedavi gördünüz mü?
Maalesef. Neler yaşadığımı bir ben, bir de ailem bilir. Normal insan gibi yürüyebilmek için bir hafta çalıştım. Tuvalete bile nizami adımlarla gidiyordum. Anneme babama emredersiniz diyordum. Sokağa çıktığımda herkesin beni gözlediğini sanıyor, gizlenmeye çalışıyordum. Beni, iki arkadaşım kolumdan girip sokakta yürütüyordu.

Diyarbakır Hapishanesi'nde yaşananlar Güneydoğu'daki olayları nasıl etkiledi sizce?
Ben siyasi biri değilim. Bu konularda birikimim yok. Ama 12 Eylül, Kürt sorununa herkesin dikkatini çekti, bu sorunu dünyaya duyurdu. Cezaevindeki vahşet olmasaydı, Kürt meselesi bu ülkede bu kadar erken açığa çıkmazdı. Diyarbakır Cezaevi'ndeki insanları birer militan haline getirdiler. Bunların yüzde 80'den fazlası dağa çıktı. İnsanın oradaki vahşeti gördükten sonra normal yaşama dönmesi çok zordu. 'PKK hareketi 1984'te patladı' derler ya, bu tarih, Diyarbakır Cezaevi'nden ana tahliyelerin olduğu tarihtir.

Aradan uzun bir zaman geçti. Hapishanenin izlerini hâlâ içinizde taşıyor musunuz?
Evet. Ama tuhaftır konuşmak, anlatmak da istiyorum. Benim dile getirdiklerimin siyasetle bir ilgisi yok. Ben ülkemizde geçmişte yaşanılan bir vahşeti anlatıyorum. Bugün 43 yaşındayım, Diyarbakır Cezaevi'nden konuşulduğunda hâlâ hayattan kopuyorum. İçimdeki fren boşalıyor, bağırmak, ağlamak, haykırmak istiyorum. Benim hanımım ve çocuğum var. Kalabalık bir ailem ve dost çevrem var. İçimdeki frene basamıyorum ve herkesin önünde hüngür hüngür ağlıyorum, ağlıyorum...

Logged

Görüyorum ki; evleriniz Rum Kayzeri'nin evlerine, lükse hayranlığınız Kisra'nın tutumuna, servet peşinde koşmanız, Karun'un anlayışına, saltanatınız Firavun saltanatına, nefsleriniz Ebu Cehil nefsine, gururunuz Ebrehe'nin gururuna, yaşayışınız sefillerin yaşayışına benziyor. ALLAH için söyleyin bana, MUHAMMEDi'den olanlar nerede?[/co
Yahya Abbas Müsavi
уαя∂ıм¢ı уöиєтι¢ι
*



Puan: 281
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 12926
Üye ID: 30

Nerden:


« Yanıtla #31 : 02 Şubat 2012, 13:09:30 »

Guantanamo'dan Beter İşkenceler
12 Eylül işkenceleri göz yaşartıyor...

12 Eylül 1980 askeri darbesinde yapılan işkencelerin cezaevleriyle sınırlı kalmadığı ortaya çıktı.
Darbeciler, bir yandan cezaevindekilere işkence yaparken, bir yandan da ailelere yönelik psikolojik işkence uygulamış. Ailesi psikolojik işkenceye maruz kalanlardan biri de Diyarbakır Cezaevi'nde üç yıl kalan Ömer Ulak. Darbeciler tarafından annesine "Oğlun işkence görüyor" diye haberler gönderildiğini anlatan Ulak, görüşe gelen annesinin ise "oğlum seni dövüyorlar mı?" diye sürekli soru sorduğunu belirtiyor. Annesi üzülmesin diye bu soruya 'hayır' karşılığını verdiğini aktaran Ulak, o dönem annesinin üzüntüden rahmetli olduğunu ifade ediyor.

İşkencelerden dolayı kulağının hala çınladığını ve tedavisinin artık mümkün olmadığını anlatan Ulak, Kenan Evren radyodan konuştuğu zaman da işkenceye ara verildiğini, konuşma bitince kaldığı yerden devam ettiğini söylüyor.

Ömer Ulak'ın darbeden önce Şanlıurfa-Hilvan arasında birisi aracına çarpmış, ancak kimin çarptığını fark etmemiş. Birkaç ay sonra aracı çalınan Ulak bu konuda ifade vermiş. 12 Eylül 1980 askeri darbesi olduğunda ise Ulak, 'senin bir dilekçen var' denerek jandarma karakoluna götürülür. Burada tam 20 gün boyunca işkence görür. "Yasadışı PKK örgütüne üye olmak suçundan mahkumiyetine yeterli delil elde edilemediğinden" beraat kararı verilen Ulak, şimdi Ankara'da o dönem yaşadığı acıları çiğ köfte ile yoğuruyor.

Cihan'a muhabirine konuşan Ulak, darbeden çok önce taksicilik yaptığını dile getiriyor. Ulak, "Karakolda askerler beni araya alıyorlardı, sanki top oynar gibi benimle karete yapıyorlardı. 'Mahkum götürmüşsün, bizden para almışsın, bizden niye para alıyorsun' deyip işkence yapıyorlardı. Ama ben o zaman taksicilik yapmıyordum. İşkence yapmak için her türlü bahaneyi buluyorlardı." diyor.

İŞKENCE İZLERİNİ TAŞIYORUM

İşkence yaparken rahmetli annesine de "Oğlun işkence görüyor" diye haber gönderildiğini anlatan Ulak şöyle devam ediyor: "Annem ziyarete geldiğinde 'oğlum seni dövüyorlar mı?' diye soruyordu. Ben de üzülmesin diye dövmediklerini söylüyordum. Annem üzüntüden rahmetli oldu."

Kendisine 'adam getir seni bırakalım, isim ver bırakalım' dendiğini dile getiren Ulak, olaylarla ilgisi bulunmadığı için isim veremediğini kaydediyor. "Hilvan'da konuşmadın, o zaman seni Şanlıurfa'ya götürüp işkence yapsınlar, aklın başına gelsin" denerek gönderildiğini ifade eden Ulak, "Suçsuz olduğumu bildiğim için anneme de 'beni yüzde yüz bırakırlar' diyordum. Kış günüydü, ayaklarım şişmişti, gözümü bağladılar, büyük bir salona koydular. İşkence için 20 gün beklemem gerekiyordu. 'Sen bunu yapmışsın' deyip insanlara psikolojik işkence yapıyorlardı. 2 ay boyunca işkence gördüm, elektrik verdiler. Hala çenemin altında işkenceden kalma izler var." diye konuşuyor.

Daha sonra Diyarbakır'a götürüldüğünü belirten Ulak, şunları söylüyor: "Burada da konuşmadım. Çünkü konuşacak bir şeyim yoktu. PKK'ya üye olmakla suçlanıyordum ancak bir delil yoktu. Mahkemeye çıkardılar, 'iki kişi yaralanmış, güya ben onları hastaneye götürmüşüm.' diyorlardı. Sonra beni tutukladılar. Bir hücrede 20 kişi kalıyordu. Orada Şanlıurfa milletvekilini de gördüm. Pisliğin içinde banyo yaptırıyorlardı. Havalandırmalardan işkenceden dolayı bağırmalar çağırmalar geliyordu."

KEDİYE BİZİM ÖNÜMÜZDE ET VERİYORLARDI

Günde bir bardak su hakları bulunduğunu aktaran Ulak, kedi ve banyo hikayesini şöyle anlatıyor: "İster onunla banyo yap, istersen tuvalete git, istersen onla tıraş ol. Yemekler tabletti, yarım ekmeği 4 kişi yiyordu. Tablet de adam başı bir kaşık vurduğunda bitiyordu. Her akşam işkence yapılıyordu. Askerler gelip koyun sürüsü gibi dayak atıp gidiyorlardı. Bizim koğuşa kedi getirmişlerdi. O anda kedi olmak isterdim. Kediye getirip bizim önümüzde et veriyorlardı. Kedi hoş yiyordu, biz acımızdan geberiyorduk. 1.5 yıl sonra bizi banyoya götürdüler, sevindik. Dedim bir su içeyim. Hala su içemiyorum. Doktor diyor günde 3 litre su iç; ben ancak günde 2-3 bardak su içebiliyorum. O dönemden kalma. Suyu içtim, başımı sabunladım, ikinci suyu dökemedim başıma. İki dakika sürmedi banyomuz. Sonra yukarıya kadar süründürdüler."

İNTİHAR ETMEK İSTİYORDUK AMA İP YOKTU

Askerlere 'komutanım' dediklerini dile getiren Ulak, "Bir gün askerlerin yemekhanesi temizlenecek dediler. Ben hemen koşup gittim. Kurban Bayramı günüydü, belki yemekhanede bir parça baklava yerim, belki bir parça ağzıma bir şeyler koyarım düşüncesiyle gittim. Baklava çöpe dökülüyordu, geldi üzerine tükürdü. Tükürdüğü şeyi aldım ağzıma koydum. 'Sen onu nasıl yersin' diye bana dayak attılar. Onlar öldürmese de kendim intihar etmek istiyordum. Ama elimde ip yoktu. Çekemez duruma geldik." diyor.

SERBEST KALDIĞIM GÜN CEZAEVİNDEN DAYAĞIMI YEDİM ÇIKTIM

İşkencelerden dolayı hala kulağının çınladığını ifade eden Ulak, kaç yıldır doktora gittiği halde tedavisinin olmadığını vurguluyor. Hala vücudunda yara izleri bulunduğunu dile getiren Ulak şöyle devam ediyor: "Suçum ne; üç sene sonra mahkemeye çıkardılar, beraat ettirdiler. 15 gün sonra bırakıyorlardı, yine işkence gördük. Kapıdan çıkarken yine dayağımı yedim, ondan sonra çıktım. İnanmıyordum çıkacağıma. Her asker bunu yapamazdı. İnsaflı asker oldu mu onu kovarlardı. Zalim, kendini bilmez askerler yapıyordu bunu. Ölen ve deli olan çok oldu."

KENAN EVREN KONUŞUNCA SESLER KESİLİYORDU

Sadece Kenan Evren'in değil işkence yapanların da yargılanmasını isteyen Ulak, "Kenan Evren Paşamız radyodan konuştuğu zaman sesler kesiliyordu. Yani bir 5 dakika istirahatimiz oluyordu. Ne konuştuğunu bilmiyorduk, ses kesilince asker içimize giriyordu. Dışarıda falan yerde olay olmuş, bizim üzerimize geliyorlardı, dövüyorlardı. Biz cezaevindeyiz, suçumuz günahımız ne yani?" diye soruyor.

KALP HASTASISIN DİYE KAĞIT İMZALATIYORLARDI

İşkence yapılanlara 'kalp hastası olduklarına dair kağıt imzalatıldığını belirten Ulak, cazaevinde ölümlerin önceden bahanesinin hazırlandığına dikkat çekti.

KIZIMI GÖREYİM DEDİM DAYAK YEDİM

Cezaevine girdiğinde 40 günlük evli olduğunu anlatan Ulak, "Cezaevindeyken bir kızım oldu. Bir saniye bana gösterdiler. Bir kızımı göreyim dedim dayağı gördüm. Avukat gelse dayakla gidip dayakla geldik. Gece gündüz dayak, oturmak yok. Anneme gelme diyordum, konuşmamız saniyedir. Bağıra bağıra, çağıra çağıra 'nasılsın iyi misin' diyorduk. Yüzümüzü görüyorduk, herkes bağırıyordu. Arada camlar vardı. Akşam olunca bit operasyonu yapıyorduk. Elbiselerimiz yıkanmıyordu. Elbiseleri gönderip yıkadığımız zaman paramparça olarak geliyordu. İçinde ne var ne yok araştırılıyordu. Terzi mi var dikeyim. Annem niye elbise istemiyorsun diyordu, gerek yok diyordum." şeklinde konuşuyor.

"Görüşmelere giderken cop vuruyorlardı, marş söylüyorduk, sırtımıza biniyorlardı." diyen Ulak, beraat kağıdını devamlı yanında taşımasına rağmen iş bulamadığını şu sözlerle dile getirdi: "Cezaevinden çıktıktan sonra kimse bana iş vermedi, işsiz kaldım. Savcılıktan kağıt getir diyorlardı. İçişleri Bakanlığı'na sicil kaydım silinsin diye dilekçe verdim."

cihan

12 Eylül 1980 askeri darbesinde yapılan işkencelerin cezaevleriyle sınırlı kalmadığı ortaya çıktı.
Darbeciler, bir yandan cezaevindekilere işkence yaparken, bir yandan da ailelere yönelik psikolojik işkence uygulamış. Ailesi psikolojik işkenceye maruz kalanlardan biri de Diyarbakır Cezaevi'nde üç yıl kalan Ömer Ulak. Darbeciler tarafından annesine "Oğlun işkence görüyor" diye haberler gönderildiğini anlatan Ulak, görüşe gelen annesinin ise "oğlum seni dövüyorlar mı?" diye sürekli soru sorduğunu belirtiyor. Annesi üzülmesin diye bu soruya 'hayır' karşılığını verdiğini aktaran Ulak, o dönem annesinin üzüntüden rahmetli olduğunu ifade ediyor.

İşkencelerden dolayı kulağının hala çınladığını ve tedavisinin artık mümkün olmadığını anlatan Ulak, Kenan Evren radyodan konuştuğu zaman da işkenceye ara verildiğini, konuşma bitince kaldığı yerden devam ettiğini söylüyor.

Ömer Ulak'ın darbeden önce Şanlıurfa-Hilvan arasında birisi aracına çarpmış, ancak kimin çarptığını fark etmemiş. Birkaç ay sonra aracı çalınan Ulak bu konuda ifade vermiş. 12 Eylül 1980 askeri darbesi olduğunda ise Ulak, 'senin bir dilekçen var' denerek jandarma karakoluna götürülür. Burada tam 20 gün boyunca işkence görür. "Yasadışı PKK örgütüne üye olmak suçundan mahkumiyetine yeterli delil elde edilemediğinden" beraat kararı verilen Ulak, şimdi Ankara'da o dönem yaşadığı acıları çiğ köfte ile yoğuruyor.

Cihan'a muhabirine konuşan Ulak, darbeden çok önce taksicilik yaptığını dile getiriyor. Ulak, "Karakolda askerler beni araya alıyorlardı, sanki top oynar gibi benimle karete yapıyorlardı. 'Mahkum götürmüşsün, bizden para almışsın, bizden niye para alıyorsun' deyip işkence yapıyorlardı. Ama ben o zaman taksicilik yapmıyordum. İşkence yapmak için her türlü bahaneyi buluyorlardı." diyor.

İŞKENCE İZLERİNİ TAŞIYORUM

İşkence yaparken rahmetli annesine de "Oğlun işkence görüyor" diye haber gönderildiğini anlatan Ulak şöyle devam ediyor: "Annem ziyarete geldiğinde 'oğlum seni dövüyorlar mı?' diye soruyordu. Ben de üzülmesin diye dövmediklerini söylüyordum. Annem üzüntüden rahmetli oldu."

Kendisine 'adam getir seni bırakalım, isim ver bırakalım' dendiğini dile getiren Ulak, olaylarla ilgisi bulunmadığı için isim veremediğini kaydediyor. "Hilvan'da konuşmadın, o zaman seni Şanlıurfa'ya götürüp işkence yapsınlar, aklın başına gelsin" denerek gönderildiğini ifade eden Ulak, "Suçsuz olduğumu bildiğim için anneme de 'beni yüzde yüz bırakırlar' diyordum. Kış günüydü, ayaklarım şişmişti, gözümü bağladılar, büyük bir salona koydular. İşkence için 20 gün beklemem gerekiyordu. 'Sen bunu yapmışsın' deyip insanlara psikolojik işkence yapıyorlardı. 2 ay boyunca işkence gördüm, elektrik verdiler. Hala çenemin altında işkenceden kalma izler var." diye konuşuyor.

Daha sonra Diyarbakır'a götürüldüğünü belirten Ulak, şunları söylüyor: "Burada da konuşmadım. Çünkü konuşacak bir şeyim yoktu. PKK'ya üye olmakla suçlanıyordum ancak bir delil yoktu. Mahkemeye çıkardılar, 'iki kişi yaralanmış, güya ben onları hastaneye götürmüşüm.' diyorlardı. Sonra beni tutukladılar. Bir hücrede 20 kişi kalıyordu. Orada Şanlıurfa milletvekilini de gördüm. Pisliğin içinde banyo yaptırıyorlardı. Havalandırmalardan işkenceden dolayı bağırmalar çağırmalar geliyordu."

KEDİYE BİZİM ÖNÜMÜZDE ET VERİYORLARDI

Günde bir bardak su hakları bulunduğunu aktaran Ulak, kedi ve banyo hikayesini şöyle anlatıyor: "İster onunla banyo yap, istersen tuvalete git, istersen onla tıraş ol. Yemekler tabletti, yarım ekmeği 4 kişi yiyordu. Tablet de adam başı bir kaşık vurduğunda bitiyordu. Her akşam işkence yapılıyordu. Askerler gelip koyun sürüsü gibi dayak atıp gidiyorlardı. Bizim koğuşa kedi getirmişlerdi. O anda kedi olmak isterdim. Kediye getirip bizim önümüzde et veriyorlardı. Kedi hoş yiyordu, biz acımızdan geberiyorduk. 1.5 yıl sonra bizi banyoya götürdüler, sevindik. Dedim bir su içeyim. Hala su içemiyorum. Doktor diyor günde 3 litre su iç; ben ancak günde 2-3 bardak su içebiliyorum. O dönemden kalma. Suyu içtim, başımı sabunladım, ikinci suyu dökemedim başıma. İki dakika sürmedi banyomuz. Sonra yukarıya kadar süründürdüler."

İNTİHAR ETMEK İSTİYORDUK AMA İP YOKTU

Askerlere 'komutanım' dediklerini dile getiren Ulak, "Bir gün askerlerin yemekhanesi temizlenecek dediler. Ben hemen koşup gittim. Kurban Bayramı günüydü, belki yemekhanede bir parça baklava yerim, belki bir parça ağzıma bir şeyler koyarım düşüncesiyle gittim. Baklava çöpe dökülüyordu, geldi üzerine tükürdü. Tükürdüğü şeyi aldım ağzıma koydum. 'Sen onu nasıl yersin' diye bana dayak attılar. Onlar öldürmese de kendim intihar etmek istiyordum. Ama elimde ip yoktu. Çekemez duruma geldik." diyor.

SERBEST KALDIĞIM GÜN CEZAEVİNDEN DAYAĞIMI YEDİM ÇIKTIM

İşkencelerden dolayı hala kulağının çınladığını ifade eden Ulak, kaç yıldır doktora gittiği halde tedavisinin olmadığını vurguluyor. Hala vücudunda yara izleri bulunduğunu dile getiren Ulak şöyle devam ediyor: "Suçum ne; üç sene sonra mahkemeye çıkardılar, beraat ettirdiler. 15 gün sonra bırakıyorlardı, yine işkence gördük. Kapıdan çıkarken yine dayağımı yedim, ondan sonra çıktım. İnanmıyordum çıkacağıma. Her asker bunu yapamazdı. İnsaflı asker oldu mu onu kovarlardı. Zalim, kendini bilmez askerler yapıyordu bunu. Ölen ve deli olan çok oldu."

KENAN EVREN KONUŞUNCA SESLER KESİLİYORDU

Sadece Kenan Evren'in değil işkence yapanların da yargılanmasını isteyen Ulak, "Kenan Evren Paşamız radyodan konuştuğu zaman sesler kesiliyordu. Yani bir 5 dakika istirahatimiz oluyordu. Ne konuştuğunu bilmiyorduk, ses kesilince asker içimize giriyordu. Dışarıda falan yerde olay olmuş, bizim üzerimize geliyorlardı, dövüyorlardı. Biz cezaevindeyiz, suçumuz günahımız ne yani?" diye soruyor.

KALP HASTASISIN DİYE KAĞIT İMZALATIYORLARDI

İşkence yapılanlara 'kalp hastası olduklarına dair kağıt imzalatıldığını belirten Ulak, cazaevinde ölümlerin önceden bahanesinin hazırlandığına dikkat çekti.

KIZIMI GÖREYİM DEDİM DAYAK YEDİM

Cezaevine girdiğinde 40 günlük evli olduğunu anlatan Ulak, "Cezaevindeyken bir kızım oldu. Bir saniye bana gösterdiler. Bir kızımı göreyim dedim dayağı gördüm. Avukat gelse dayakla gidip dayakla geldik. Gece gündüz dayak, oturmak yok. Anneme gelme diyordum, konuşmamız saniyedir. Bağıra bağıra, çağıra çağıra 'nasılsın iyi misin' diyorduk. Yüzümüzü görüyorduk, herkes bağırıyordu. Arada camlar vardı. Akşam olunca bit operasyonu yapıyorduk. Elbiselerimiz yıkanmıyordu. Elbiseleri gönderip yıkadığımız zaman paramparça olarak geliyordu. İçinde ne var ne yok araştırılıyordu. Terzi mi var dikeyim. Annem niye elbise istemiyorsun diyordu, gerek yok diyordum." şeklinde konuşuyor.

"Görüşmelere giderken cop vuruyorlardı, marş söylüyorduk, sırtımıza biniyorlardı." diyen Ulak, beraat kağıdını devamlı yanında taşımasına rağmen iş bulamadığını şu sözlerle dile getirdi: "Cezaevinden çıktıktan sonra kimse bana iş vermedi, işsiz kaldım. Savcılıktan kağıt getir diyorlardı. İçişleri Bakanlığı'na sicil kaydım silinsin diye dilekçe verdim."

cihan

12 Eylül 1980 askeri darbesinde yapılan işkencelerin cezaevleriyle sınırlı kalmadığı ortaya çıktı.
Darbeciler, bir yandan cezaevindekilere işkence yaparken, bir yandan da ailelere yönelik psikolojik işkence uygulamış. Ailesi psikolojik işkenceye maruz kalanlardan biri de Diyarbakır Cezaevi'nde üç yıl kalan Ömer Ulak. Darbeciler tarafından annesine "Oğlun işkence görüyor" diye haberler gönderildiğini anlatan Ulak, görüşe gelen annesinin ise "oğlum seni dövüyorlar mı?" diye sürekli soru sorduğunu belirtiyor. Annesi üzülmesin diye bu soruya 'hayır' karşılığını verdiğini aktaran Ulak, o dönem annesinin üzüntüden rahmetli olduğunu ifade ediyor.

İşkencelerden dolayı kulağının hala çınladığını ve tedavisinin artık mümkün olmadığını anlatan Ulak, Kenan Evren radyodan konuştuğu zaman da işkenceye ara verildiğini, konuşma bitince kaldığı yerden devam ettiğini söylüyor.

Ömer Ulak'ın darbeden önce Şanlıurfa-Hilvan arasında birisi aracına çarpmış, ancak kimin çarptığını fark etmemiş. Birkaç ay sonra aracı çalınan Ulak bu konuda ifade vermiş. 12 Eylül 1980 askeri darbesi olduğunda ise Ulak, 'senin bir dilekçen var' denerek jandarma karakoluna götürülür. Burada tam 20 gün boyunca işkence görür. "Yasadışı PKK örgütüne üye olmak suçundan mahkumiyetine yeterli delil elde edilemediğinden" beraat kararı verilen Ulak, şimdi Ankara'da o dönem yaşadığı acıları çiğ köfte ile yoğuruyor.

Cihan'a muhabirine konuşan Ulak, darbeden çok önce taksicilik yaptığını dile getiriyor. Ulak, "Karakolda askerler beni araya alıyorlardı, sanki top oynar gibi benimle karete yapıyorlardı. 'Mahkum götürmüşsün, bizden para almışsın, bizden niye para alıyorsun' deyip işkence yapıyorlardı. Ama ben o zaman taksicilik yapmıyordum. İşkence yapmak için her türlü bahaneyi buluyorlardı." diyor.

İŞKENCE İZLERİNİ TAŞIYORUM

İşkence yaparken rahmetli annesine de "Oğlun işkence görüyor" diye haber gönderildiğini anlatan Ulak şöyle devam ediyor: "Annem ziyarete geldiğinde 'oğlum seni dövüyorlar mı?' diye soruyordu. Ben de üzülmesin diye dövmediklerini söylüyordum. Annem üzüntüden rahmetli oldu."

Kendisine 'adam getir seni bırakalım, isim ver bırakalım' dendiğini dile getiren Ulak, olaylarla ilgisi bulunmadığı için isim veremediğini kaydediyor. "Hilvan'da konuşmadın, o zaman seni Şanlıurfa'ya götürüp işkence yapsınlar, aklın başına gelsin" denerek gönderildiğini ifade eden Ulak, "Suçsuz olduğumu bildiğim için anneme de 'beni yüzde yüz bırakırlar' diyordum. Kış günüydü, ayaklarım şişmişti, gözümü bağladılar, büyük bir salona koydular. İşkence için 20 gün beklemem gerekiyordu. 'Sen bunu yapmışsın' deyip insanlara psikolojik işkence yapıyorlardı. 2 ay boyunca işkence gördüm, elektrik verdiler. Hala çenemin altında işkenceden kalma izler var." diye konuşuyor.

Daha sonra Diyarbakır'a götürüldüğünü belirten Ulak, şunları söylüyor: "Burada da konuşmadım. Çünkü konuşacak bir şeyim yoktu. PKK'ya üye olmakla suçlanıyordum ancak bir delil yoktu. Mahkemeye çıkardılar, 'iki kişi yaralanmış, güya ben onları hastaneye götürmüşüm.' diyorlardı. Sonra beni tutukladılar. Bir hücrede 20 kişi kalıyordu. Orada Şanlıurfa milletvekilini de gördüm. Pisliğin içinde banyo yaptırıyorlardı. Havalandırmalardan işkenceden dolayı bağırmalar çağırmalar geliyordu."

KEDİYE BİZİM ÖNÜMÜZDE ET VERİYORLARDI

Günde bir bardak su hakları bulunduğunu aktaran Ulak, kedi ve banyo hikayesini şöyle anlatıyor: "İster onunla banyo yap, istersen tuvalete git, istersen onla tıraş ol. Yemekler tabletti, yarım ekmeği 4 kişi yiyordu. Tablet de adam başı bir kaşık vurduğunda bitiyordu. Her akşam işkence yapılıyordu. Askerler gelip koyun sürüsü gibi dayak atıp gidiyorlardı. Bizim koğuşa kedi getirmişlerdi. O anda kedi olmak isterdim. Kediye getirip bizim önümüzde et veriyorlardı. Kedi hoş yiyordu, biz acımızdan geberiyorduk. 1.5 yıl sonra bizi banyoya götürdüler, sevindik. Dedim bir su içeyim. Hala su içemiyorum. Doktor diyor günde 3 litre su iç; ben ancak günde 2-3 bardak su içebiliyorum. O dönemden kalma. Suyu içtim, başımı sabunladım, ikinci suyu dökemedim başıma. İki dakika sürmedi banyomuz. Sonra yukarıya kadar süründürdüler."

İNTİHAR ETMEK İSTİYORDUK AMA İP YOKTU

Askerlere 'komutanım' dediklerini dile getiren Ulak, "Bir gün askerlerin yemekhanesi temizlenecek dediler. Ben hemen koşup gittim. Kurban Bayramı günüydü, belki yemekhanede bir parça baklava yerim, belki bir parça ağzıma bir şeyler koyarım düşüncesiyle gittim. Baklava çöpe dökülüyordu, geldi üzerine tükürdü. Tükürdüğü şeyi aldım ağzıma koydum. 'Sen onu nasıl yersin' diye bana dayak attılar. Onlar öldürmese de kendim intihar etmek istiyordum. Ama elimde ip yoktu. Çekemez duruma geldik." diyor.

SERBEST KALDIĞIM GÜN CEZAEVİNDEN DAYAĞIMI YEDİM ÇIKTIM

İşkencelerden dolayı hala kulağının çınladığını ifade eden Ulak, kaç yıldır doktora gittiği halde tedavisinin olmadığını vurguluyor. Hala vücudunda yara izleri bulunduğunu dile getiren Ulak şöyle devam ediyor: "Suçum ne; üç sene sonra mahkemeye çıkardılar, beraat ettirdiler. 15 gün sonra bırakıyorlardı, yine işkence gördük. Kapıdan çıkarken yine dayağımı yedim, ondan sonra çıktım. İnanmıyordum çıkacağıma. Her asker bunu yapamazdı. İnsaflı asker oldu mu onu kovarlardı. Zalim, kendini bilmez askerler yapıyordu bunu. Ölen ve deli olan çok oldu."

KENAN EVREN KONUŞUNCA SESLER KESİLİYORDU

Sadece Kenan Evren'in değil işkence yapanların da yargılanmasını isteyen Ulak, "Kenan Evren Paşamız radyodan konuştuğu zaman sesler kesiliyordu. Yani bir 5 dakika istirahatimiz oluyordu. Ne konuştuğunu bilmiyorduk, ses kesilince asker içimize giriyordu. Dışarıda falan yerde olay olmuş, bizim üzerimize geliyorlardı, dövüyorlardı. Biz cezaevindeyiz, suçumuz günahımız ne yani?" diye soruyor.

KALP HASTASISIN DİYE KAĞIT İMZALATIYORLARDI

İşkence yapılanlara 'kalp hastası olduklarına dair kağıt imzalatıldığını belirten Ulak, cazaevinde ölümlerin önceden bahanesinin hazırlandığına dikkat çekti.

KIZIMI GÖREYİM DEDİM DAYAK YEDİM

Cezaevine girdiğinde 40 günlük evli olduğunu anlatan Ulak, "Cezaevindeyken bir kızım oldu. Bir saniye bana gösterdiler. Bir kızımı göreyim dedim dayağı gördüm. Avukat gelse dayakla gidip dayakla geldik. Gece gündüz dayak, oturmak yok. Anneme gelme diyordum, konuşmamız saniyedir. Bağıra bağıra, çağıra çağıra 'nasılsın iyi misin' diyorduk. Yüzümüzü görüyorduk, herkes bağırıyordu. Arada camlar vardı. Akşam olunca bit operasyonu yapıyorduk. Elbiselerimiz yıkanmıyordu. Elbiseleri gönderip yıkadığımız zaman paramparça olarak geliyordu. İçinde ne var ne yok araştırılıyordu. Terzi mi var dikeyim. Annem niye elbise istemiyorsun diyordu, gerek yok diyordum." şeklinde konuşuyor.

"Görüşmelere giderken cop vuruyorlardı, marş söylüyorduk, sırtımıza biniyorlardı." diyen Ulak, beraat kağıdını devamlı yanında taşımasına rağmen iş bulamadığını şu sözlerle dile getirdi: "Cezaevinden çıktıktan sonra kimse bana iş vermedi, işsiz kaldım. Savcılıktan kağıt getir diyorlardı. İçişleri Bakanlığı'na sicil kaydım silinsin diye dilekçe verdim."

cihan
Logged

Görüyorum ki; evleriniz Rum Kayzeri'nin evlerine, lükse hayranlığınız Kisra'nın tutumuna, servet peşinde koşmanız, Karun'un anlayışına, saltanatınız Firavun saltanatına, nefsleriniz Ebu Cehil nefsine, gururunuz Ebrehe'nin gururuna, yaşayışınız sefillerin yaşayışına benziyor. ALLAH için söyleyin bana, MUHAMMEDi'den olanlar nerede?[/co
MERYEMDUAA
σиυя üуєѕι
****


insan bir katre kan ve bin endişedir.

Puan: 34
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 1727
Üye ID: 1850

Nerden:


« Yanıtla #32 : 02 Şubat 2012, 22:15:32 »

çok sancılı bir süreç yaşanmış geçmişte.insanlığın insanlıktan çıktığı bir dönem maalesef.
abi bu arada son paylaşımınızda  aynı yazı 3 kere yer alıyor
selametle.
Logged

İman ,ALLAH'la olan sözleşmedir. islam teslimiyettir. kalu bela Karakter andıdır.ve amel sözleşmenin gereğidir.
Yahya Abbas Müsavi
уαя∂ıм¢ı уöиєтι¢ι
*



Puan: 281
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 12926
Üye ID: 30

Nerden:


« Yanıtla #33 : 03 Şubat 2012, 11:23:13 »

Bu konuyla alakalı bir kaç konuyu birleştirdim,tekrarlar ondandır..düzeltelim inşaALLAH..

ALLAHcc razı olsun..
Logged

Görüyorum ki; evleriniz Rum Kayzeri'nin evlerine, lükse hayranlığınız Kisra'nın tutumuna, servet peşinde koşmanız, Karun'un anlayışına, saltanatınız Firavun saltanatına, nefsleriniz Ebu Cehil nefsine, gururunuz Ebrehe'nin gururuna, yaşayışınız sefillerin yaşayışına benziyor. ALLAH için söyleyin bana, MUHAMMEDi'den olanlar nerede?[/co
Sayfa: 1 [2]  Hepsi   Yukarı git
  Yazdır  
 
Gitmek istediğiniz yer: