EBU CENDEL AMEDİ
üѕтα∂
   
Puan: 66
Çevrimdışı
Üye ID: 5033
Nerden:
|
 |
« : 03 Kasım 2011, 22:16:38 » |
|
 |
|
 |
 |
Erdoğan Arap ülkelerine yaptığı ziyaretlerdeki açıklamalarında “devletin dini olmaz” dedi ve laikliği devlet modeli olarak sundu. Bu düşünceleri ısrarla savundu ve böyle inandığını, aksi durumda birinin kendisini ikna etmesini istedi. Erdoğan’ı ikna etme meselesini şahsi olarak bir kenara, vebal/sorumluluk olarak da Türkiye ve dünyadaki İslam âlimlerinin sırtına bırakarak, “devletin dini olur mu, olmaz mı ve laiklik” konusuna değinmek istiyorum. Aslında bu mesele, hangi açıdan bakmak ile alakalı izah edilecek bir konudur. Meseleye İslami açıdan bakarsak, İslam’ın kaynaklarına yönelmemiz lazım. İslam’ın din olarak tekâmül ettiği ilk dönemlerine gitmek gerek. O döneme uzandığımızda İslam’ın tekâmülünü/kemale erişimini, bir devlet olarak görürüz. Yani Hz. Resulullah aleyhi's-salatu ve's-selam İslam’ı devletleştirmiştir ve kurduğu devletin dini de İslam’dır. İmparatorlukları fetheden ve her millet ve dinden topluluklara hükmeden/egemen olan devletin dini, İslam olmaya devam etmiştir. Kur'an’ın sosyal hayata dair pek çok hükmü vardır ki, devletleşmeden uygulanması mümkün değildir. Had cezaları, nikâhın bağlayıcılığı, boşanma sorunları, miras bölüşümü/veraset, ticari düzenlemeler ve anlaşmazlıklar vs. (Müslümanlar, İslam’ın tüm hükümlerini yaşama özerkliği elde etseler dahi, gayrimüslimlere sirayet eden ilişki ve anlaşmazlıklarında İslami hükümlerin uygulanmaması halinde, İslam’ın devletleşmeme ve devlet dini olmama sorunu baş gösterir.) İslam’ın kemale erme/devletleşme sürecine baktığımız zaman üç aşama ile karşılaşırız: Hira-Mekke-Medine. Bu din, Hira’da ruhaniyet; Mekke’de iman; Medine’de İslam oldu. İslam sadece Hira ile sınırlı kalsaydı Hıristiyanlık benzeri bir mistisizm, ruhbanlık; Mekke ile sınırlı kalsaydı, tevhide dayalı kişisel bir inanç olarak kalırdı. Fakat İslam, hâkim olacağı bir toplum ve devletleşeceği bir şehir aradı, bunu Medine’de buldu. Medine’de devletleşen İslam, hukuki, ekonomik, sosyal bir düzenin yönetim şekli oldu. Dolayısıyla çok açıktır ki, İslam devletleşmeyi hedefleyen bir dindir. Devletleşmeyen bir İslam eksiktir, kemalini tamamlamamıştır. Meddine İslam Devleti’nde en son inen ayet bunun açık delilidir. “Bugün size dininizi kemale erdirdim, üzerinize olan nimetimi tamamladım ve sizin için din olarak İslam’a razı oldum!” (Maide: 3) İslam bir devlet dinidir. Fakat dini ve İslam’ın hükümlerini devlet sınırları içinde gayrimüslimlere dayatmaz. Kişileri dinlerinde serbest bırakır ve dinleri yaşama imkân ve ortamı sunar. Gayrimüslimlerin kendi içlerindeki ilişkilerinde İslami hükümleri dayatmadığı gibi onların hükümlerini uygular. Ancak toplumu ilgilendiren veya Müslümanlarla ilişkilerinde İslami hükümleri uygular. İslam, adalettir, herkese hakkını verir, kimseye zulmetmez. Devlet başkanı olan halife ile gayrimüslim bir vatandaş arasındaki davada ikisini de hâkim huzurunda eşit muameleye tabi tutar. Halifenin konumuna ve Müslümanlığına bakmadan gayrimüslimin haklılığı doğrultusunda karar verir. İnsan hakları konusunda İslam, eşit muamele eder. İslam’ın ilk dönemi devlet dini olduğu ve Kur'an’ın hükümleri ile Hz. Peygamber aleyhi's-salatu ve's-selamın uygulamaları devletsiz olarak tam manası (kemali) ile yaşanamayacağı halde, “devletin dini olmaz” sözünün aslı ve kaynağı nedir? “Devletin dini olmaz” düşüncesi İslami değildir. Bu düşüncenin kaynağı laikliktir. Laiklik, dini devlet idaresinden uzaklaştıran bir düzendir. Avrupa’da Hıristiyanlığa bir tepki, kiliselerin vesayetine bir başkaldırı olarak doğmuştur. Hıristiyanlık-Kilise-Avrupa nokta-i nazarından bakıldığı zaman laiklik anlaşılabilir ve hatta Hıristiyan dünyası için hak verilebilir. Çünkü Hıristiyanlığın sosyal hayat ile bir ilgisi, bir alıp veremediği yoktur. Hıristiyanlık kişisel manevi âlemle alakadardır. “Sevgi, şefkat, hoşgörü, kutsallık, ruh, günah, cennet” gibi hususlar üzerinde durur. Ele aldığı bu konularla kişinin iç âlemini düzenler ve ruhaniyeti tesis eder. Maddi hayattan ve sosyal yaşamdan kopuktur. Bu alanlarla ilgili hükümleri, düzenlemeleri ve projeleri yoktur. Devlet yönetimine, toplumların idaresine ve sosyal düzene dair söyleyecek sözü olmadığı ve bu alanlardan kopuk olduğu halde sırtını Hıristiyanlığa dayayan kiliseler, Avrupa toplumlarına hâkim oldular. Ortaçağ Avrupa’sına karanlık yüzyıllar yaşattılar. Bilimsel gelişmelerin ve tekniğin önünü tıkayıp bilim adamlarına düşmanlık ettiler. En nihayetinde maddi hayatın kâbusu olan Hıristiyanlığa karşı Avrupa ülkeleri reformlar geliştirdi. Hıristiyanlığın yerinin devlet idaresi değil, kişilerin gönül dünyası ile kiliseler ve manastırların ruhani mekânları olduğuna karar verildi. Devlet ve toplumsal hayatın idaresinde Hıristiyanlıktan kurtulmak için, “Tanrı’ya ait olanı Tanrı’ya, hükümdara ait olanı hükümdara ver” anlayışı geliştirilip, bu anlayış üzerine laiklik tesis edildi. Laiklik ile “Tanrı’nın ve hükümdarın hakları” tefrik edilip, din ve devlet işlerinin ayrışması sağlandı. Hıristiyanlık, laikliğin gelişi ile ruhani hayat alanlarına (kalpler ve mabetlere) çekildi. Hıristiyanlığa tepki olarak tezahür etmiş laikliği, İslam’a alternatif olarak sunmak büyük bir zulümdür. İslam ile Hıristiyanlığı aynı kefeye koymak, İslam’ı Hıristiyanlaştırmaktır. Avrupa ülkeleri Hıristiyanlık ile en karanlık dönemlerini yaşarken, Müslüman coğrafyası İslam ile en parlak dönemlerini yaşamıştır. İslam’ın hâkim veya İslam’a en yakın oldukları dönemler, ilim, bilim ve teknikte en ileri oldukları ve dünyaya hükmettikleri dönemler olmuştur. İslam âlimlerinin matematik, astronomi, tıp gibi alanlarda vermiş oldukları eserler halen Avrupa’da temel kaynak konumundadır. Pek çok bilimsel gelişme ve teknik ilerleme Kur'an’ın ışığı ile gerçekleştirilmiştir. İslam, bilim ve teknikle barışık bir dindir. Devlet idaresinden, sosyal hayatın düzenlenmesine, ibadetlerden, manevi âlemin ruhaniyetine kadar her alanı kapsar. Bir bütün olarak dünya hayatının çerçevesidir. Maddi-manevi tüm hayatı kapsar. Üzerinde durduğu konular ve ilgilendiği alanlar bunu açıkça göstermektedir. Bir taraftan “sevgi, merhamet, af, iman, takva, ihlâs, günah, sevap, ceza, mükâfat, cennet, cehennemden” bahsederken, diğer taraftan “ayların sayısından, yaratılışın merhalelerinden, gezegen ve yıldızların dengesinden, hareket sahasından” bahseder ve “ulu’l-emr, itaat, ticarete dair düzenlemeler, evlilik, karı-koca ilişkileri ve hakları, boşanma, miras bölüşümü/veraset, had cezaları, anne-baba hukuku, çocuk emzirme ve hatta sütten kesme süresi), şahitlik, evlere izinle girme devletler/milletler arası antlaşmalar, gayrimüslimlerle ilişkiler…” gibi hayatın her alanı ile ilgili hükümler koyar. Hayattan kopuk bir Hıristiyan dünyada laiklik, doğal karşılanabilir, üstün de görülebilir yönetim şekli açısından. Fakat hayata hükmeden bir İslam dünyasında laiklik, yaratıcıyı bırakıp beşere tutunmaktır. İslam’dan Hıristiyanlığa sukut etmektir. İslam’ı Hıristiyanlaştırmak ve İslam’ı şahsi bedenlere ve camilere hapsetmektir. Hıristiyanlığın karanlığından ürken, Avrupa, laikliğin el fenerinde kendine bir ışık bulmayı fazilet ve kurtuluş bilsin. Biz neden İslam gibi bir güneşi bırakıp el feneri ışığını fazilet ve kurtuluş olarak görelim. ALLAH akıl fikir, basiret ve hidayet versin. İslam’ın hâkimiyeti altında yaşamak duası ile… Said Sahin (inzar Dergisi 85. Sayı)
|
|
 |
|
 |
|