Yahya Abbas Müsavi
уαя∂ıм¢ı уöиєтι¢ι
Puan: 280
Çevrimdışı
Üye ID: 30
Nerden:
|
 |
« : 10 Ekim 2011, 14:13:19 » |
|
 |
|
 |
 |
Burhaneddin Rabbânî’yi yakından tanımak için..
-Bu hepimizin de hikayesidir, gerçekte..-
-I-
Merhûm Rabbânî’yle ilgili fasla girmeden önce, bu günlerin diğer birkaç gelişmesine de kısaca değinmeyi gerekli görüyorum:
1-Tam da Atasoy Müftüoğlu dostumuzun Yeni Şafak’ta 25-26 Eylûl günleri yayımlanan yayınlanan son röportajı ve özellikle, ’Tarihî bir bütünlük içinde düşünmek, özellikle küresel çağda genç Müslümanların, kendilerini bir yerelliğe, bir mezhebe, bir etnik asabiyete, bir ülkeye kapatmadan, bütün bir yeryüzü ve insanlık gerçeğini bir bütünlük içinde takip etmeleri gerekiyor. Müslümanlar yerel, mezhepsel ya da etnik herhangi bir asabiyetle sınırlandırılmış bir tarih terbiyesine sahib iseler hiçbir zaman gerçek ümmet ol(a)mayacaklar..’ cümlelerini okuyordum ki, İran C. Başkanı Mahmûd Ahmedînejad’ın, BM. Genel Kurul çalışmalarına katılmak üzere gittiği B. Amerika’da, El’Cezire televizyonuna verdiği mülâkat metni de ulaştı.. Bu beyanattan birkaç cümlenin farsça metnini (’tabnak-ir’de 25 Eylûl günü, 192643 numarayla yayımlanan haber letninden) aynen aktarayım:
“ تقسیمشیعه و سنی را قبول ندارم“
احمدينژاد در پاسخ به سوالی درباره تفاوت شیعه و سنی و ارزیابی خود از شکلگیری قطب قدرت شیعیان در خاورمیانه گفت: تقسیمبندی شیعه و سنی را از اساس قبول ندارم و آن را ساخته و پرداخته استعمارگران و سلطهطلبان به منظور ایجاد تفرقه و جدایی بین مسلمانان میدانم؛ بدون تردید پیامبر اسلام (ص) یک دین بیشتر نیاورده است، کتاب آسمانی، خدا و قبله همه مسلمانان مشترک است و حتی بالاتر از این معتقدیم که دین اسلام به عنوان دین کامل متعلق به همه بشریت است و مخاطب پیامبر اسلام (ص) مسلمانان نیستند بلکه همه بشریت هستند.
Ahmedînejad, şiîlik ve sünnîlik arasındaki farkın ne olduğu ve Ortadoğu’da bir şiî gücü merkezinin şekillenmekte olduğu sualine karşı şöyle dedi: ’Ben şiî-sunnî ayrışımını temelden kabul etmiyorum ve onu müslümanlar arasında tefrika va ayrılık meydana getirmek için saltanatçı güçlerin ve sömürgecilerin oluşturduğu bir durum olarak görüyorum. Şübhe yok ki, İslam Peygamberi (S) tek bir din getirdi, ALLAH, ilahî kitab ve Qıble bütün müslümanların ortak oldukları hususlardır ve bundan da öteye, inanıyoruz ki, İslam, en kâmil bir din olarak, bütün beşeriyet içindir de, İslam Peygamberi(S)nin muhatabı sadece müslümanlar değil, bütün bir beşeriyettir.’
* تقسیمبندیشیعه و سنی و عرب و فارس ساخته دولتهای غربی برای تفرقه است رئیسجمهور ادامه داد: تقسیمبندیهایی مانند شیعه و سنی و عرب و فارس بیشتر ساخته دولتهای غربی است تا تفرقه ایجاد کرده و حاکم شوند چرا که اگر ترکیه، ایران، عراق، عربستان، مصر و کشورهای حوزه خلیج فارس در کنار هم باشند هیچ قدرت اقتصادی، سیاسی و فرهنگی در دنیا نمیتواند با کشورهای این منطقه برابری کند و کسی نمیتواند آسیبی به این قدرت وارد کند اما بدون شک اگر کشورها با تقسیمبندیهای کاذب از یکدیگر جدا شوند، دشمنان به راحتی میتوانند اهداف استعماری خود را دنبال کنند...
Reisicumhûr şöyle devam etti: ’Şiî- sünnî, arab, fars gibi ayrışımlar daha çok Batı devletlerinin , tefrika meydana getirip, kendi hâkimiyetlerini kurmak için oluşturdukları yapılanmalardır.. Çünkü eğer Türkiye, İran, Irak, Arabistan, Mısır ve İran Körfezi’ndeki ülkeler birbirlerinin yanıbaşında olsalar, dünyadaki hiç bir iktisadî, siyasî , kültürel güç, bu ülkelerin karşısında duramaz ve kimse bu güce zarar veremez.. Ama, bu ülkeler bu yalan / temelsiz ayrışmalara itibar edip, birbirlerindan ayrı düşerlerse, düşmanlar da, rahatlıkla kendi emperyalist hedeflerini gerçekleştirebilirler..’
Evet, (her ne kadar, şiîlik ve sünnîlikle ayrılık iddialarını sadece dış güçlerin oyunları olarak göstermek tarihî gerçeklerle ve müslümanların sahib olmaları gereken ferasetle uyuşmasa da) bu cümleleri özü itibariyle desteklemek ve alkışlamak gerekiyor.. Hatırlayalım ki, Tayyîb Erdoğan da, geçen Mayıs ayında Irak’a yaptığı resmî ziyaret sırasında Necef’e de uğramış ve Irak’daki en etkili ulemâdan sayılan Âyetullah Ali Sistanî ile de görüşmüş ve bunun üzerine, gazeteciler ona, ’Siz şiî misiniz ki, burayı ziyaret ettiniz?’ diye sorduklarında, Erdoğan, ’Ben kendisini şiî veya sünnî diye nitelemeyen bir müslümanım; bundan başka bir isimlendirmeye de itibar etmem..’ demişti..
Bu anlayışı her kim ortaya koyarsa koysun, destek vermeliyiz..
2- New York’da 26 Eylül 2011 günü, CNN’de proğram sunucusu Fareed Zakaria’nın, ’yeni Ortadoğu’nun sesi olabileceği’ ve ’ekonomik açıdan dinamik, siyasi açıdan kendine güvenli ve jeopolitik açıdan güçlü bir ülkenin lideri olduğu’ yorumuyla takdim ettiği Tayyîb Erdoğan, ’taleblerimiz yerine getirilmezse, İsrail’le ilişkiler hiç bir zaman düzelmez..’ diye net mesajlar verip, çeşitli konularda görüşlerin sorularını cevaplarken,
Fransız gazetesi Le Monde’da, 25 Eylûl 2011 tarihli sayısında, bu gazetenin eski yazı işleri müdürü Alain Frachon’un imzasını taşıyan bir makalede, “Gizemli, daima koyu renk takım elbiseli, bıyığı bakımlı, saçları düz... Arap dünyasının yeni kahramanı Receb Tayyib Erdoğan’ın ışıldayan bir yanı yok. Türk Başbakan, geçen hafta Kahire, Tunus ve Trablus’ta ‘Arap Baharı’nın koruyucusu gibi karşılandı, hem sokak tarafından hem de elitlerce alkışlandı” deniliyor ve Erdoğan’ın kimilerince, “İsrail’e kezzapla saldıran gizli bir İslamcı”, kimilerince de “NATO’ya sadık, ülkesini Avrupa’ya entegre etme macerasından hiç vazgeçmeyen birisi” olarak değerlendirildiğine dikkat çekilerek, “Erdoğan muğlaklığın ustası, inanılmaz bir siyasî yetenek olarak gizemini koruyor.. AK Parti P Lideri, moderniteye açılan kapılardan birinin devletin laikliği olduğunu düşünen modern Türkiye’nin babası Kemal Atatürk’ü inkâr etmiyor, ama bir yandan da, özellikle de fütuhat mantığına sahib yeni nesil girişimciler nezdinde, muhafazakâr İslâm’ın baskın kültür olduğu sokağa bağlılığını bırakmıyor” ifadesi kullanılırken..
İran medyasından bazı yayın organları ilginç bir yaklaşımla, ’Erdoğan’ın BM Genel Kurul konuşmasının dinleyenleri sıktığından bile sözedebildiği’ gibi başlıklar atıyordu..
Halbuki, orada Erdoğan, orada, ’İran’ın nükleer teknolojisinden rahatsız olanlar, niçin İsrail’in nükleer silahlarından rahatsızlık dile getirmiyorlar?’ gibi net soruları bile soruyordu..
Tahran’da yayınlanan Cumhurî-i İslamî gazetesinin’ 26 Eylûl günlü sayısında ise, bir özel haberde şöyle deniliyordu:
’Türkiye Hükûmeti’nin Suriye Cumhurbaşkanı Beşşar Esed düşmanlığı yeni bir merhaleye ulaştı.. Türkiye Başbakanı diyor ki: Suriye halkı, Beşşar Esed rejmini er veya geç devirecektir.. Çünkü diktatörlük düzenlerinin bütün dünyadaki ömrü sona ermiştir.’
El’Cezire’nin bildirdiğine göre, Receb Tayyîb Erdoğan CNN televizyonuna verdiği bir mülakatta, Suriye Cumhurbaşkanı Beşşar Esed’e hitab ederek şöyle dedi: ’Hükûmetini zorla asla sürdüremezsin ve halkının talebleri karşısında direnemezsin.. Suriye halkı da, Mısır, Tunus ve Libya halkı gibi özgürlük istiyorlar.’
Erdoğan, bu televizyon proğramında Beşşar Esed’e ayrıca, şu mesajı da verdi: ’Eğer temel haklar, özgürlükler ve kanunun görmezlikten gelinmesi devam ederse, artık, senin kardeşin ve dostun değilim..’
***

Ve, merhûm Burhaneddin Rabbânî..
*Merhûm Rabbanî, öldürülmesinden iki gün önce, Tahran’da İnqılab Rehberi Seyyid Ali Khameneî ile görüşürken..
*
Önce bir noktaya değinmek gerekiyor..
Kimin şehîd olduğunu ALLAH bilir.. Çünkü, bu noktada, aslolan, verilen mücadeledeki niyet ve şer’î açıdan sıhhati ve öldürülen müslümanın haklılığıdır. Müslümanların ’şehîd’ gibi nitelemeleri bir temenniden ibarettir..
İslam’ın yücelmesi için mücadele eden ve yolda o dâvanın haklılığının en üstün ve güçlü şahidi olmak azmiyle, kendi hayatını da fedâ etmeyi göze alan bir müslümanın dünya hayatından ayrılması haline, şehadet denilir, İslam ıstılahatında / terminolojisinde..
Ama, bu ıstılahın, terimin, çok gelişi güzel kullanıldığına da şahid oluyoruz..
Herkes, kendi davası ve ideolojisi için mücadele verirken hayatını kaybedenlere, hemen şehid yaftasını yapıştırıyor.. Hattâ, en ateist, en laik, en zâlim kimselere ve İslam açısından hattâ müslüman olup olmadıkları tartışmalı kimselere bile, ’şehîd’ denildiğini görürüz..
Bununla, dünyadan ayrılan kişiye bir makam vermekten çok, halk kitlelerinin cezbedilmesi taktiğinin öne çıkarılmak istendiği ve toplumun kültür ve inanç açısından bu mübarek mânanın altına sığınmak gibi bir açıkgözlüğün sergilendiği açıktır..
Bu hatırlatmaları şunun için söylüyoruz:
Geçen hafta bir suikasdde dünyamızdan ayrılan Üstad Burhaneddin Rabbanî de, bugünlerde hep ’şehîd’ diye anılıyor.. Hattâ, onu geçmişte, uluslararası irtibatları dolayısiyle, bazen Amerika, bazen de Rusya’ya piyonluk ediyor diye son derece ağır sözlerle itham edenler bile, bugün, onun için bu ’şehîd’ nitelemesini yapıyorlar..
Onun için, samimî ve şuûrlu müslüman olduklarına inandığımız ve inandığı inancının yücelmesi uğrunda canını fedâ etmeyi göze alarak mücadele ederken dünya hayatından ayrılanlara ’şehîd’ demek dikkatimizi zihnimize bir daha kazıyarak, gelelim merhûm Burhaneddin Rabbanî’ye..
Şimdi Afganistan başkenti Kabil civarındaki en yüksek tepeye defnedilen Üstad Burhaneddin Rabbânî’nin kadrini niceleri, hayatındayken bu derece yakından tanımamışlardı..
Rabbânî’nin tâbutu başındakiler arasında, İran İslam Cumhûriyeti’nin 1981-97 arasında kesintisiz 16 sene Dışişleri Bakanlığı’nı yapan Ali Ekber Velayetî göze çarpıyordu; İslam İnqılabı Rehberi’nin özel temsilcisi olarak gelmişti..
Daha başka bir çok ünlü simâlar da vardı.. Türkiye’den ise, Başbakan Yard. Bekir Bozdağ dikkati çekiyordu.. (Bozdağ’ın bu konulara yakınlığı ve yatkınlığı bir siyasetçi olmanın ötesinde ne kadardır, bilmiyorum... Ama, onun, Kabil’de harâb olmuş, metrûk bir hastahane binasının restore edilip yeniden hizmete sokulmasını Türkiye’nin üstlendiğini açıkladığı bildiriliyordu.. Bu çaba alkışlanabilirdi.. Ama, -medyada yer alan ve yalanlanmayan haberlere göre-, Bozdağ’ın, o eski binanın M. Kemal zamanında, onun tarafından yaptırıldığı gibi bir iddiada bulunması tuhaf olmuştur.. ’Resmî ideoloji ikonu’nu her vesileyle parlatmak isteyenler arasına Bozdağ’ın kendisini de katmak istemez, umarız..)
Evet, Rabbanî, hem Amerikan kuklası açık olan bugünkü Afganistan Devlet Başkanı konumundaki Hâmid Karzaî ve etrafının, hem çeşitli ülkelerin ve uluslararası kuruluşların temsilcilerinin, hem de halkın gözyaşları arasında ve ağıtları arasında toprağa verildi..
Bu tablo, 500 yıl öncelerdeki ünlü Osmanlı şairi Bâqî’nin şeyhulislam olmak istediği halde bir türlü olamayışından kaynaklanan uqdesini de yansıtan ve zamanın şeyhulislamı tarafından kılanan cenaze namazından sonra okunan beyti hatırlatıyordu..
’Qadrini seng-i musallâda bilüb ey Bâqî,
Durub el bağlaya, karşunda yârân, saf saf..’
*
1933 yılında öldürülen Nâdir Şah’tan sonra 40 yıl boyunca şahlık yapan oğlu M. Zâhir Şah’ın Roma’da bulunduğu bir sırada, 1973 yılında, damadı ve başbakanı olan M. Davud Khan eliyle ve kansız bir saray darbesiyle iktidardan uzaklaştırılmasını tâkiben Cumhuriyet ilan olunmuştu.
Cumhûriyet, ama, ne Cumhûriyet!.
Bizdeki ’kemalist’ uygulamadan örnek alınmış gibiydi..
Adı Cumhûriyet olan, gerçekte ise, eski Şah’ın yerine, yenisinin kayıdsız- şartsız ve sorgulanamaz şekilde oturduğu bir lafzî cumhûriyet..
Bu oyuna karşı en fazla da ’aydın müslümanlar’ karşı çıkmak şuûruyla direnmeye başlıyorlardı.. Onlar, Zâhir Şah ve Dâvûd Khan dönemlerinin yarım asrı bulan bütün zulümlerine ve kapitalist emperyalizmiyle de, komünist emperyalizmiyle de iyi geçinmeyi şiar edinen ’Hem Garbiyye, hem Şarqıyye’ (hem Batı, hem Doğu) diyerek, çok yönlü bir teslimiyetçi çizgi takib eden siyasetlere karşı çıkmak ve ülkelerini müslüman halkın inancının temelleri üzerine şekillendirmek isteyen bir hareket ortaya koymak istiyorlardı.
İşte bu niyetle, ’Cemiyet-i İslamî’ adında bir mücadele teşkilatı kurulmuştu..
’Cemiyet-i İslamî’ bünyesinde pek çok seçkin İslam âlîmlerini ve aydın müslümanları toplamıştı.. Bu Cemiyet’in ilk başkanı Üstad Niyazî; yardımcısı ise, Üstad Rabbânî idi.. Bu üstadlar, Kabil Üni.’de ders veren seçkin isimlerdi..
Daha sonra Üstad Niyazî, liderliği Üstad Burhaneddin Rabbanî’ye bırakacaktı..
Ve bu arada bu Cemiyet’in bir de gençlik kolu vardı .. O da, giderek güçleniyordu..
Bu gençlik kolunda en çok göze çarpan isimler ise, Ahmed Şah Mes’ud ile, Mühendislik Fakültesi’nde okuyan Gulbeddin Hikmetyar idi..
Afganistan halkı, içten içe kaynıyor, inançları doğrultusunda bir sosyal yapı oluşturmak isteyen kitleler daha bir heyecanla çalışmalara katılıyorlardı..
Dâvûd Khan rejimi ise, bu gelişmelerden ürküyor ve giderek artan şiddet tedbirlerine başvuruyordu.. Baskılar artınca, Rabbanî ve hareketin önde gelen diğer isimleri Pakistan’a geçmek zorunda kalmışlardı..
O zaman Pakistan başbakanı lideri olan Zulfiqar Ali Butto, Afganistan’la Pakistan arasında olan Peştunistan mıntıkası üzerine, toprak ve akarsu ihtilafı yüzünden bir diplomatik sürtüşme içinde olduğundan, bu isimlere himaye kanadı germiş ve bu sığınmacılar büyük çapta, Peşaver şehrinde yerleşmişlerdi..
Dâvûd Khan’ın sözde cumhuriyetinden 5 sene sonra ise, 1978 Nisanı’nda Nûr Muhammed Tarakî isimli bir komunist gazetecinin liderliğinde, Sovyet Rusya’nın desteğiyle korkunç kanlı bir şekilde gerçekleştirilen komünist ihtilal sırasında, sadece Davud Khan ve bütün aile efradı değil, halkın çeşitli kesimlerinden onbinlerce insan da katlediliyordu.. (Sadece Herat şehrinde, bir hafta içinde, 25 bin kişi öldürüldüğünü hatırlayalım..)
Tabiatiyle, bu komünist ihtilalin arkasında zamanın iki super gücünden birisi olan Sovyet Rusya bulunduğundan ve Tarakî liderliğindeki komünist hükûmet de hemen, Sovyet Rusya’yla bir askerî andlaşma yapıp (gerçekte ise, önceden hazırlanan bir andlaşma metnini imzalayıp), Sovyet Ordusu’nu ’Afganistan’ın özgürlüğünün korunması için’ (!) için ülkeye davet ediyor ve Kızılordu birlikleri, dünyanın şaşkın bakışları arasında Afganistan’a akıyordu..
Dünya bu durumu sadece şaşkınlıkla izliyor veya kuru protestolarla geçiştiriyordu..
İşte o sırada, Peşaver’de bulunan ’Cemiyet-i İslamî’ kadroları arasında da, mücadelelerde takib edilecek metod açısından görüş ayrılıkları ve giderek derin ihtilaflar ortaya çıkmaya başlamıştı.. Bu da, irili-ufaklı bir takım etnik, aşiretçi, hemşehrici veya mezhebî gruplaşmaların ortaya çıkmasının yolunu açtı..
Rabbanî ile arasındaki Hikmetyar’la derin ihtilaf da taa o zaman başlamıştı.. Bu iki isim arasında, mücadelede takib olunacak metod açısından başladığı ileri sürülen bir ihtilaf vardı ki, bu konu daha sonra liderlik mes’elesine kadar yansımış ve daha sert mücadele yanlısı olan Hikmetyar, konulara ılımlı yaklaşarak, tarafları idare etmeye çalışan Rabbanî’ye bir protesto mahiyetinde olmak üzere, Cemiyet-i İslamî’den de tamamen kopmuş ve Hizb-i İslamî adında yeni bir örgüt kurmuştu..
Hikmetyar’ın kurduğu örgüt de kısa zamanda gelişti.. Çünkü ve maalesef, Hikmetyar, peştun asıllı olmanın tercih edildiği bir yapılanma esas alınmıştı.. Rabbanî ise, tacik kavminden idi..
Keza, Ahmed Şah Mes’ud da tacik kavminden idi.. Peştunlar, ’peştuca’ denilen bir dili konuşuyorlardı, tacikler ise, farsçanın bir lehçesini.. Bütün Afganistan’da ise, ’farsî-i derî’ denilen ve İran’da konuşulandan biraz farklı bir farsça resmî dil idi..
Ancaak, o zamana kadar, bu gibi kavmî mensubiyetlere dikkat edilmezken ve İslam inancına göre bir sosyal yapı oluşturmak ideali insanları birbirine yaklaştırırken, artık, buna ek olarak bir de kavmî mensubiyetler de dikkate alınmaya başlanmıştı, bazılarınca..
Gerçi, bütün teşkilatlarda farklı etnisitelerden olanlara da rastlanıyordu, ama, bir etnik yapılanma giderek daha bir şekilleniyordu.. Bunda elbette, köylerden, dar çevrelerden gelen elemanların, mahallî dillerden birisiyle konuşmasının da etkisi oluyor ve insanlar daha rahat anlaşabildikleri grupları tercih ediyorlardı.. Ama, bunun giderek, etnik/ kavmî bir yapılanmayı daha bir güçlendireceği hesaba pek katılmıyordu..
Ama, bunları henüz de farkedilemiyordu.. Ve bizler gelişmelerin bu tarafından habersiz idik ve o zamanki yayınlarımızda bunlara değinmiyor ve ayrılıkları fazla sözkonusu etmekten de kaçınıyorduk.. Çünkü, direkt ve sağlıklı bilgi almak kanallarımız kapalı idi. İstanbul veya Ankara’da okumakta olan Afganistan’lı üniversite öğrencilerinin verdikleri bilgiler de, bağlı veya yakın oldukları teşkilat veya liderlere göre farklı olabiliyordu..
*
Rabbanî, Hikmetyar, Ahmed Şah Mes’ud, Gazi İslamuddin, Nasrullah Mansur ve diğer liderlerle tanışma..
Benim Rabbânî ve Hikmetyar’la şahsen tanışışım 1980 Haziranı’nda oldu..
O zaman, İran İslam İnqılabı makamlarınca, ’Amerika’nın İran’daki Cinayetlerini Araştırma Konferansı’ adında tertib olunan uluslararası bir toplantı için, Tahran’a davet edilmiştim.. (O gidişim, benim ülkeden resmî yollarla son çıkışımdır, aynı zamanda..) Hey’ette, benden ayrı olarak, Prof. Ömer Kürkçüoğlu, Prof. Mümtaz Soysal ve Şevket Kazan bey de vardı..
Konferans eski Hilton (İnqılabdan sonraki adıyla) İstiqlal Oteli’nde tertibleniyordu..
Toplantıyı, daha sonraları, İmam Khomeynî’ye karşı suikasd ve darbe teşebbüsüne karıştığı iddiasıyla yargılanıp kurşuna dizilecek olan Sâdıq Qutbzâde yönetiyordu, Dışişleri Bakanı olarak.. İnqılabı yapan kadroların gözdesi durumundaki ulemâ cenahından ise, hemen hiç kimse gözükmüyordu ortalıkta..
Bu toplantıya, Amerikan düşmanı olarak bilinen her kim varsa, onlar davet olunmuşlardı.. Bu yapılırken, komünistlere bir sınırlama getirilmemişti.. Hattâ, ismini çoğu kimsenin bilmediği İtalyan proleter bilmem ne partisi gibi küçük partilerin temsilcileri bile davet edilmişlerdi...
Programda, Sovyetler Birliği’nden, bir tarihçi prof. başkanlığında bir heyet vardı..
Ama, Afganistan’dan kimse yoktu..
Bu prof.’un konuşturulmaması gerektiğini, onun konuşturulmasının Amerika’nın İran’daki cinayetlerini araştırmak adına konuşacak bir Sovyet Rusya temsilcisinin, Afganistan’daki cinayetleri örtbas etmek mânasına geleceğini, o konuşursa, protesto edeceğimizi Qutbzâde’ye bir azerî arkadaşın tercümanlığıyla duyurdum..
Qutbzâde, ’bütün misafirlerimize eşit mesafedeyiz..’ diyerek, itirazıma kulak asmadı..
Bazı arab ülkelerinden temsilcilere gittim, ’Sovyet delegisini konuşturmayalım.. Onun konuşması, Afganistan’ın işgaline seyirci kalmamız mânasına gelir..’ diye.. Ama, arab ülkelerinden gelenler, ’Filistin temsilcisi (Okey) verirse, itiraz edebileceklerini’ belirttiler.. Filistin temsilcisinin ise, İslamî herhangi bir hassasiyeti olmayan bir kişi olduğunu öğrenmiştim.. Esasen, Yâsir Arafat’ın El’Feth teşkilatı o zamanlar, hemen hemen hiç bir İslamî renk vermiyor ve daha çok solcu ve marxist çevrelerce dünya siyasetinde etkili bir güç olan Sovyetler’in himaye kanadları altında gözüküyordu.. Yine de, Filistin temsilcisi olarak gösterilen, Stalin bıyığı denilen bir tipteki kişiye durumu anlattım, kesin bir ’Lâ / Hayır’ cevabını aldım.. Ve, o zamanlar arab rejimleri Filistin Kurtuluş Teşkilatı’ndan çok çekiniyorlardı..
Ben, o konuşmaya engel olamıyacağımı anlayınca, Sovyet temsilcisinin konuşması ânında, itiraz etmeye karar verdim ve tam da ’Sovyetler’in Amerika’nın Afganistan’ı işgal etmesini önlemek için oraya gittiğini’ açıkladığı sırada, ’Afganistan müslüman topraklarıdır, İvan, o topraklardan defol..’ diye bir ingilizce cümleyi haykırdım.. Sovyet Rus temsilcisi şaşkına döndü.. Ama salondan fazla bir destek gelmedi.. Yine de, güvenlik güçleri hemen etrafımı çevirdiler, bir daha sukûneti bozarsam, salondan çıkarılacağım söylendi, Qutbzâde tarafından..
Ve Sovyet temsilcisine, ’buyrun, devam edin..’ işareti verdi.. Sovyet delegesinin konuşma insicamı bozulmuştu.. Ve birkaç dakika daha konuşunca, yeniden Afganistan konusuna gelince..
Ben, aynı cümleyi bir kez daha haykırdım.. Ve yaklaşık 400 kişilik salonda delegelerin belki yarıdan fazlası, bir anda ’Allahuekber!’ nidasıyla bu itirazıı destekliyorlardı.. Qutbzâde, duruma hâkim olamıyacağını anlayınca, oturuma yarım saat ara verdi..
O sırada, koridorda afgan elbiseleri giyimli, siyah sakallı iki kişiyi gördüm.. Etrafını bazıları çevirmişlerdi.. Ben bu kişileri fotoğraflarından tanıyordum hissine kapıldım.. Biraz yaklaşınca, anladım ki, birisi Rabbanî, diğeri Hikmetyar idi bu kişiler..
Konferansa katılmakta gecikmişlerdi ve kendilerinin yokluğunda, Afganistan yüzünden Sovyet delegesinin susturulmasını ve bu yüzden oturuma ara veriliş macerasını heyecan ve sevinçle dinliyorlar ve Türkiye’den gelen o kişiyi merak ediyorlardı..
Sonra tanıştık onlarla..
Yakın bir dostluk oluştu, aramızda..
Benim yaptığım, sadece birkaç ingilizce kelimeyi yüksek sesle telaffuz etmekden ibaretti.. Ama, bu, özellikle İran ve Pakistan medyasında öylesine yer almıştı ki, o bir kaç slogan, söyleyeni, hemen bütün Afgan mücahid teşkilatlarının nezdinde bir ’kahraman’ durumuna getirmişti..
Tahran’daki beraberliğimiz boyunca, Rabbânî ve Hikmetyar ile, günlerce sohbetlerimiz oldu. Bu ikili, dışarıya karşı birlikte oldukları gibi bir görüntü vermeye çalışıyorlardı, ama, dar çevrede münasebetlerinin son derece donuk olduğu gözleniyordu..
Bu ikili beni Peşaver’e davet etmişler, orada misafir etmek istediklerini dile getirmişlerdi..
*
Ben ise, Qutbzâde’nin, sözkonusu konferansı İslam İnqılabı yapmış bir ülkeye yakışmayacak noktalara yönlendirdiğini, o toplantının komünist güçlerin propaganda kürsüsü haline dönüştürüldüğünü, sadece amerikan karşıtlığının ölçü alınamıyacağını, yabancı misafirlere de otelde geceleri içki bile verildiğini ve Qutbzâde’nin, çok dekolte kıyafetlerle konferansa Amerika’lı ve Batı’lı diğer gazeteciyle saatlerce, gözden uzak köşelerde özel bir görüşmeler yaptığı ve benzeri eleştirilerimi, İnqılab’ın İmam’dan sonraki fiilî lideri sayılan (28 Haziran 1981 gecesi bir bombalı suikasdde 72 arkadaşıyla birlikte katledilecek olan merhûm) Beheştî’ye anlattım..
İmam Khomeynî, o zamanlar, geçirmiş olduğu kalb krizinden sonra, evinde istirahat ediyordu..
(Merhûm) Beheştî, ’Bunları İmam’a anlatsak, inqılabçı saflar arasında ihtilaf ortaya çıktığı gibi bir düşünceyle üzülebilir.. Ama, bunların mutlaka bir dikkate alınması gerekir.. Bunları Âyetullah Muntezerî’ye anlatmanda fayda var..’ diyerek ve beni Qum şehrine gönderdi..
Müşahadelerimi ve İslam İnqılabı’yla hiçbir ilgisi olmayan ve İslamî hemen hiç bir hassasiyetin gözetilmediği bir konferansın ve o konferans vesilesiyle sergilenen manzaraların kabul edilemezliğini Âyetullah Muntezerî’ye anlattım.. ’Bunları yaz, tercüme edilsin..’ dedi.. Ve o tercüme metin, ’Cumhûri-i İslamî’ gazetesinde tam sahife olarak yayınlanınca, kızılca kıyamet koptu..
Bu yazı, radyodan canlı olarak yayınlanan İslamî Şûrâ Meclisi oturumunda da okunup, Qutbzâde ve ona destek verenlerle İnqılab’ın İslamî bir çizgide kalması için mücadele veren cenah arasında sert tartışmalar cereyan edince..
(Merhûm) Beheştî çağırıp, ’Bizim içimizdeki kavgaları görüyorsun.. Senin yazın, bunları daha bir alevlendirdi.. Biz burada her nasıl olursa olsun, mücadele ederiz de, sana bir zarar gelmesini istemeyiz.. Çünkü şu anda yazık ki, Dışişleri Bakanlığı’nı uhdesinde bulunduran kişi, ağır şekilde eleştiriliyor ve onun sana bir zarar vermesini istemeyiz.. Mâdem ki, seni Afganlı biraderlerimiz de Peşaver’e davet etmişler, sen hadiseler biraz durulunca kadar oraya doğru gitsen..’ deyince..
*
Üstad Rabbanî’ye,Peşaver’e gelmek üzere hazırlandığımı bildirdim..
Yola çıktım..
Önce Şiraz’a gittim.. Şah zamanındaki en azgın sosyal sapkınlıkların sergilendiği bir şehir olarak şöhret bulan bu şehirden, -Ramazan’ın başı olduğu halde- İnqılab’ın üzerinden 16 ay geçmiş olmasına rağmen, bütün görüntülerini, bütün tefessühatını sergilemeye devam ediyordu.. İslam İnqılabı rüzgarı Şiraz’da henüz hiç esmemiş gibiydi.. orada bir Cum’a namazını kılıp, camidene çıkan onbinlerin, ’Hizb fakat Hizbullah.. Rehber fakat Rûhullah../ Hizb, sadece Hizbullah.. Rehber sadece Rûhullah.. -Yani, İmam Khomeynî-) nidalarıyla şehre yayılış sahnelerini izledim.. O gösterilerin, Şiraz’da zamana kadar İslam İnqılabı’na direnen çevrelerin kırılmasının tarihi olduğunu daha sonra öğrenecektim, Şiraz’lı dostlardan..
Şiraz’dan sonra Kerman’a doğru yola çıktım.. Yüzlerce km. süren çöl ikliminin bütün elverişsizlikleri ile ilk kez karşılaşıyordum..
Çölün ortasında bir yeşillik denizi halindeki Kerman’da bir-iki gün kaldım.. 350 km. kadar doğudaki ve Pakistan sınırındaki Zâhidân’a gidecek otobüs bulmak bile bir mes’eleydi..
Yolculuk son derece çetindi.. Kum fırtınaları içinde, lokantalarda dişlerimiz arasında kum taneciklerinin çıtırdılarını da duya duya, bir şeyler yemeye çalışmayı tasavvur edebiliriz..
Nihayet, Zâhidân’a vardık.. Bir bardak su veya çay istediğinizde bardağın dışı ince bir kum tabakasıyla kaplı olduğunu görüyorsunuz.. Biraz temiz bir bardak istediğinizde, ’Temiz.. temiz..’ diye itiraz ediyorlar.. Esasen, kum fırtınası içinde, temiz bir bardak bulmak bile bir problem.. (Türkçedeki temiz kelimesinin oralarda da kullanıldığını o zaman öğreniyorum..)
Zâhiden, belûç kavminden sünnî müslümanların ekseriyette olduğu bir sınır şehri..
Afgan mücahid teşkilatlarının hemen herbirisinin büroları vardı orada..
Bütün Afganlılar, heyecanla o ’Türkiye’li müslüman’ı soruyorlardı, heyecanla..
’Cemiyet-i İslamî’ temsilcisinin haberi olduğu için, sessizce orada bir-iki gün kaldım..
Ve oradan, Cemiyet- i İslamî’ye aid cephane yüklü, 15-20 tonluk bir askerî kamyonla yola çıktık.. Şoför Yâr Muhammed ve muavini Dûst Muhammed’le..
Mircâve, Pakistan’da Nokkundi, Dalbadin, Nushki, Quetta..
Yüzlerce km.’lik çölü aşmanın zorluğuyla ilk tanışma..
600 km.den fazla bir çetin çöl yolculuğu..
Yol bile belli değil.. Kum fırtınalarıyla yollar kapalı..
Bir iki-küçük yerleşim biriminde, artezyen kuyusu açmışlar, yer altından çıkan su, tahammül edilemiyecek kadar yakıcı ve insanın yüzüne sürmekten bile kaçınacağı derecede ağır ve pis bir kokuya sahib.. İbn Khaldun’un 700 yıl öncelerde yazdığı Muqaddeme’sinde, İran’ın doğusunda pis kokan bataklıklardan bahsettiği bölümleri hatırlıyorum..
Bazen kumlara saplanıyoruz, in-cin yok.. Kendi imkanlarımızla kurtulup yola devam ediyoruz..
Guzergâh boyunca, dere boylarında, suyu olmayan, kızgın güneş altında kavrulan, binlerce çadırda yaşamaya çalışan Afganlıların mülteci kamplarını görüyoruz..
Su yok, yiyecek yok, ilaç -doktor, hakk getire..
Ve kampların yanıbaşında, yeni kazıldıkları belli olan yüzlerce mezar.. Bu mezarların çoğunda da, bir sırık dikilmiş, uçlarında, rengarenk bezler..
Bunlar, doğum yaparken hayatını kaybetmiş anneler ve çocuklarına aidiyeti ifade ediyormuş..
Yol boylarında, 50 dereye aşan kızgın çölde, ölmüş deve cesedlerinin kurumuş kalıntıları.. Bu bedenler öylesine kurumuşlardı ki, kuru ağaçların çatlaması gibi yarılmıştı, o cesed artıkları ve kupkuru olduğundan, hiç kokmuyorlardı.. İnsan, onların yanıbaşından geçerken, ister istemez ürperiyor..
Quetta’dan sonra.. Pakistan’ın kuzey sınırları boyunca- Afganistan’la aradaki korkunç görüntülü dağlar ve dereler boyunca ilerliyoruz..
Arabada bir kaç Afgan teşkilatının bayrağı vardı.. Şoförümüz hangi bölgenin hangi teşkilatın nüfuz alanı olduğunu bildiğinden, ona göre, hemen o teşkilatın bayrağını asıyordu, arabaya..
Rabbanî ve Hikmetyar arasındaki ihtilafların gerçek çehresine, o yollarda daha bir yakından muttali’ oluyordum..
Günler süren bu çetin yolculuk boyunca, ilk olarak orada gördüğüm kehrizek denilen yeraltı su kanallarını ve tünellerini görüyorum..
Bazı yerlerden toprağın altına, 5 -10 metre kadar iniliyor.. O iniş yerleri zâten biliniyor.. Çünkü, orada bir kaç ağaç göze çarpıyor..
İki metre kadar yüksekliği olan o tünelimsi, kanallar, ilginç.. Çünkü, toprak kendiliğinden beton gibi olmuş âdeta..
Asırlarca önce açılmış ve tertemiz bir buz gibi bir yeraltı suyu olan bu tünellerin yüzlerce km. halinde şehirlerden şehirlerden bağlanışı ilginçti.. Ve insanlar o civarı tertemiz tutmuşlardı..
Ama, yolboyundaki mâbedleri bırakınız, şehirlerde bile, tuvalet bile bulunmayan bir korkunç ilkellik.. Ve sağda solda ise, ’en-nezafet’u min’el-iman.. (Temizlik imandandır..) mânasındaki hadis levhaları.. İyi ki, onlar var.. Ya, bir de onlar olmasaydı..
Kısa kesiyorum..
Dağ vadilerinde, yemek ve namaz vakti geldiğinde, bir afgan çadırında eğleşiyorduk.. Ekmeğin yanında kuru soğan ve su vardı.. Ben misafir olduğum için, ayrı bir ikram çabası sergiliyorlardı, kardeşlerimiz.. Şekerli su idi, bu.. Ve, ’Kusura bakma, başka bir şeyimiz yok, yoksa biz misafire böyle mi davranırız..’ diye özür diliyorlardı..
Bazı noktalarda, Pakistan sınır güvenlik güçleri kontrol yapıyorlardı..
Ama, nasıl bir güvenlik gücü..
Üzerindeki şalvarı lime lime olmuş, baldırlarının bir kısmı açıkta, yoksulun yoksulu olduğu anlaşılan ’bekçi’ler, ellerinde bir tüfek.. Onların yanında, üzerinde bir şeylerin olmasından utanç duyuyor insan.. Arabamızın belgesini soruyorlardı, ama, gösterilen belgeyi okuyamadıkları bile anlaşılıyordu ve şöyle bir bakıp, yol veriyorlardı..
*
Peşaver’e vardığımızda..
(Devamı olacak, inşaallah)
|
|
 |
|
 |
|
|
|
|
|
Logged
|
Görüyorum ki; evleriniz Rum Kayzeri'nin evlerine, lükse hayranlığınız Kisra'nın tutumuna, servet peşinde koşmanız, Karun'un anlayışına, saltanatınız Firavun saltanatına, nefsleriniz Ebu Cehil nefsine, gururunuz Ebrehe'nin gururuna, yaşayışınız sefillerin yaşayışına benziyor. ALLAH için söyleyin bana, MUHAMMEDi'den olanlar nerede?[/co
|
|
|
Yahya Abbas Müsavi
уαя∂ıм¢ı уöиєтι¢ι
Puan: 280
Çevrimdışı
Üye ID: 30
Nerden:
|
 |
« Yanıtla #1 : 10 Ekim 2011, 14:15:01 » |
|
 |
|
 |
 |
Burhaneddin Rabbânî’yi yakından tanımak için.. -II
-Bu anlatılanlar hepimizin hikayesidir, gerçekte..-
Üstad B. Rabbanî’nin öldürülüşü münasebetiyle, biraz gerilere giderken; günlük gelişmelerden bazılarına da, gündemden uzak düşmemek için, ana hatlarıyla değinmek gerekiyor..
*
Bu cümleden olmak üzere..
1- Diyarbakır BDP m.vekili Altan Tan’ın geçmişteki müslüman kimliğine çoğu kimse şahidilik etmiştir ve eder..
Amma, hele de son birkaç aydır daha bir tırmanan ve kanlı terör eylemleri konusunda, şaşırtıcı bir tavır takınması karşısında birkaç kelime etmek gerekiyor..Onun, 24 Eylûl tarihli Taraf’ta yayınlanan sözleri karşısında insanın kanı donuyor, hele de geçmişteki müslüman kimliğini hatırlayınca.. ’Kurşun mutlaka adres sormalıdır, adres sormayan, soramayan her kurşun kaatildir..’ diyordu, Tan..
Onun bu sözleri niçin söylendiğinden bağımsız olarak ele alırsak, genel çizgileriyle, hattâ hikmetlice söylenmiş bir söz olarak bile kabul edilebilir. Ama, onun bu sözleri, Siirt’te bindikleri araba, polis arabası sanıldığı için bombalarla, ve uzaktan uzun menzilli silahlara taranıp dört genç genç kızın öldürülmesi karşısında dile getirdiğini ve de, halkta meydana gelen tepki üzerine söylediğini farkedince, bunun, ’o bombalar, o kurşunlar keşke asıl hedeflerine varsaydı..’ mânası taşımaz mı?
Ve bu sözleri söyleyen kişinin, tekrar belirtelim ki, geçmişteki kimliği hemen herkesçe bilinen bir müslüman kimliğidir.. Ama, bugün, her türlü fitneye karşı çıkmak yerine, fitne ateşini körükleyici mahiyette konuşması gerçekten de elem vericidir..
Altan Tan, Meclis’te edeceği yeminden sonra ALLAH’tan af dileyeceğini açıklamıştı.. Böylece de o yemini kerhen edeceğini belirtiyordu.. Bu beyanın yine de bir te’vil olunacak tarafı belki bulunabilir.. Ama, o kişi, bugün, mermilerin, kurşunların, üzerlerine adres etiketleri yapıştırılarak sıkılmasını söylerken, kimse onu zorlamıyordu..
Bu durumda denilebilir ki, asıl şimdi, o sözlerinden dolayı, ALLAH’dan af dilemelidir..
*
2- Anadolu’daki kavmiyetçi eğilimlerin her tarafta daha bir arttığı gibi bir görüntü giderek güçleniyor.. İslamî kimlikler ve İslam kardeşliği, filanca kavim diğerine itaat ve hizmet ettiği veya etmediğine göre değerlendiriliyor..
Nice müslümanlar, insanların kendi anadilleriyle konuşmalarının kabul edilemiyeceğine laik-kemalistlerden, ulusalcılardan, türkçülerden bile daha hızlı şekilde tarafdar oluyorlar..
Bunlar bizim müslüman olmamızla ilgili olan hususlar edğil..
Bize kendi istediği gibi bir din anlayışını bile dayatan laik-türkçü rejimin 100 yıla yaklaşan zulüm siyasetlerini doğrulamak biz müslümanlara mı düşer?..
Yığınla kavim isimleri, farklı diller; türk, kürd, arab, şu-bu..
Hepimiz, insan değil miyiz?
Ve çeşitli kavimler-kabileler halinde oluşumuzu, ırkımızı, ana-babamızı, doğduğumuz mekan ve zamanları, cinsiyetimizi kendimiz mi belirledik?
O halde, bizim irademiz dışında, sünnetullah gereği olan bu fıtrî duruma karşı, zulüm mekanizmalarının dayatmalarına göre yorumlara gitmenin mantığı ve mânası nedir?
Kaldı ki, bir takım üstünlük veya düşkünlük iddiaları üzerine bina olunan falan veya filan kavimden gelmiş olmak durumundan hangisinin bin yıldan daha geriye doğru uzanan net bir kaynağı vardır ve kendi köklerimizin tarihteki dayanağını kim kesin olarak belirleyebilir? Kesin olan, hepimizin de, bütün insanlığın da Hz. Âdem ile Havva’dan geldiği değil midir?
Bu gerçeğin dışında, tarihin derinliklerine bakarak, kim, falan veya filan ırktan, kavimden geldiğini kesin olarak ortaya koyabilir?
Bizi ilgilendirmesi gereken ölçü, Hz. Âdem’in oğullarından olmakla birlikte, günah, haram ve zulüm yolunu, cinayetkârlık seçen Kabil’in yolunu izleyenlerden mi olmak; yoksa, hak ve adâleti, mazlûmiyeti temsil eden Habil’in yolunu izleyenler safında mı yer almak.. Asıl mes’elemiz bu değil mi?
Geçen hafta, BM. Genel Kurulu’nda konuşan Netanyahu bile, Ortadoğu’da özellikle arabları da kasdederek, ’Hepimiz İbrahîm (Hz. İbrahîm Peygamber)’in çocuklarıyız, barış içinde yaşıyabiliriz..’ diyordu da, oradaki ince mânayı görmezlikten gelip, cinayetlerini perdelemeye çalışıyordu.. Halbuki, Hz. Nuh’un davetine inanmayan oğlunun, sulben onun neslinden gelse bile, gerçekte onun oğlu olamıyacağını bildiren Kur’an hakikatine baktığımızda; Hz. İbrahîm soyundan gelmekte, kan soyuna dayalı bir nesebe bağı olmayıp, inanç bağı açısındandır ve biz müslümanlar namazlarımızda, ’Allahumme salli alâ Muhammedin ve alâ Âl-i Muhammed’ dedikten hemen sonra, ’kemâ salleyte alâ İbrahime ve alâ Âl-i İbrahîm..’ de diyor ve sadece Hz. Muhammed (S)’in inanç çizgisini değil, o inancın tarihin derinliklerinde köklerini teşkil eden İbrahîm aleyhisselam’ın oğullarını, yani Hz. Nuh’un gerçek oğullarının kimler olduğunu açıklayan âyet hükümlerine göre, onun takibçilerini de selamlıyor, onlara barış içinde ve esenlik diliyoruz..
Bu, gerçekte, Hz. Âdem’in bütün oğullarına, Habilî - İbrahîmi çizgide, tevhidî çizgide olan bütün insanlara bizden salat-u selam olsun mânasındadır..
Böyleyken, hâlâ, bu ince ve derin mânayı, bu hakikati düşünemeyip, köklerimize veya ideolojilerimize tarihî bir dayanak ararken, binlerce yıl gerilere gidebiliyoruz da, Hz. Âdem’e gitmek sözkonusu olunca, oraya yaklaşmaktan korkuyoruz, âdetâ..
Bugün Anadolu’da yaşanan bu sosyal gerilim ve kavgada da, bu korku ve kalb körlüğü yatmaktadır.. Her kim fitne ateşini alevlendirmeye hizmet ederse, bilsin ki, şeytana askerlik yapmaktadır.. Biz müslümanların kürdlük, arablık, türklük, çingenelik vs. gibi bir takım ayırım ölçümüz yoktur, olamaz..
Bu noktada, karşılıklı olarak rejimlerin veya ideolojik laik örgütlenmelerin bize yüklemeye çalıştığı mânalara aldırmadan, herkes kendi evinin önünü temizlemeye çalışsın.. Kürd kavminden olduklarını söyleyenler önce kendilerini eleştirsinler, bir yerde yanlış yapmıyor muyuz diye.. Ve kürd olmayanlar da, resmî ideolojinin bir aslî unsuru olan türklük adına yapılanlara sahib çıkmakla veya diğer uygulamalardaki tavırlarıyla nerede yanlış yaptıklarını düşünsünler..
Yoksa, kürd olanlar kürd olmayanları, kürd olmayanlar veya türkler de, kürdlerin hatalarını sayıp döktükçe, bu durum karşılıklı bir sosyal tahrikin daha bir derinleşmesine yol açacaktır.. Birbirimize insan olarak bakmanın ötesinde ve Yaratıcı’mızın emrettiği üzere, insanlar arasında ’mu’min’ ve ’munkir/ kafir’ gibi temel ayrımlar dışındaki farkılılaşmalara takılıp kalmamak, bugün içinde bulunulan çıkmazdan kurtulmanın en güvenli, kolay ve sağlıklı yoludur..
3- Tayyîb Erdoğan, BM Genel Kurul toplantılarına katılmak üzere gittiği New York'ta, Time dergisinin kendisiyle yaptığı mülakat, 27 Eylûl günü yayınlandı..
“Filistin davasına ve devlet olma girişimlerine çok açık destek verdiniz. BM'de yaşanan bu gelişmelerin barış sürecine zararlı olduğunu söyleyenler var. Siz bu konuda ne düşünüyorsunuz?” sorusuna, BM Güvenlik Konseyi'nin ilk iş olarak Filistin halkının taleblerine olumlu karşılık vermesi gerektiği; ayrıca, 1967 sınırlarının öncelikli mesele olduğu ve “İsrail’in başta 1967 sınırlarına dönmeyi kabul ettiği, ancak sonradan bu idealden uzaklaştığı’ şeklinde karşılık veren Erdoğan, Time dergisi aracılığıyla insanlığa bir çağrı yapmak istediğini de belirterek, “Bu insanlar o topraklarda, ancak bir açık hava hapishanesinde mücadele etmek için orada değiller. İsrail'in zâlimliği süremez. Filistin'in taleblerine olumsuz yaklaşanlar tarihe hiçbir zaman bunun hesabını vermeyi başaramayacaktır” diyordu..
Kendisine dört-beş yıl önce, Türkiye-İsrail ilişkilerinin çok yakın olduğunun hatırlatılması üzerine Erdoğan, Türkiye'nin özür, tazminat ve Gazze üzerindeki ablukanın kaldırılması talebleri yerine getirilmedikçe ilişkilerin asla normalleşmeyeceğini de söylüyordu..
“ Barış sürecine Birleşik Amerika’nın yaklaşımının başarısız olduğunu söylediniz. Siz farklı ne yapardınız?” sorusuna ise, Erdoğan, “İşte size manşet: Bunu başarmayı düşünmek için bile ilk olarak bir samimiyet testinden geçmeniz gerekir. Kendinize şu soruyu sorun: Bu meseleyi çözmek istiyor muyum, istemiyor muyum? (...) Bugüne kadar İsrail konusunda BM Güvenlik Konseyi'nin 89'dan fazla, BM Genel Kurulu'nun ise 200'den fazla yaptırım kararı aldığını, ancak bu kararların uygulanmadığını’ belirtiyor ve “İnsan İsrail'e neden yaptırım uygulanmıyor diye düşünüyor. Konu İran, Sudan olunca yaptırım uyguluyorsunuz. Eğer bu yaptırımlar uygulanmış olsaydı, Filistin-İsrail çatışması çok önce çözülürdü.’ diyordu.
Erdoğan ayrıca, BM'de bir reforma gidilmesi gerektiğini de belirterek, “Nedir bu Güvenlik Konseyi'ndeki veto hakkı olan daimî 5 üye? Bu kaldırılmalı. Dünya bu beş ülkenin kölesi durumunda” demeyi de ihmal etmiyordu..
“Suriye'de Beşşar Esed'in iktidarda kalmasını sağlayacak bir barış seçeneği var mı? Yoksa Esed gitmeli mi?” sorusu üzerine ise Erdoğan, “Benim kendi halkına saldıran, onlara ateş açan, kendi halkı üzerine tanklarla, ağır silahlarla giden sözde liderlerle dostluğumu korumam mümkün değil. Biz tavsiyelerimizi her zaman dile getirdik; onlar hiçbir zaman doğru düzgün dinlemediler. Daha önceki yazışmalarımızda Esed birçok siyasi tutuklunun serbest bırakıldığını söyledi. 'Hapiste sadece 83 siyasi tutuklu var' dedi. Ama aslında hapiste binlerce kişi var. Bu kişiler hiçbir zaman şiddet hadiselerine ya da ayaklanmalara katılmadı. Sadece inançları ya da ifadeleri yüzünden hapse atıldılar. Ayrıca muhtemelen Hatay'da 7 bin Suriyeli misafirimiz olduğunu da biliyorsunuzdur” diyordu..
ABD-Türkiye ilişkileri konusunda, son 9 yılda kesinlikle bir gerileme yaşanmadığını da ifade eden Erdoğan, “İlişkiler hiç geri gitmedi ancak istediğimiz kadar da gelişmedi. Özellikle Obama ile aramızdaki ilişki hep çok olumluydu. Ne zaman görüşsek, bölgesel ve küresel süreçlerde müzakerelerde bulunuyoruz, her zaman çok açık bir dille konuşuyoruz. (..)
İsrail konusunda ise farklı bakış açılarımız var.. Belli konularda farklı düşündüğümüz konusunda hemfikiriz. Ancak bu fikir ayrılıkları ilişkileri koparmamız için sebep değil. Türkiye, ABD gibi, bağımsız bir devlettir. Farklı yönlere gidebiliriz, fakat her zaman dost kalacağız” derken; AB -Türkiye ilişkilerine ise, şöyle diyordu: “Chirac ya da Schröder görevdeyken, Türkiye Avrupalı liderlerin bütün zirvelerine katılırdı. Ancak ne zaman Merkel ve Sarkozy göreve geldi, ortam çok değişti. Onların tavırlarına rağmen, biz üyelik yolunda ilerleme konusunda kararlıydık. Ancak maalesef benim halkımın AB üyeliğine güveni sarsıldı. Biz hâlâ kararlıyız çünkü Avrupa'da hiçbir lider sonsuza kadar kalmayacak. Yerlerine yeni birileri gelecek. Bizim de yerimize birileri gelebilir. Ama Türkiye zamanla daha güçlü bir ülke olacak. Avrupa'daki birçok devletinse durumu ortada..”
*
27 Eylûl tarihli New York Times'da ise, Anthony Shadid imzasıyla yayımlanan "In Riddle of Mideast Upheaval, Turkey Offers Itself as an Answer" (Ortadoğu bilmecesinde cevap Türkiye) başlıklı haber-analizde özetle şu görüşler dile getiriliyordu:
’Kısa bir süre öncesine kadar, Türkiye'nin dış politikası tek bir mesele etrafında odaklanmış durumdaydı: Kıbrıs. Bugünlerde ise Başbakan Erdoğan, Ortadoğu'nun en popüler figürlerinden biri, Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu bölge için yeni bir düzenin hayalini kuruyor, Türk yetkililer ise Obama yönetiminin şimdiye kadar başaramadığı bir şeyi başarıyor: Arab ayaklanmalarında ve devrimlerinde değişimin yanında olmak.
(...) ABD'nin gerilemekte, Avrupa'nın etkisiz, İran ve İsrail gibi güçlerin ise huzursuz ve kararsız olduğu Arab dünyasında, açık sözlü, hatta zaman zaman aşırı atılgan Türkiye'nin yetkilileri, onyıllar boyunca varsayımların ötesine gidilemeyen iki kıtayı kargaşadan çıkaracak bir vizyon sunuyor.
Bekleneceği üzere bu vizyonun merkezinde de Türkiye yer alıyor.
Türkiye'nin dış politikası özellikle Erdoğan'ın Arab Baharı gezisinin ardından Ortadoğu'da ve ötesinde birçok kişinin dikkatini çekti. Hatta Erdoğan'ı eleştirenler bile gezinin sembolik anlamından etkilenmiş gibiydi.
İçeride Erdoğan'ı otoriter eğilimleri dolayısıyla eleştiren çok olsa da yurtdışında kamuoyu, devrimin ve Filistinlilerin haklarının yanında duran, kendisini demokratik ve refah içindeki bir ülkenin gururlu Müslüman lideri olarak tanıtan bir başbakan görmekten etkilenmişti. (...) Erdoğan'ın ziyareti, dünyanın geri kalanıyla birlikte bölgede yaşanacakları kesinlikle tahmin edemeyen bir ülkenin başarısızlıkların ardından çok önemli bir adım olarak görüldü.
Sabancı Üni. Siyaset Bilimi Öğr. üyesi Ersin Kalaycıoğlu, “Eski politika çöktü, şimdi Ortadoğu için yeni bir politikaya ihtiyaç var” dedi. Davutoğlu, geçtiğimiz günlerde New York Times'a verdiği röportajda, bu yeni politikayı açıkladı. Dışişleri Bakanı, Mısır'a ittifak teklifinin yanı sıra Türkiye'nin özellikle komşusu Suriye'de ayaklanmaların yanında olacağını belirtti.
Davutoğlu, “Bölgesel bir aidiyet olmalı. Türk değil, Arab değil, İranlı değil, bölgesel” dedi. Bu vizyonun fazla hırslı olduğuna şüphe yok.. Ama, Davutoğlu'nun “sıfır sorun” politikası bölgenin acı gerçekleri karşısında dayanamadı. Türkiye Kıbrıs adası açıklarındaki doğalgaz hakları dolayısıyla bir kriz yaşıyor. İsrail'le ilişkiler ise koptu denebilir. İran, Türkiye'nin ABD'nin baskısına teslim olup NATO füze kalkanı sistemine onay vermesinden rahatsız. Suriyeli ve Türk liderler ise artık birbirleriyle konuşmuyor. (...)
Erdoğan'ı kibirli olmakla eleştirenler bile Başbakan'ın hem Türkiye'de hem de dışarıda bir olguyu temsil ettiğini kabul ediyor. Erdoğan, olayı yanlış anlayan ya da göz ardı etmek isteyen Amerikalı yetkililerin aksine, Filistin meselesinin bölgede hala önemli olduğunun farkında olduğunu gösterirken, konuşmalarındaki laiklik söylemleriyle Batı'ya ve Türkiye'de kendisini eleştirenlere karşılık verdi, hattâ takım elbise ve kravatla namaz bile kıldı. (Amerikalılar tuhaf adamlar.. Sanki, Erdoğan veya başkalarınca takım elbise ve kravatla namaz ilk defa kılınıyormuş gibi bir yorum yapıyorlar..)
Uzun bir süre boyunca Amerikalıların ve İsraillilerin taleblerine boyun eğen liderlere öfke duyan bir bölgede, Erdoğan bağımsız ve güçlü bir lider olarak öne çıktı. (...)’
4- Bu arada, Suriye ile ilgili konularda Erdoğan’ın, Amerika’dan dönüşte, uçakta gazetecilerle konuşurken, Ahmedînejad’la görüşmesinde, ’Suriye’de ’Beşşar Esed sizin davranışınızdan cesaret alıyor..’ dediği, Ahmedînejad’ın da kendisine, ’Ben de Esed’e en az 20 kez, halka karşı silah kullanmak doğru değil diye hatırlatmalarda bulundum,; Esed, benden böyle sözler işitebileceğini beklemiyordu ki, son derece rahatsız oldu..’ dediği DHA’ya dayandırılarak belirtiliyor ve bu haber, İran medyasında, ’Erdoğan nihayet, İran’ın ilkelere dayalı tutumunu anladı mı?’ başlığı altında yorumlanıyordu..
Öte yandan, bu konuyla ilgili bir diğer konu da, İstanbul’da Zeynebiye Camiinde, 23 Eylûl Cuma günü, bu camiin imamı tarafından okunan hutbe de, İran medyasında, ’İstanbul şiîlerinin cum’a imamı’nın Erdoğan’a tavsiye ve eleştirileri’ başlığıyla yansıtılıyordu.. Bu habere göre, sözkonusu Cuma hutbesinde, ’Eğer Suriyede taşlar değişirse, Türkiye’de de değişir, eğer Suriye’de coğrafî sınır değişirse, Türkiye’de de değişir..’ gibi diplomasiyi ilgilendiren tahminlerde bulunulmuş ve ’Erdoğan’ın Âşura Günü merasime katılması ve Irak’a gittiğinde de, Hz. İmam Ali türbesini ziyaret etmesi ve Âyetullah Ali Sistanî ile görüşmesinin dünya şiîlerinin muhabbet beslemesi’ne vesile olduğuna değinilerek, ’şimdi bu muhabbetin korunabilmesi için, bölge halklarının menfaatlerini gözetmesi gerektiği’nin dile getirilmişti..
Erdoğan, Ahmedînejad’ın görüşlerini bile o şekilde aktarırken, Zeynebiye Camii imamının konuya İran’ın Suriye’yle ilgili siyasetine şiî bakış açısıyla yaklaşıyor gibi bir tavır sergilemesi tuhaf değil mi?
Yani, şiî olmayan müslüman halklar da kendi başlarındaki hükûmetlerin siyasetlerini, kendi mezheblerinin menfaat ve maslahatına uygun olarak görüp desteklesinler mi?
Bu müslüman idrakine ters gelmesi gereken daraltıcı ve dışlayıcı yorum ve yaklaşımlardan kurtulamıyacak mıyız?
***
Bu konularda bu kadarca değindikten sonra, gelelim asıl konumuz olan merhûm Burhaneddin Rabbanî’nin etrafında anlattıklarımızın devamına..
*
Burhaneddin Rabbanî merhûmu yakından tanımak için.. -II-

Ve, Peşaver..
İran sınırından itibaren bakıldığında yaklaşık 1500 km. kuzeydoğu’da Peşaver’e varışımız o kadar kolay olmadı, tabiî..
Çünkü, İran’dan yüklenen cephane yüklü bir askerî araçla gidiyorduk..
Askerî aracın bir saldırıya uğraması veya o müthiş sıcakta, fizikî ısınma ve sıkışmadan meydana gelebilecek bir patlama ihtimali bile vardı..
Bir kaza olup da bir patlama gelseydi, o zaman da, o sarp dağlardan yuvarlanacak taşların altından arabanın bulunması bile mümkün olmayabilirdi, bırakınız insanı...
Geçtiğimiz yolların darlığı, elverişsizliği ve yol boyunca hemen hiç bir yerleşim biriminin bulunmaması, hattâ insan değil, hayvanlara bile rastlanmaması, çevreyi anlatma yeter..
Yolun yarısı sayılabilecek bir yerde, bir ovaya rastladık.. Anlaşılıyor ki, bağ-bahçeleri olan bir yermiş.. Ama, iki gün önce gelen bir sel felaketinden geriye, hayatta kalanlar, çamur deryasının içinden bulabildikleri eşyaları çıkarıp, yeni bir hayat kurmaya çalışıyorlardı..
Yoldaki son geceyi geçirmek üzere bir küçük kasabada daha konakladık..
Binlerce yıldızlı bir otelde geceleyiş..
Otele vardık..
Otel, beş veya yedi yıldızlı değildi..
Belki milyonlarca yıldızlı idi..
Odunlardan, somya tipi şeyler yapılmış, üzerine kalın iplerle örgü örülmüş..
Açık havada.. Ayrıca bir örtüye filan gerek yok..
Herkes, sırt çantasını, torbasını veya ceketini yastık haline getirip, uzanıyor, ücreti de az sayılmazdı.. Ama, en azından onlarca insanın bulunduğu bir güvenlikli yerde, gökkubbenin altında, milyonlarca yıldıza bakarak uyumak bahtına kavuşmuştuk..
Yani, uyurken, bir hırsızlıktan kısmen emin olabilirsiniz..
Esasen, para hırsızlığı konusunda fazla bir korku yaşanmıyordu, buralarda..
10-12 yaşında çocuklar bile, torbalarında, çantalarında onlarca, yüzlük kağıt para koçanları olduğu halde, döviz değiştiriyorlar, para alıp veriyorlar ve yanlarında biçak veya başka korunma silahları gözükmediği gibi, bir korkularının olduğu da hissedilmiyordu..
Pakistan parası rupi’ (rupiyye)nin üzerinde hemen heryerde resmî söyleme uygun olarak, Qaîd-i Âzam (Büyük Önder) diye anılan ve Pakistan’ın 1947’deki ilk kuruluş yıllarında bağımsızlık mücadelesinin önderliğini deruhde etmiş bulunan Muhammed Ali Jinnah’ın kalpaklı resimleri var..
Çokça tedavülde olan bir diğer para birimi ise, Afganistan’ın Afganî denilen resmî parası..
O kağıd paranın üzerinde ise, 1973’de tahttan indirilmiş olan Zâhir Şah’ın resimleri duruyordu henüz ve de geçerliydi.. (İran’da da, üzerinde Şah’ın resimleri bulunan Şah döneminin paraları, İnqılab’dan ancak ikibuçuk-üç sene sonra tedavülden kaldırılabilmişti.. Ve Şah’ın gözlerinin sigara ateşi ile yakıldığı kağıd paralar, bir kararname ile geçerli sayılmıştı..)
Sözünü ettiğin kasabadaki bu çokyıldızlı otel safası esnâsında sosyal imkanların diğer yerlere göre biraz daha fazla olduğunu belirtmek gerekiyor.. Hiç olmazsa, burada ’tuvalet’ bile var..
Şöyle ki, insanlar tamamen açıkhavada değil, yarımşar metrelik bölmelerle birbirinden ayrılan yerlere giriyorlar ve arada zamanı da boşa harcamıyorlar, biribirlerinden sigara alıp veriyorlar, sohbetlerini sürdürüyorlardı..
Yani, bir abdest tazelemek için, ortalıkta kalmadığı kimsenin gecenin saat 2.30’nu filan beklemek zorunda kalabileceğinizi hesab etmek zorundaydınız..
Ama, sabaha kadar, her taraftan, teyplerden, radyolardan yükselen ve bizim kulak zevkımize hiç de münasib gelmeyen cıvık, ince ve de kulak tırmalayıcı denilebilecek ince mi ince, Anadolu’da cırtlak ses tabir edilen ses tonuyla şarkılar okuyan kadınların seslerini kesintisiz beleş konser hesabına dinleyebilirsiniz.. Atmosfer, çocukluğumun Raj Kopeer’li Hind filmlerindeki müzikle yılan oynatılan sahneleri hatırlatıyordu..
Eğer, kulağınıza, arada bir, çok coşkun bir ses cümbüşü halinde, Qavval Biraderler’in, Nusret Fatih Ali Khan’ın canlı müziği ve onlarca hançereden birden yükselen ve içinden ikide bir ’Ya Muhammed, Yaa Muhammed.. Ey Nûr-i mucessem...’ (Ey nur heykeli olan Muhammed) gibi elfazın nağmeleri de gelirse, kendinizi yine de şanslı sayabilirsiniz..
Günler süren yolculuk boyunca, birkaç defa münasib bulduğumuz derelerde o soğuk sularla yıkanmıştık, ama, o kum okyanusunda, terli bedeninizde, birkaç saat geçmeden yeni bir ince tabaka oluştuğunu görebilirsiniz..
Sabahın ilk ışıklarıyla birlikte yola çıktığımızda sanıyorum 220 km. kadar bir mesafe kalmıştı Peşaver’e.. Yolda, 60-70 km. kadar yaklaştığımız bir yerde, bir akarsu ile daha karşılaşınca, son bir kez yıkandık..
Güneş yakıcıydı..
İççamaşırlarınızı değiştirmeye bile gerek kalmıyor, yarım saat geçmeden her şey kupkuru oluveriyordu..
Bu uzun ve zahmetli yolculuktan sonra, nihayet öğle vaktine doğru Peşaver’deydik..
Nasıl diyeyim..
Peşaver, biraz Adana veya Eskişehir’i, hattâ biraz Bursa’yı bile hatırlatacak kadar güzel ve yeşillikler içinde bir şehir..
Amma..
Faqirâbad’dan Cihangirâbad’a, tezadlar şehri ve yoksulluk okyanusu.. Peşaver..
Bu şehrin içine girince..
Uzaktan güzel gözüken bir ormanın içinde yılanların, çiyanların cirit attığını görmek kadar bambaşka bir manzara.. İnsanı boğacak kadar yoğun bir kalabalık ve de korkunç bir sefalet denizi.. Ve Pakistan (pâk ülke) adını fiilen yalanlayan bir durum..
Hele, Faqirâbâd denilen mıntıka, tam da ismiyle musemmâ..
Şehirde İndus nehrinin bir kolu şehrin içinden geçiyor, çamur yığını halinde..
Çinlilerin çek-çek arabalarını hatırlatan ve zenginleri kendi güçleriyle arabayla sağa sola taşıyan insanlar.. Biraz daha modern olanları, triporter denilen ve önde tek, arkada iki olmak üzere üç tekerlekli, iki-üç kişi taşıyabilen motorlu araçlardan istifade ediyorlar..
Trafik, hiçbir kural tanımayan bir kuralsızlık anlayışına teslim..
Fırsatını bulan, gözüne kestiren boş bir yol bulunca dalıyor..
Namaz vakti idi..
Bir mescide, câmie varıyoruz.
Namaz kılacağız..
Girişte, kapının iki tarafında, üst-üste yığılmış hasırdan örme takkeler var..
Secdede alnın yere gelmesini engellemesin diye, bu takkelerin ön kısmı, yarım ay şeklinde kesilmiş, renkli rengarenk süslemelerle..
Mescide her giren, o kapı girişindeki bu hasır takkelerden birisini alıyor, başına koyup namaza duruyor..
Fakat, o hasır takkeler, binlerce kafaya konulup çıkarılmış olduğundan, o kadar kaşarlanmış ki, onu alıp başınıza koymakta zorlanırsınız..
Ama, namaza durduğunuzda..
Başınız açık kılamıyacağınızı düşünen birisi, namazınıza zarar gelmesin gibi bir hayırhah düşünceyle, başınıza o takkelerden birisini koyuverir..
Alnınıza kaşar peynirinin yağlılığını hatırlatacak bir nesne halinde yapışır âdetâ, o takke...
Ne namaz kalır aklınızda, ne başka bir şey.. Sadece namazın bir an önce tamamlanıp, tüylerinizi diken diken eden o yağlı nesneyi kafanızdan fırlatıp atmayı düşünürsünüz..
Bazen, ’bu insanlarla aynı dini mi paylaşıyoruz?’ diyebilmekte bile zorlanacağınız ürkütücü ızdırab verici düşünceler gelir aklınıza..
Ama, ’Bıktım, bîzar oldum bu müslümanlardan, Amma, sığındım müslümanlara..’ diyen Muhammed İqbal’in mısraları yetişir imdadınıza...
Bu inanlar bu yaşayış tarzını o kadar tabiî saymışlar, o kadar özümlemiş, içselleştirmişler ki, anlamak kolay değil..
Konuya bir de tersinden bakayım diyorum.. ’Bu insanlar ya, bir de müslüman olmasaydı, nasıl olurdu?’ diye düşününce.. ..
Çünkü, bu fakirlik, cehalet ve kültürsüzlük çölünde, bu insanlar İslam sâyesinde yine de bu kadar düzene girmişler.. (Nitekim, o coğrafyada müslüman bir toplum içinde bulunmanın ne büyük bir nimet olduğunu ileride Yeni Delhi gezimde daha iyi anlayacaktım..)
*
Öğleden sonra, Burhaneddin Rabbânî’nin merkezine gittik...
Kapıda iki muhafız vardı, silahlı.. Ne sırt çantamıza baktılar, ne bir tedbir..
Kapıyı gösterdiler.. Kapıyı vurup, girdik içeri..
Ramazan öğle sonu perişanlığı içinde, bir vantilatörün serinletmeye çalıştığı büyükçe bir salonda, bazıları, kanepelere kıvrılmışlar uyuyorlar, bazıları hareketten düşmüş vaziyette, ikindi serinliğinin ulaşmasını bekliyorlardı..
Rabbanî ise, o da bitkin haldeydi, ama, masasında meşguldü..
Kendisinin yarım türkçesiyle ve tercümede yardımcı olan bir kardeşimiz aracılığıyla,
epeyce bir ilk sohbet.. Üç hafta öncelerdeki Tahran günlerini hatırlayışlar..
Bir köşede, ünlü bir hadis prof.’u olarak tanınan ve 8 ay kadar önce, İstanbul’da görüştüğümüz Üstad Mûsâ Tavana..
(Mûsa Tavana İstanbul’a geldiğinde, yanındaki iki kişi daha vardı.. (Rahmetli) Sedat Yenigün, evinde bir öğle yemek vermişti, onlara..
Yemekte bir çorba, ve arkasından da balık vardı..
Ama, Tavana’nın yanındaki arkadaşların birisi, ’Afganistan’da mücahid kardeşlerimiz kuru ekmek bile bulamazlarken, bizim burada böyle sofralarda oturmamız doğru olmaz..’ diye kenara çekilmiş ve başta (rahmetli) Sedat olmak üzere, o yüksek şuûr ile hepimizi utandırdırmıştı. Halbuki, öyle lüks bir şey de yoktu.. Ama, Afganistan’da halkın günlük hayatı açısından bile, lüks denilecek bir imkanlar ve nimetler denizinde yüzenler durumundaydık..)
*
’İslam Birliği’, Afganistan’ın kurtuluşuna kadar!..’ (?)
O saatlerlerde, Üstad Rabbanî’nin de fazla konuşacak mecali yoktu..
Akşam, iftarda mutlaka birlikte olmamız gerektiğini tenbihledi.. Ben oruçlu değildim, o çetin yolculukta orucumu bozmak ve sonraki iki-üç gün boyunca da tutmamak zorunda kalmıştım..
Ben de şehirde gezmek istiyordum.. İzin istedim.. Üstad yanıma birilerini katmak istedi..
’Hayır’ dedim, yalnız gideceğim..’
Kafama göre takılmaya karar vermiştim..
Ama, Üstad biraz çekinerek de olsa, başka teşkilatlara gitmememi tenbihlemekten de geri durmadı.. Ben onun bu sözlerini, daha çok da; Hikmetyar’ın bürosuna gitmemi istemediği şeklinde anlamıştım.. Esasen, hele de Pakistan’a girdiğim andan itibaren, yol boyunca, özellikle Hikmetyar ve Rabbanî arasındaki derin uçurumu yeterince hissetmiştim..
Hikmetyar’ın bürosuna gittiğimde, ertesi sabah için, vakit verdiler, kendisi orada mıydı, analayamadım..
Ama, bu yerin, Rabbanî’nin bürosuna göre, daha bir disiplinli, bir askerî birlik gibi olduğu görülüyordu..
Bir askerî karakol dikkati içinde çalışıyor gibiydi..
Hikmetyar’ın bürosundan, akşam kendi misafirhanelerine götürüleceğim söylenmişti, yanıma da bir-iki mihmandar verilecekti..
Hayır dedim, yalnız gezeceğim dedim ve Faqirâbâd’ın fukaralık denizi okyanusunda kaybolup gittim..
Akşam olunca, Üstad Rabbanî’nin ısrarlı isteğine uyarak, akşam o büroya gittim..
Namaz kılındı..
Afgan mücahid teşkilatlarının hemen hepsinin Peşaver’deki liderleri oradaydı; Hikmetyar dışında..
(Daha önce, bütün Afgan teşkilatlarının liderleri Mekke’ye davet olunmuşlar ve Kabe’nin içinde, bir gece yarısı, birlikte hareket edeceklerine dair yeminler edip, andlaşma imzalamışlardı.. Ve mücahid teşkilatları, taşra teşkilatlarındaki bürolarında, kendi asıl levhaları kaldırmışlar ve ’İttihad-ı İslamî, berây-i âzadî-i Afganistan..’ ( Afganistan’ın kurtarılması için, İslam Birliği) yazılı tabelaları öne çıkarmışlardı.. Ama, asıl tabelalar ise, içerde hazırda duruyordu, gerektiğinde hemen ortaya çıkarmak için.. Esasen, bu birliğin isimlendirmesinde bir yanlışlık vardı.. Eğer düşünülmeden yapılan bir isimlendirme idiyse.. Çünkü, bu İslam birliğinin hedefinin, Afganistan’ın kurtarılması olduğu belirtiliyordu.. Yani, o hedef gerçekleştikten sonra, o ’İslam Birliği idealinin, yine bir kenara konulabileceği’ gibi bir zımnî mânayı taşıyordu.. Bunu, teşkilatların her kademeden sorumlularına hatırlattığımda, ortada mantıkî bir çelişki olduğunu söylediğimde, reddetmiyorlardı.. )
Bir acı iftar sofrası..
Şimdi de, o iftar sofrası etrafında, bir noksanıyla, ’Afganistan’ın kurtarılması için, İslam Birliği’ sağlanmış gibiydi, tabloya ironik olarak bakmak gerekirse..
Bizim Tahran’daki uluslararası konferansta, Sovyet Rusya delegesini susturduğumuz bir-iki kelimelik tablo oldukça abartılı şekilde anlatılıyordu..
Hikmetyar ise, bu gibi herkesle kolayca biraraya gelmemek dikkati içinde olduğunu hissettiriyordu.. Esasen, her teşkilat da o birlik andlaşmasının göstermelik olduğunu söylüyordu..
Resul Sayyaf, Celaleddin Haqqanî, Movlevî Yunus Hâlis‚ Abdullah Azzam, Movlevî Nasrullah Mansur.. Keza, 400 sene öncelerde yaşamış olan ve Hindistan’da onmilyonların, müslümanlaşmasında büyük emeği geçen ve ’Muceddid-i Elf-i Sâni/ İkinci bin yılın yenileyicisi) İmam Rabbanî soyundan diye ayrı bir ihtiram ve bağlılık gösterilen Sibgatullah Muceddedî.. vs., hepsi oradaydılar.. (Afganistan ve Pakistan’da, movlevî, mevlevî mânasında değil, hoca, molla mânasında kullanılıyor..)
Namazdan sonra yan salonu geçtik.. Yerde, muşamba üzerinde hazırlanmış, 40-50 kişilik oldukça zengin bir iftar sofrası vardı..
Sofranın etrafında dizildik..
Üstad Rabbanî, beni yanıbaşında oturtmuştu..
Aklıma, -o günlerde henüz hayatta olan- (merhûm) Sedat Yenigün’ün evinde, ’Ben Afganistan’daki mücahid kardeşlerimiz aç vaziyetteyken burada bu yemekleri yiyemem..’ denilen sahne geldi.. Çünkü, bize o utandırıcı dersi haklı olarak verdiğine inandığımız kişi de oradaydı.. Ve ben, günler boyu, çöllerde, susuz vâdilerde, yüzbinlerce Afganlı mültecinin nasıl yaşadığının en çarpıcı, yakıcı sahnelerle görerek gelmiştim..
Ve önümüzde oldukça zengin bir yemek tablosu vardı.. Kızartma etler, pilav ve hoşaflar, vs..
Burada, o zatın da olması, en azından bir müraîliği ortaya koyuyordu..
Ama, ben onun İstanbul’da yaptığını yapamadım..
Tam o sırada, dere-kemik haline gelmiş yaşlı iki zat, arka kapıdan içeri dalıp, feryad’u figan etmeye başladılar..
’Millet açlıktan ölürken, burada böylesine yemekler yenilmesi haramdır..’ diyorlardı, âdetâ.. Ne dediklerini anlamaya gerek yoktu.. Yüz hatlarından, el-kol hareketlerinden ve deri-kemik hallerinden ne söyleyebilecekleri ortadaydı..
Onları derhal susturdular, ’yabancı misafir var, ayıp olmasın..’ diye, derhal oradan çıkardılar, yan tarafta onlara da bir şeyler verildiği anlaşılıyordu..
Biz de ’huzûr’ içinde ve hiç bir şey olmamış gibi yemeğe dalmıştık.. Ama, içim içimi yiyordu..
Bu durumu Üstad Rabbanî’ye daha sonra anlattığımda, üzüldü, mahcub oldu..
Üstad Rabbanî, ’bunlar kaşıksız yiyemezler..’ diyerek benim için hemen bir kaşık temin ettirdi.. Ve herkes elleriyle pilava daldılar, etleri büyük bir ustalıkla kemikten ayırıyorlar pilavın içine koyup, avuçlarında sıktıktan sonra, ağızlarını açıp, bir küçük ping-pong topu gibi ağızlarına ustalıkla atıyorlardı, iştahla..
Üstad Rabbanî, benim etle aramın iyi olmadığını bilmediğinden olmalı, benim etleri sıyırmama yardımcı olmak için, etleri kendi elleriyle kemiktene ayırıyor, temizlenmiş olarak bana sunuyordu..
*
Orada birtakım konuşmalar, değerlendirmeler oldu.. Benim aklım ise, hâlâ o ihtiyarların sergilediği itiraz tablosunun mânasında idi..
Gece beni Cihangirâbâd’daki misafirhaneye götürmeleri söylendi..
Peşaver’de Cihangirâbâd, Faqirâbâd’a göre, İstanbul’un gecekondu bölgelerine karşı Nişantası mesabesindeydi.. Yeşillikler, parklar içinde, az nüfuslu, havalı, sessiz- sâkin bir semt..
Misafirhane de, ehh, ona göre, birkaç yıldızlı otel gibi.. Ama, gecenin saat üçünde bile, rutûbetten uyuyamıyorsunuz..
*
’Afganistan kimliğk kartına sahib oluyorum..’
Ertesi sabah Hikmetyar’la buluşuyorum..
Biraz karanlıkça, loş bir kabul salonu..
Bir askerî karargâh havası hâkim, havaya..
Herşey Pakistan şartlarına göre epeyce disiplinli..
Ve biraz sonra, Hikmetyar, resmî bir protokol görüşmesi yapan bir kimse havasında içeriye giriyor.. Bütün resmî görüşmelerdeki sarığı ve kıyafetiyle..
Tahran’daki o samimî hava yok..
Kendisini geleceğin devlet adamlığına hazırlıyor gibi bir havadaydı âdeta..
Afganistan cihadı’nın geleceği üzerine umutlarını dile getirdi, mücadelenin yürütülmesi için âyet, hadis ve diğer İslamî dinamiklerden, imkanlardan söz etti; ve karşılaşılan imkansızlıklardan ve mücahid teşkilatları içindeki tökezletme çabalarından vs, yakındı.
O da, üstü kapalı olarak Rabbani’yi suçladığını hissettiriyordu, diğerlerini zâten pek ciddîye almıyor gibiydi..
Bu arada, bana Hizb-i İslamî üyesi mülteciler için düzenlenen bir kimlik belgesi verilmesini emretti; hemen, orada bir fotoğraf verdim ve Afganistan’da özbek türklerinin çoğunlukta olduğu Cuzcan eyaletinden Muhammed oğlu Salahaddin oluvermiştim, 90001 numaralı bir kimlik kartıyla.. Bizzat kendisinin imzasıyla.. Ve bu kart, Pakistan resmî makamları nezdinde (ve Afganistan’da da kendi teşkilatının hâkimiyet bölgelerinde) geçerli idi.. Başka dilleri bilmeyen bir Afgan türkü durumundaydım.. Ama, türkçemi Cuzcanlılar da anlamıyordu.. İstanbul’da okuyan bir Afganlı diye tanıtılmıştım; bir pürüz çıkması ihtimaline karşı..
*
Peşaver’de, elbiseleri insanın bedenine yapıştıran müthiş bir rutûbet olduğundan, bildiğimiz kıyafetlerle yaşayabilmenin zorluğunu hissettiğim için, hemen o gün, orada, 20 rupi karşılığında, (sanıyorum 5-6 dolar kadardı..) bir terzihanede, afgan usûlü bir uzun gömlek ve bir de şalvar diktirdim, rahatlamıştım..
Artık daha rahat dolaşabilirdim..
Ve oruçluydum da..
Şehirde dolaşmalarım devam ediyordu..
Ama, benim gömlek ve şalvarımın hem yeni ve hem de daha kaliteli bir bezden olması hasebiyle, dikkat çektiğini hissettim.. Hele de çok yoksul genç insanların bakışlarının ağırlığı altında ezildim..
Akşamları, Faqirâbâd’da, oraya cihad için çeşitli ülkelerden gitmiş onlarca-yüzlerce gençle sohbetler oluyordu.. Bunlar arasında Türkiye’den de gençler vardı..
Cebhelere gitmek için 6 aydan beri orada bekliyorlardı ve benim oradaki liderler üzerinde etkim olabileceğini sanıyorlar ve kendilerinin bir an önce cebhelere gönderilmelerini istiyorlardı.. Çünkü, o daracık ve karanlık odalarda, ağır yoksulluk şartları içinde bunalmışlardı.. Bir şeyler okuyorlar, tartışıyorlar, cebhelere gidecekleri günü bekliyorlardı..
*
’Bunalmış gençler, bir an önce cebhelere gitmek istiyorlardı..’
Onlara, ’Kardeşler, sizlerin tatmin olması için cebhe açılmaz, savaşa yapılmaz..Belki yıllarca beklersiniz, belki de bu gece gidebilirsiniz..’ dediğimde de rahatsız oluyorlardı..
Kaldı ki, dil bilmiyorlardı.. ’Kalk!’ denildiğinde belki yatacaklar; ’yat,-siper al’ denildiğinde, hücuma geçeceklerdi.. Özel bir savaş san’atından da haberleri yoktu..
Afgan liderleri ise, ’doktor ve mühendis varsa onları gönderiniz..’ diyorlardı..
Bu, başka ülkelerden gelen gençlerin ise, çoğunun hemen hiç bir özelliği yoktu..
O günlerden bir gün, bir haber geldi ki, bir yüzbaşı, 4-500 kişilik bir askeri birliğini bozguna uğratmış olarak, kendi canını kurtarmış, gelmiş, Rabbanî’nin huzuruna..
Rabbanî, onu dinlemiş ve kusurlu görmemiş olmalı ki, onu bir özel eve yerleştirtmiş, çocuklarını da yanına getirtmiş, o psikolojik travmayı atlatabilmesi için..
Bizim gençler, ’Ahh, ahhh.. Enciniir öyle mi ya? Valla, hemen oracıkta, mücahidlerin gözünün önünde, şakağına iki kurşun sıkarak işini görürdü..’ diyorlardı..
’Enciniir’, mühendis kelimesinin ingilizcesi olan ’engineer’in telaffuz şekli idi ve Hikmetyar her ne kadar mühendislik tahsilini tamamlamamış olsa bile, ’Enciniir’ diye anılıyor ve ’enciniir’ denilince de sadece o anlaşılıyordu..
Yani, kanı kaynayan, ne yapacağını bilemeyen bunalmış gençler için, Hikmetyar daha bir ’kahraman’ idi.. Rabbanî ise, ’üstaddır, işte.. O kadar..’ diye hafife alınıyordu..
Ve ekleniyordu.. ’Zâten Ahmed Şah Mes’ud da olmasa, kimse Rabbanî’nin yüzüne bakmaz..’ deniliyordu..
Burası da yanlış sayılmayabilirdi..
Çünkü, Ahmed Şah Mes’ud, hem özellikle Pençşîr Deresi’nde, Sovyet ordusuna indirdiği ağır darbelerle her Afganlının göğsünün kabartan bir isimdi ve hem de Peşaver’de hiç bulunmayıp hep cebhelerde yaşaması dolayısiyle de, ayrı bir sempati topluyordu..
Üstad Rabbanî ise, Ahmed Şah Mes’ud’un, dünyaya açılan bir penceresi, uluslararası görüşmelerdeki lideri durumunda olan ve iç ihtilaflardan ve hele kan dökülmesinden olabildiğince kaçınmaya çalışan, halim-selim, yüzünden tebessüm pek eksik olmayan bir İslam âlimiydi..
(Devamı, gelecek yazıda, inşaallah..)
 |
|
 |
|
 |
|
|
|
|
|
Logged
|
Görüyorum ki; evleriniz Rum Kayzeri'nin evlerine, lükse hayranlığınız Kisra'nın tutumuna, servet peşinde koşmanız, Karun'un anlayışına, saltanatınız Firavun saltanatına, nefsleriniz Ebu Cehil nefsine, gururunuz Ebrehe'nin gururuna, yaşayışınız sefillerin yaşayışına benziyor. ALLAH için söyleyin bana, MUHAMMEDi'den olanlar nerede?[/co
|
|
|
Yahya Abbas Müsavi
уαя∂ıм¢ı уöиєтι¢ι
Puan: 280
Çevrimdışı
Üye ID: 30
Nerden:
|
 |
« Yanıtla #2 : 10 Ekim 2011, 14:17:09 » |
|
 |
|
 |
 |
Merhûm Burhaneddin Rabbanî’yi yakından tanımak için.. -III
Burhaneddin Rabbanî ve Afganistan konusuna girmeden önce, gündemde dikkatimizi çeken iki-üç habere de, yine kısaca değinelim:
İran medyasında ilginç bir başlık: ’Beşşar Esed’in hâmileri arasına Vatikan da katıldı..’
1- ’tabnak-ir’ isimli internet sitesi, -bu sütunda daha önce de belirtildiği üzere-, İslam İnqılabı Muhafızlar Ordusu’nun İran-Irak Savaşı yıllarındaki başkomutanı ve hâlen de İslam Cumhuriyeti’nin Maslahatını Belirleme Kurulu’nun Genel Sekreteri olan Muhsin Rızaî’nin direkt kontrolünde olduğu bilinen önemli bir site..
Bu site, Türkiye’nin Suriye’deki Beşşar Esed rejimine karşı siyasetini aylardır alaycı başlıklar ve ağır eleştirilerle yazıyor; İran’ın ilkelere bağlı, stratejik siyasetini Erdoğan’ın anlayamıyacağı gibi yazılara yer veriyordu..
Bu sitede 3 Ekim günü, yer alan bir habere göre.. Lübnan Katolik Marûnî Kilisesi’nin lideri olan Beşare Rai, Fransa’da Sarkozy ile yaptığı görüşmede, Hizbullah’a destek vermiş ve ’Suriye’de Beşşar Esed rejiminin düşmesi halinde, İkhvan’-ul’Muslimiyn iktidara gelecektir.. Bu da Lübnan’da hristiyanların yaşayışını daha bir zorlaştıracaktır..’ demiş.. Beşare Rai, kendi görüşlerinin Vatikan’ın da görüşleri olduğunu ve Vatikan’ın da, Esed rejiminin yıkılıp, yerine İkhvan-ul’Muslimiyn’ tarafından yeni bir yönetim kurulmasından endişe ettiğini de açıklamış..
Amerika’ya gitmeden önce yaptığı açıklamada Marûnî Lideri’nin, Fransa’da Sarkozy ile görüştüğü ve Sarkozy’nin de, Esed aleyhindeki saldırılarını durdurduğu biliniyor..
2- Suriye ve Türkiye ilişkileri oldukça gergin durumda seyrediyor.. Bu açık.. Ama, Amerika temkinli.. Batı dünyası da temkinli.. İsrail rejimi ise, daha bir temkinli.. Çünkü, Suriye’nin en büyük su ve buğday alanları olarak bilinen Golan Tepeleri, 1967’den beri, 44 senedir İsrail rejiminin elinde olmasına rağmen, Suriye rejiminin İsrail rejimiyle ciddî hiç bir çatışmasının olmayışını kendisi için büyük bir avantaj sayıyor.. Buna rağmen, İran ise, o da, dünyadaki diplomatik stratejileri ve İsrail rejimi karşısında direnen bir gücün bertaraf olmaması ve bir iktidar boşluğu meydana gelmemesini gerekçe göstererek, Suriye rejimini himaye ediyor..
*
İlgi çekici olan bir diğer durum ise, Tahran’da yayınlanan 5 Ekim tarihli Keyhan gazetesinde yer alan bir haber-yoruma göre.. Davudoğlu’nun, Beşşar Esed’le iki ay kadar önce yaptığı son görüşmede, Esed’in Davudoğlu’na‚ ’Eğer Suriye üzerine bir mermi atılacak olursa, Ortadoğu’daki ateş içinde en çok da Amerika’nın yanacağını’ söylediği iddia ediliyordu.. Keyhan’ın, ’Irak’ın‚ ’en-Nakhîl’ isimli ve Suriye’nin ’Nesîc’ isimli etkili internet sitelerinin yüksek dereceli arab makamlarına dayandırarak naklettiklerine göre yazdığı haber-yorumda, Beşşar Esed’in, Davudoğulu’na, ’Eğer Suriye’ye bir mermi sıkılırsa, Golan Tepeleri’ne yüzlerce füzeyi gönderip, onları İsrail üzerine fırlatacağını; ayrıca, İran ve Hizbullah’ın da, 6 saat içinde Amerika ve bütün müttefiklerini yokedeceğini ve kendilerinin söylediklerini yerine getiren kimseler olarak bilinmesi gerektiğini; -o günlerde henüz direnişi devam etmekte olan- Gaddafî’nin mücadelesinden ibret alınmasını; İran’ın da, Körfez’deki Amerikan savaş gemilerini ilk üç saat içinde vuracağını’ hatırlattığı bildiriliyordu.. Keyhan, sözkonusu haber kaynaklarından, Davudoğlu’nun, Esed’in sözlerinden şoke olduğunu iddia ediyor..
*
İran’da, 3 milyar dolarlık büyük yolsuzluk ve, inqılabçılar arasındaki yeni sürtüşme..
3- Bir diğer gelişme ise, geçtiğimiz hafta, İİC’de yaklaşık 3 milyar dolarlık büyük bir ihtilas/ yolsuzluk haberinin patlamasıdır.. Bu yolsuzluk karşısında, İslam İnqılabı Rehberi Seyyid Ali Khameneî, oldukça hışımlı bir beyanat vererek, ’geçmişte dile getirdiğim tavsiyelere kulak verilseydi bunlar olmazdı ve, hain ve fesada bulaşmış bu eller mutlaka kesilecektir..’ demiştir. Ancak, Khameneî’nin bu arada medyaya, bu konuda çok fazla gürültü çıkarılmaması için yaptığı ihtar da ilginçti.. Buna sebeb olarak, bu yolsuzlukta, C. Başkanı Ahmedînejad’ın yakın çevresinin, özellikle Cumhurbaşkanlığı Musteşarı denilebilecek bir konumda bulunan . ve onun dünürü de olan ve ulemâ’nın yönetimden uzak tutulması gibi hedefleri olduğu iddiasıyla yıllardır tartışılan İsfendiyar Rahim Meşaî’nin de dahlinin bulunduğuna dair iddiaların medyada yer alması gösteriliyor.. Bunda, Meşaî’nin gelecek C. Başkanlığı seçimlerinde aday olmasının yolunun bütünüyle kesilmek istendiği gibi bir operasyondan da sözediliyor.. Ahmedînejad’ın ise, bu yolsuzluk karşısında epeyce sıkıntılı günler geçirdiği belirtiliyor..
Bu arada Keyhan başta olmak üzere mevcud yönetim mekanizmasının bayrakdarı sayılan bazı gazeteler, bu büyük yolsuzluk hadisesinde yer alan bankalardan bazılarının Khâtemî zamanında kurulmuş olduğunu hatırlatarak, bu yolsuzluklardan, cumhurbaşkanlığı 6,5 sene önce sona ermiş bulunan Muhammed Khâtemî’nin de sorumlu olacağını gündeme getirmeye çalıştılar.. Bu arada bazı medya organlarında, ’Çok şükür ki, bu yolsuzluk iddiaları sırasında Hâşimî Refsencanî’ adı gündeme gelmedi..’ manşetleri göze çarpıyordu.. (Refsencanî ailesinin İslam İnqılabı öncesinden beri oldukça zenginliği bilinmekle birlikte, İran toplumunda her türlü yolsuzluk iddiası gündeme geldiğinde, bütün gözler ve sözler en çok da bu isme ve ailesine çevriliyordu..)
Bu arada, İslamî Şûrâ Meclisi’ne verilen bir teklifle Cumhurbaşkanlığı’nın kaldırılması, Rehberlik makamının yanında bir de cumhurbaşkanlığının bulunmasının ülke yönetiminde iki başlılık duruma meydana getirdiği halde; bunun yerine Meclis’in kontrolünde bir Başbakanlık kurumunun tekrar getirilmesi’ istendi.. Bu konu da ilginç gelişmelere yol açabilir..
Öte yandan, İslam İnqılabı Muhafızlar Ordusu (Pasdaran)’ın başkomutanı olan Muhsin Rızaî’nin, 8 yıllık İran-Irak Savaşı’nın ateş-kesle sona erdirilmesinden 23 sene geçtikten sonra, savaşın sona erdirilmesi ve ’ateş-kes’in kabulü konusunda Haşimî Refsencanî’ye suçlamalar yönelten açıklamalar yapması, son günlerin ilginç çıkışlarından.. Rızaî, ’ateş-kes’in kabulünü istemediğini ve o günlerde İmam Khomeynî’ye yazdığı mektubların henüz yüzde 95’ini açıklamadığını, zamanı geldiğinde gerekli gördüklerini de açıklayacağını belirtti..
Bu gidişle, Refsencanî’ye karşı yeni bir saldırı kampanyasının başlatılması ihtimali ve yeni denklemler ve saf tutmaların gerçekleşeceği anlaşılıyor..
***
 Bu değinilerden sonra yeniden, Burhaneddin Rabbanî konusuna dönelim:
*
Merhûm Rabbanî, verdiği mücadelenin içinde tabiatiyle, tıpkı diğer Afgan liderleri gibi yabancı liderlerle de görüşüyordu.. Yukardaki resimde, o, 1980-88 arası Amerikan Başkanı olan R. Reagan’la görülüyor.. Rabbanî, USA işbirlikçisi diye bile suçlanabiliyor ve bu resim ’delil’(!) olarak gösteriliyordu.
*
Enver Paşa, ’Beççe-i Saqa’, Muhammed Eyyûb Khan..
Peşaver caddelerinde dolaşıyorum..
İngiliz sömürgeciliği döneminden, 100 yıl öncelerden kalma görkemli binalar göze çarpıyor..
Hemen her yerde ve özellikle de otobüslerin dış süslemesinde, sadece benim değil, genelde Hind alt-kıt’ası ve civarındaki halkların dışında, kimsenin zevkıne hitab etmediğini düşündüğüm vıcık vıcık ve cıvık renkler hâkim..
*
Peşaver’deki bazı dükkanlarda bir fotoğraf dikkatimi çekiyor..
Fotoğrafın altında‚ ’Beççe-i Saqa Habibullah, / Hâdim-i din-i Resûlullah’ / Beççe-i Saqa Habibullah, Resulullah’ın dinin hizmetçisi’ yazısı okunuyordu..
’Beççei Saqa’, yani, ’Sakaoğlu / Sucuoğlu mânasına gelen bir lakab..
Ama, Beççe-i Saqa denilince, hemen her Afganlının zihninde-hâfızasında bir şeyler canlanıyor..
’Beççe-i Saqa’ denilince.. Kimisi, saf, yiğit bir halk çocuğunun liderliğini,
Kimisi, okuma yazması bile olmayan, kara-cahil bir cür’etkâr kişiyi,
Kimisi, aklı yetersiz olsa da, duygu ve düşüncelerinde samimî bulunan ve ’Enver Paşa’nın emireri’ olmanın ötesinde hiçbir özelliği olmayan bir kişiyi hatırlıyor..
Enver Paşa mı?
Evet, evet.. Bildiğimiz Enver Paşa.. Ve ben Peşaver’de Enver Paşa’yla karşılaşıyorum!.
Birinci Dünya Savaşı’nda Osmanlı Orduları Başkomutan Vekili olan ünlü isimle..
O, İttihad-Terakkî’nin üç ünlü paşasından birisi.. (Enver, Tal’at ve Cemal Paşa’lar..)
Osmanlı Devleti, Birinci Dünya Savaşı’nda ağır bir yenilgi alıp, teslim olunca..
Bu üç paşanın herbirisi bir tarafa sıvışırlar.. Tal’at Paşa Berlin’e kaçar (ve orada bir ermeni eylemcisi tarafından öldürülür..) Enver Paşa ise, Moskova’ya kaçmıştır..
O sıralarda komünist -bolşevik ihtilali’nin olduğu karışık dönemdir.. Enver Paşa, kısa süre sonra, Moskova’dan gizlice Türkistan’a geçer.. Cemal Paşa da Enver Paşa’yla buluşur..
Enver Paşa, Türkistan’da müslüman halkların bolşeviklere karşı ayaklanmalarına katılır.. Halk, Osmanlı Orduları Başkomutan Vekili’ne derin bir sevgiyle bağlanır.. Enver Paşa, Cemal Paşa’yı da Afgan Ordusu’nu düzenlemekle vazifelendirir.. (Cemal Paşa daha sonra Tiflis’e geçer ve o da orada bir ermeni eylemcisi tarafından öldürülür.)
Ve, Enver Paşa, bir Kurban Bayramı sabahı’nda bayram namazını kılıp, halkla bayramlaştıktan sonra, komünistlere karşı girişilecek bir saldırı için harekete geçtiğinde, Tacikistan’da vurulur ve o da orada dünya hayatına vedâ eder..
O zaman, Enver Paşa’nın emireri, Beççe-i Saqa diye anılan bir askerdir ve bu kişi, daha sonra Enver Paşa’nın emireri olarak, epeyce bir şöhret sahibi olur.. Ve M. Kemal’in Türkiye’de kanlı bir şekilde uygulamaya koyduğu ateist temelli inkilapları Afganistan’da tekrarlamak için işe koyulan Afgan Şahı Emanullah Khan’a karşı ayaklanan halk kitlelerinin başında yer alır ve Beççe-i Saqa, duruma hâkim olup, ülkeye 9 ay kadar da hükûmet eder..
Ama, hiçbir hazırlığı yoktur.. Hemen mektebleri kapatır, hayatı İslam’a göre yeniden tanzim etmek için kolları sıvar, ama, neyi nasıl yapacağının bilgisine sahib değildir..
Okuma yazması bile olmadığından, sadece Enver Paşa’nın emireri olmakla durumu kurtarmaya yetmez ve nihayet, bertaraf edilir. Ama, halk onu yine de sevmiş ve unutmamıştır. Çünkü, herşeye rağmen, o bir halk kahramanı ve bir bakıma, Tâlibân’ın 70 yıl öncelerdeki öncüsüdür.. Bir farkla ki, Tâlibân, ’medreselerde okuyan talebeler’ mânasına gelen isminden de anlaşılacağı üzere, tahsillidirler.. Ve mütedeyyin insanlar Beççe-i Saqa’yı hayırla, rahmetle, ihtiramla anarlar.. Resimlerini onun için bulundururlar, dükkanlarının vitrinlerinde..
Onun resimlerinin bir köşesinde ise, beyaz bir at üzerinde, bir küçük resim daha bulunurdu.
Bu Enver Paşa idi.. Resmin altında da, ’Enver Paşa, Serfermande-i arteş-i İslam, battal’ul Hurriye..’ (İslam Ordusu Başkomutanı, Hürriyet Savaşçısı, Enver Paşa) satırları okunurdu..
(Enver Paşa’yı kendisinin en büyük rakibi olarak bilen M. Kemal’in ona karşı nasıl bir duygu beslediğini ve kemalistlerin de o husûmeti üççeyrek yüzyıl sürdürdüğünü ve 1922 yılında Tacikistan’da Duşenbe yakınlarında öldürülen Enver Paşa’nın kemiklerinin İstanbul’a getirilmesi için yapılan çabaların ancak 1995’lerde netice verdiğini de bu vesileyle hatırlayalım.)
*
Dükkanlarda göze çarpan diğer resimlere gelince..
Hind müslümanlarının medar-ı iftiharı olan Muhammed İqbal’in de resmi var, Pakistan’ın ilk C. Başkanı olan Muhammed Ali Jinnah’ın o kadar yok..
Ama, 1958-68 arasında Pakistan Başkanlığı’nı üstlenmiş olan Mareşal Muhammed Eyyûb Khan’ın fotoğraflarını ise, hemen heryerde görmek mümkün..
(Pakistan-Hindistan müslümanları arasında isminde Muhammed olmayan hemen kimse yok gibidir.. Ya ilk isim, ya ikinci isim, Muhammed’dir.. Muhammed Eyyûb Khan’ın Cumhurbaşkanı olduğu dönemlerde Türkiye’de de çok sevildiğini hatırlıyorum.. Çünkü, 1959 yılında Türkiye’ye geldiğinde dönemin Cumhurbaşkanı Celal Bayar’la İstanbul’a gider.. Günlerden Cuma’dır.. Eyyûb Khan, namaza gitmek ister..
Sultan Ahmed Camii’ne giderler.. Ama, Celal Bayar, bir sandalye isteyip, namazın bitişine kadar, cami dışında, otururak bekler, misafirini.. Eyyûb Khan’ın sorması üzerine de, ’Biz laikiz..’ der.. O sahne, bizim ilk gençlik yıllarımızdan beri zihnimizden asla silinmemiştir.
(O zaman henüz Bangladeş diye ayrı bir devlet yoktu ve orası Doğu Pakistan idi.) Eyyûb Khan, 1963 yılında ise, Türkiye, İran ve Pakistan’ın, bu üç devletin Bengal Körfezi’nden Balkanlar’a kadar uzanan coğrafyada, -o zamanki nüfuslarıyla, Türkiye ve İran 30’ar milyonluk; Doğu ve Batı Pakistan ise birlikte, 120 milyonluk olduğundan- 180 milyonu bulan bir nüfusla bir konfederasyon kurmasını, her devletin uluslararası kimliğini korumakla birlikte, dışsiyasette ve savunmada ortak tek bir irade ile hareket edeceklerini açıklamalarını istemişti de, Amerikan hükûmeti bir taraftan, dönemin TC. Başbakanı İsmet İnönü diğer taraftan bu öneriye kesin-kes karşı çıkmışlardı.. Amerika’nın karşı çıkmasının sebebi malûm idi.. İnönü ise, ’Biz Pakistan’ı severiz, dostumuzdur, ama, biz 200 yıldır Batı ile bütünleşmeyi prensip edinen bir ülke olarak böyle bir teklife hoş bakamayız..’ demişti.. Bu bakımdan M. Eyyûb Khan’ın, müslüman halkımızın nezdinde ayrı bir yeri vardı..
Ve şimdi ben onun babacan ve sevimli fotoğraflarını vitrinlerle seyrediyordum ve o iktidardan uzaklaşalı ve dünyadan da ayrılalı yıllar geçmiş olmasına rağmen, onun böylesine sevilmesinden de, bir mâna çıkarmaya ve onun resmini dükkanlarında bulunduranlarla bir gönül ve duygu birliği taşıdığımızın ipuçlarını bulmaya çalışıyordum..
*
Peşaver’den Revalpindi’ye geleceğim.. Minibus muavinlerinin hançerelerinden yükselen, ’Pindi- Pindi...’ feryadlarından Revalpindi’ye giden arabalar olduğunu anlıyor, Pindi ve başkent İslamâbâd’a geliyorum.. İslamâbâd yeni kurulmuş bir şehir olduğundan, henüz küçük ve resmî binalarla dolu, diplomatik, ziyaretçilerine bile mesafeli duran bir havayı yansıtıyordu.. Pindi ise, epeyce karışık, hareketli bir şehir.. Şehrin merkezi kesiminde bir-iki saat dolaşıp, fazla kalmadan Lâhor’a geliyorum..
Lâhor, bizim eski edebiyatımızda bile, ’mâ’şuqe’lerin üzerlerine attıkları Lahor şallarıyla ünlü bir yer şehir.. Yahyâ Kemâl’in ’Mahurdan Gazel’inin ilk mısralarını mırıldanabilirsiniz:
’Gördüm, ol meh, dûşuna bir şâl atıp, Lâhor’dan...’
Bu şehre geldiğinizde, diğer şehirlerde bile görülmeyen derecede bir canlılık ve bir o kadar da kuralsızlık, düzensizlik ve karışılıkla karşılaşmanın şaşkınlığı yaşıyorsunuz.. otomobiller, kamyonlar, motosikletler, bisikletler, at ve eşek arabaları ve hammallar.. Ve de yığınla dilenciler, her adım başında.. Hele de, cild renginizle biraz farklı bir tip oluşturduğunuzdan, yabancı olduğunuz ve paranızın çok olması ihtimali sözkonusudur ve birilerine birkaç kuruş para verecek olsanız, kendinizi diğerlerinin yalvarışlı saldırılarından kurtarmanız neredeyse imkansız hâle gelir..
Geldiğim her yerde, Afgan cemiyetlerinin özellikle Rabbanî’nin Cemiyet-i İslamî’si ve Hikmetyar’ın Hizb-i İslamî’sinin şubeleri, önceden haberdar edildiklerinden, oralardaki kardeşler yardımcı olmak için yarışıyorlar..
Ama, ben tek başına dolaşmayı, bu şehirleri ve bu müslüman toplumlarını, başkalarının yönlendirmesi olmadan, kendiliğimden ve görebildiğim kadarıyla da olsa, kendi müşahade gücümle tanımak istiyorum..
Acıktığınızda, muz imdada yetişir.. Muz, yerli mahsul olduğu için, hem bol, hem oldukça ucuz ve de temiz..
Geceyi geçirmek için bir otel arıyorum..
Ama, ya çok lüks otellere gideceksiniz, ya da otellerde hiç ytmamak yolunu tercih edeceksiniz..
Çünkü, otel haşeratının olduğu, ortada..
Ayrıca..
Neswar belâsı, bir ayrı konu..
Neswar, kahverengi bir toz.. O toz, alt çene dişleri ile yanağın arasına konuluyor, 20 dakika kadar bekletiliyor orada.. Orada bu toz, tükrükle muamele edildikten sonra, mayalanıyor ve sakız gibi oluyor.. Bana göre, uyuşturucu ve keyif verici maddelerden birisi..
Ama, yerli halk onu haram bilmiyor.. (Gerçi, oradaki şiî ve sünnî ulemâ, esrar /haşhaş ve diğer uyuşturucu ve keyif verici maddelerin haramlığına dair bir âyet olmadığını söyleyerek, haram olmadığını iddia edebiliyorlar.. Bunlar sarhoşluk vermiyormuş.. Halbuki, gelecek nesilleri bile harab ediyor, ama, bunu onlara anlatmak mümkün değil..)
Bu sakızı insanlar çiğneyip çiğneyip, etrafa tükrük fırlatıyorlar, devamlı..
Neswar denilen bu nesnenin çiğnenmesinin verdiği bir zevk varmış.. Ama, ayrıca, uzun süre açlık hissi çekmeden ayakta kalmaya da hizmet ediyormuş..
Otel odalarının, işyerlerinin, büroların, odaların içinde, merdiven boylarında, tabandan bir metre yukarılara kadar hemen bütün duvarlar, her taraf kırmızı tükrük lekeleriyle kaplı.. Bu o kadar tabiî karşılanıyor ki, şaşırmamak mümkün değil.. ve ayrıca onlar için çok normal ve alışılmış gibi gözükse bile, dışardan gelenler için, çok müstekrek, iğrenç bir manzara..
Dahası, neswar çiğneyip tükürürken, rüzgarın savurmasıyla, bazen üzerinize bile bir kırmızı tükrük kitlesinin gelmesi işten bile değil..
Böyle bir durumla karşılaştım..
Adama bağırıp çağırdım.. Namaz işareti yapıyor, üzerime necîs / pis bir şey sıçrattığını anlatmaya yapıyorum, kızgın bir şekilde..
Adamcağız bön bön bakıyor, niye kızıyor diye..
Ve sonra, ’temiiz, temiiiiz..’ demez mi!..
Güler misin, ağlar mısın..
Kızıp, ’Al öyleyse, benimki daha temiz diye, adama, diplomasi dilindeki ’mukabele-i bilmisl’/ ayniyle mukabelede bulunmak, karşılık vermek durumunda da bulabilirsiniz, kendinizi..
Ama, o zaman bile pek aldırmazlar.. Çünkü, bu tükrük kitlecikleri bir uğur lekesi imiş gibi herbirisinin üzerine gelebiliyor..
O halde niye kızıyorsunuz ki..
Bunun bir mânasının olmadığını düşünüyorlar..
Hem o görüntülerden, hem o tükrük kitleciklerinin üzerinize gelmesinden kurtulmak ve de otel haşeratından kaçmak istiyorsanız, en iyisi.. Parklarda yatmak..
Böylece başkalarının yaşadığı hayatı tecrübe etmek imkânı da elde ediyorsunuz..
Gece hava sıcak..
Lâhor’da, epeyce dolaştıktan, dünyaca ünlü Şalimar Bahçeleri’ni, bağlarını, tabiî parklarını gördükten ve akşam ve yatsı namazını Şahî / Padişahî Camii’nin gece bile, gündüz sıcaklığından kalma henüz kızgınlığı geçmemiş taşları üzerinde edâ ettikten sonra..
Bu camiin yanıbaşındaki bir küçük parktın kenarında bulunan Muhammed İqbal’in türbesinin yanıbaşında, ben de çoğu Afganistanlı olan nice insanlar gibi, ben de bir ulu ağacın altında çimenler üzerine uzanıyorum.. Temiz bir çokyıldızlı otelde, gökkubbe altında gecelemek bir ayrı güzel..
Üstelik, merhûm İqbal’in türbesinin hemen yanıbaşında olmak ne saadet..
O ki, ’Yârab, bana ya Hicaz’lı güzelin (Resul-i Ekrem kasdediliyor) yanı başında, ya da hiç değilse bir minare gölgesinde bir mezar nasib eyle..’ demişti.. O, duasının bir kısmı karşılanmışcasına, işte burada, Padişahî Camiinin bir minaresinin dibinde yatıyordu..
Ve ben de etrafta yatan onlarca insan gibi, uzanıyorum çimenlerin üzerine.. Sırt çantam, yastığım..
Ama, uyumak o kadar kolay olmayacak..
Çünkü, dibince yattığım ulu ağacın dallarında yüzlerce sincabın kaynaştığını görüyorum.. Ve aşağıya iniyorlar, göğsünüz üzerinden bile geçiyorlar; az biraz ürperseniz, bir anda ağaca tırmandıklarını görüyorsunuz..
Yanı başımdakiler benim korktuğumu farkedince, işaret diliyle korkmamam gerektiğini, onların insanlarıa zarar vermediğini anlatıyorlar..
Gerçekten de öyle oluyor ve sabah ezanıyla uyanıyorum..
Günün ilk ışıklarıyla şehirde yine gezintiye çıkıyorum yeniden, saatlerce..
Siyalkut’ta M.İqbal’in fizikî değil, ideallerinin izini arıyorum
İkindi vakti olunca, bir yerde minibüslerin Siyalkut - Siyalkut diye yolcu çağırdıklarını görünce..
Siyalkut’a gitmek geliyor içimden..
Çünkü, Siyalkut, Muhammed İqbal’in doğduğu şehir.. O, her ne kadar İqbal-i Lahorî diye anılsa da.. Belki o şehirde ondan bir takım izler bulabilirim duygularıyla atlıyorum bir minibüse..
Lahor’un 150 km. kadar kuzeydoğusunda..
Birbirinden ayrı birçok büyük nehir kolları var.. Esasen, bölgenin adı olan Pencâb, /’penç âb/ beş su, beş nehir’den geliyor.. Yüzlerce metre genişliğinde nehirler ki, Himalaya’dan geliyor...
Yağmur yağınca, sular bir-iki metre yükseliyor.. Ve her taraf dümdüz olduğu için, sular oldukça sâkin aktığından, hiç bir yer tahrib olmuyor ve sular çekildikten sonra ise.. Mahsul her ne kadar mahvolsa bile, selin getirdiği yeni ve bereketli alüvyon toprakları verimi birkaç kat daha arttırıyormuş.. Halk bu gibi su baskınlarına alışmış, yüzyıllardır.. Pakistan’ın yarısı çöl, yarısı göl denilse yeridir.. Çölün dışında olan yerler yeşillik denizi.. (Geçen sene meydana gelen ve kuzeyden güneye, 1200 km.lik Pencâb Vadisi’ni 40-50 km. genişliğindeki bir şerit halinde yıkıp geçen ve 20 milyona yakın insanın evsiz-barksız, büyük sel felaketi, istisnaî bir durum.. Son 80 yıldır hiç görülmemiş bir durumdu, o..)
Yolculuk henüz sone ermemişti ki, iftar vakti erişti.. Herkes çıkınlarını açıp, iftar ediyorlar.. Neleri varsa, bölüşüyorlar.. Beni yalnız görünce.. Herbirisi kendi çıkınındakinden birşeyler ikram etmek için yarışıyorlar, âdetâ..
Ancaak, bütün yiyecekleri son derece acı.. Hele de oruçlu, aç karnına o acılı yiyecekleri yemenin insanın midesine neler getireceğini düşünmek gerekiyor..
*
Siyalkut, 60 küsur senedir Hindistan- Pakistan arasında üç savaşa vesile olmuş ve henüz de çözülememiş olan Jamnu-Keşmir’in hemen sınırında, birkaç km. ötesi, Hindistan..
Bir restorana gidip bir şeyler yemek istiyorum..
Burada hayvancılık oldukça gelişmiş olduğundan, restoranlarda et yemeklerinden başka bir şey pek gözükmüyor..
Büyük bir kazanda pişirilmekte olan haşlama etten istiyorum..
Ama, o etin taa içine kadar işleyen öyle müthiş bir acılık var ki, yemek mümkün değil..
Tabağımı alıp, musluk altında eti sudan geçiriyorum..
Oradakiler gülüyorlar.. Ve, sudan geçirmekle, etin acılığının gitmesi yine de mümkün değil..
Güçbela bir kaç lokma atıştırdıktan sonra, parasını ödeyip caddeye çıkacağım..
Ama, para almıyorlar..
Sen türksün diyorlar..
Bu gibi tavırlar, benim gibilerin olabildiğince törpülemeye çalıştığı kavmiyetçilik duygularını tahrik etmeye, insana içi boş gurur duyguları vermeye pek müsaid..
Caddeye çıkıyorum..
Ortalıkta in-cin yok..
Öğreniyorum ki, Salahaddin Eyyubî seriali varmış, ikinci kanalda.. Onun için o saatte, herkes evinde, televizyon karşısında olurmuş..
Bir otel buluyorum..
Pasaportumu uzatınca..
Adamın yüzünde bir müthiş muhabbet hâlesi beliriyor..
Para almam diyor..
Etrafındakilere gösteriyor.. Türk.. Üstelik de adı, Selahaddin.. Ve o gece, 2. Kanal tv. de gösterilmekte olan serialin kahramanı ile adaş..
Ve para kabul ettiremiyorum..
’Peygamber arab olduğu için, arab’ı sevmek gerekir..’ diyenlere, İqbal’in‚ ’Peygamber arab olduğu için, arabı sevmek gerekir diyenler, İslam’ı anlamamışlardır..’ şeklindeki sözünü hatırlatmaya ve bu sözünün türk’e de uygulanmasını anlatmaya çalışıyorum..
Adamcağız, yine de para almıyor..
İnsanın kendi kavminden utanmasına elbette gerek yok, ama, bu gibi aşırı muhabbetler, kişiyi kendi kavmiyle öğünmek noktasına da götürmeye de zemin hazırlar..
Ki, kendi fikirlerini büyük çapta;, ’ALLAH sana müslüman adını verdi.. Sen ise, bundan türk, kürd, arab-acem vs. diye yüzlerce millet uydurdun.. Halbuki, bizler tevhid gülistanında, aynı sözü farklı dillerde şakıyan bülbüller durumunda olmalı değil miyiz?’ diyen merhûm İqbal’le düzelttiğine inanan birisine yapılır mı bu?
*
Gelecek nesilleri bile bozan uyuşturucuları, sarhoşluk vermedikleri gerekçesiyle haram kabul etmeyen bir anlayış..
Otelci, bana güzel bir oda gösteriyor; üçüncü katta..
Burası her nasılsa, neswar lekelerinden büyük çapta korunmuş..
Yalnız bir hatırlatma yapıyor, otel sahibi..
’Gece, maymunlar gelip, pencerenin demir parmaklıklarını zorlarlar, korkmayasın.. Hem giremezler, hem de zarar vermezler..’
Gece korkmayayım ve neler olup bittiğini göreyim diye lambayı söndürmüyorum. Uykuya dalıyorum..
Ve gecenin 03.00 sularında pencerenin demirlerine asılıp, parmaklıkları vargücüyle zorlayan bir maymun görüyorum..
Gidecek gibi değil..
Sonra, çantamdan bir muz çıkarıyıp uzatıyorum..
Alıp gidiyor..
Ertesi gün, Siyalkut’tan biraz dolaşıp , Lâhor’a geri dönüyorum.. Oradan da tekrar Peşaver’e..
Ve orada birkaç gün daha bekledikten sonra, Celalâbad civarından Afganistan’a geçiriliyorum.. Arazi arabası, taşlı yollarda içindekileri hoplata hoplata yol alıyor.. Yol filan yok..
8-10 kişi var, yanımızda, silahlı... Tehlikeli yerlerden geçirilmemem için onların tenbihlendiklerini anlıyorum.. Ben hem TC. pasaportu olan bir yabancı, hem de gerekli yerlerde Hizb-i İslamî’nin kimlik kartını gösterebilen, Cuzcan eyaletinden, türkçeden başka dil bilmeyen bir Afganlı durumundayım. Üstelik İstanbul’da ders okuduğum için, özbek türkçesini de konuşamıyorum, önceden belirlenen davranış proğramına göre.. Yol arkadaşlarım benim Afganistan’a bu kadar yabancı olmama şaşırıyorlar.. Bu arada, dere boylarında, dağ başlarında bile, kendilerinin haklarını Tahran’daki bir konferansta savunan ve Rus delegesini susturan İstanbul’lu ’kahraman’ (!?) gazeteciyi tanıyıp tanımadığımı soruyorlar.. Uzaktan, biraz tanırım deyip geçiştiriyorum..
 Rabbanî, Afganistan şartlarına göre, o bünyeye çok bol gelen bir elbise durumundaydı..
*
Şehirler komünistlerin elinde olduğu için, şehirlerin, kasabaların uzaklarından, dere boylarından gidiyoruz..
Başkent Kabil / (Kabul)’e değil, güneybatı’da Qandehar’a yöneliyoruz..
Gittiğimiz bazı yerlerde, Türkiye’de ders okumuş Afgan komutanlarla da karşılaşıyorum.. Oralarda, kimileri, Rabbanî veya Hikmetyar’ın bölge sorumluları olmuşlar veya valileri..
Onlardan birisi, daha önceden, İstanbul’da tanıdığım halîm-selîm bir arkadaştı.. Savaş onları öylesine başkalaştırmıştı ki, insan öldürmek onlar için tavuk kesmekten bile daha kolay bir hale gelmişti.. Bu arkadaş, benim oralarda olduğumu haber alınca, biraz aceleyle gelmişti, üzeri toz-toprak idi.. Yorgundu.. Biraz nefes-alıp verdikten sonra, bir mikdar rus esirini kurşuna dizdiğini, oradan geldiğini günlük, çok olağan bir haber gibi veriyordu..
Ne kadar esirdi, öldürdükleriniz deyince..
117 demişti..
Hiç birisinin gözlerini bile bağlamış, bir duvarın dibine dizip, elleri bağlı vaziyette , şakaklarına birer kurşun sıkarak..
Yaptığı ’kahramanlığı’ (!), o kadar sâde bir iş gibi anlatıyordu ki.. Kendinizi sanki dünyadan kopuk bir başka âlemde geziniyor gibi hissedebiliyorsunuz..
Sebebini sorduğumda, ’Ekmeğimiz kendimize de kalmamıştı, aç ölmelerindense...’ diye bir cümle kurmuştu.. Tabiî, arkasından, esirlerin öldürülebileceğine dair âyetleri de okuyordu, ama, bağışlanabileceklerine dair cevazı hatırlamak bile istemiyordu.. (Kaldı ki, o Sovyet askerlerinin çok büyük bir kısmı da, Sovyetler’in müslüman bölgelerinden getirilmişlerdi..)
*
Dere boylarında, bazen, Afganistan’daki komünist rejimin emrindeki ’müslüman askerleri’yle karşılaşıyoruz..
Hemen mevzi alıyoruz.. Onlar da öyle..
Ama, daha sonra, arkalarında komünist-rus askerlerinin olmadığını, ateş etmemelerini, namaz kılmak istediklerini söylüyorlar ve ’hepimiz müslümanız, ateş açmayalım..’ diyorlar..
Tüfeklerini çatıyorlar, derede abdest almaya başlıyorlar.. Bizim arkadaşlarımız da, aynı şekilde davranıyorlar..
Ve sonra onlar namazlarını kılıyorlar, 10-15 metre uzakta da biz..
Arkadaşlarımızdan birisi, ’Birader, şu adamlara bakın, öyle bir huşû ile namaz kılıyorlar ki.. Ama, arkalarında Sovyet askerleri olsaydı, onlar bize ateş açacak ve biz de kendimizi savunmak için, onlara.. Ve, ya onlar, ya biz veya hepimiz de ölecektik..
Bizim trajedimiz bu..’ diyor..
Ama, bu kardeşlik, son derece kırılgan..
Her an, bir emirle, size çevirebilirler namluları..
Ama, sadece onlar mı?
Cemiyet- i İslamî veya Hizb-i İslamî, kendi hâkimiyet bölgelerinden geçen diğer mücahid teşkilatlarının mensublarını, kendi mayın tarlalarına karşı uyarmaya bile gerek görmüyor ve onların havaya uçmalarını keyifle seyrediyorlar..
Yani, karşıt cemiyetlerdeki mahallî ’mücahid’ güçlerinin birbirlerine karşı sergilediği acımasızlık, Peşaver’dekilerin birbirlerine olan yaklaşımlarına göre çok daha haşin..
Ayrıca, karşılaştığım Türkiye’li bir ’mücahid’, ’Ben komünistlerle savaşmaya gelmiştim, buraya.. Burada Cemiyet-i İslamî ve Hizb-i İslamî’nin adamları olarak birbirimizi, komünistlerden daha az öldürmüyoruz..’ diye bir facia-itirafda bulunuyor..
Söylediklerine inanasım bile gelmiyor, ama, görünen köy de kılavuz istemiyor..
*
Gönderildikleri cehbelerde sadece komünist-rus askerlerinin olmadığını, ’cihad’ teşkilatlarının ’mücahid’lerinin de birbirlerine, ALLAH - ALLAH diye ve ALLAH adına ve din-i mubîn’e hizmet aşkıyla birbirlerine tuzaklar kurup birbirlerini yüzler halinde katlettiklerini, öldürdüklerini çok net olarak öğreniyorum..
İnsanın içi kararıyor..
Halbuki, o günlerde, Rabbanî ve Hikmetyar, aralarında o kadar giderilemez derecede bir zıddiyet ve husûmet olduğu izlenimi vermekten yine de kaçınıyorlardı..
Ama, daha alt kademelerdekiler birbirleriyle daha şiddetli bir zıddiyet içinde bulunuyorlardı.. Bu arada, taraflar birbirlerini Pakistan Askerî İstihbaratı’nın oyununa gelmiş kuklalar olarak bile nitelebiliyorlardı..
Bunu hemen bütün savaş cebhelerinde de görmek mümkündü.
*
Rabbanî, şiîlik- sunnîlik gibi konulara asla itibar etmiyor ve aradaki ihitilafların sünnî mezhebler arasında da var olan bir takım fıqhî aykırılıklardan fazla olmadığını, 14 asır önce siyasî ayrılıkları devam ettirmenin ise, bugüne bir faydasının olmadığını, ve o günkü meşruiyyetin ölçülerinin bugün kimseye uygulanamıyacağını söylüyor ve bir sünnî müslüman olan Muhammed İqbal’den, ’Kerbelâ Faciası’nın Esrarı Hakkında’ başlıklı ve benim de çok sevdiğim şiiri oldukça duygulu bir şekilde okuyor ve ’Hangi şiî şair bu konuyu bu kadar güzel yansıtmıştır?’ diye soruyor ve amma, (Hz. Huseyn’in Yezîd karşısındaki kesin haklılığını tesbit ve teslim etmenin, bugün o ihtilafta Hz. Huseyn safında olduğunu söyleyenlere nasıl bir fıqhî meşruiyyet zemini oluşturabileceğinin düşünülmesi gerektiğini’ ifade etmekten kendisini alamıyordu..
Hikmetyar ise..
(Devamı gelecek yazıda inşaallah..)
 (Rabbanî ve Hikmetyar.. Birisi gizli, diğeri açıkça, birbirine savaş açacak kadar zıddı olan iki isim.. Ama, biribirlerine tebessümle bakacak kadar bir görüntü de verebiliyorlardı.)
|
|
 |
|
 |
|
|
|
|
|
Logged
|
Görüyorum ki; evleriniz Rum Kayzeri'nin evlerine, lükse hayranlığınız Kisra'nın tutumuna, servet peşinde koşmanız, Karun'un anlayışına, saltanatınız Firavun saltanatına, nefsleriniz Ebu Cehil nefsine, gururunuz Ebrehe'nin gururuna, yaşayışınız sefillerin yaşayışına benziyor. ALLAH için söyleyin bana, MUHAMMEDi'den olanlar nerede?[/co
|
|
|
Yahya Abbas Müsavi
уαя∂ıм¢ı уöиєтι¢ι
Puan: 280
Çevrimdışı
Üye ID: 30
Nerden:
|
 |
« Yanıtla #3 : 10 Ekim 2011, 14:23:53 » |
|
 |
|
 |
 |
Rabbanî ve Afganistan’ı yakından tanımak için.. –IV 10 Ekim 2011
secakirgil@yahoo.com
-Evet, bu anlatılanlar hepimizin hikayesidir, gerçekte..-
(NOT: Burada anlatılanlar, Üstad Burhaneddin Rabbanî’nin ’öldürülmesi’ni vesile edinerek, Afganistan’da verilen İslamî mücadelelerin nasıl olup da sonunda cihad teşkilatları arasında kanlı bir boğuşmaya dönüştüğünü anlama çabasını da yansıtmayı hedeflemektedir.. Ki, böylece belki bugünlerin izahı da biraz daha kolaylaşabilir..
Bunun için de, bu ülkenin jeo-politik ve sosyal atmosferinden bir nebze söz etmek gerekmektedir..
Burada İslamî kimlikleri ile bilinen kimseler özellikle hedef alınıyor veya korunuyor değildirler.. Kimseye husûmet de sergileniyor değil..
Belki onların bulunduğu şartlarda bulunsak, bizler de aynı tavırları ve hattâ daha fazlasını sergileyebiliriz..
Ayrıca unutmayalım ki, ALLAH tarafından özel olarak korunduklarına inanılanlarla çocuklar dışında, kimse hatasız, günahsız olarak nitelenemez..
Açıktır ki, bu satırların sahibi de tesbitlerinde, gözlemlerinde, değerlendirmelerinde birçok hatalar yapabilir..
Ama, birileri, bir hata dolayısiyle değil de, kendi muhabbet besledikleri kimselere onların istediği şekilde yaklaşılmadığını görünce feveran ediyorlar; hatta ölçüsüz ve edeb sınırlarını bile zorlayan sözde fikrî yorumlar ve eleştiriler yazdıklarını sananlar görülüyor.. Bu gibilere cevab vermeye gerek olmadığı açıktır..
Burada yorum yazan veya e-mail adresime mesaj gönderen bazıları da, benim‚ kendileri gibi düşünmediğim için, başladığını ilan ettikleri -ne demekse- ’küresel cihad’dan, habersiz ve nasibsiz olduğumu iddia ederek beni suçluyorlar.. Bazı yakışıksız iddia ve ithamlarda bulunanların çoğu müstear isimlerin arkasına sığınıyorlar..
Bu satırların sahibi, kimliğiyle ortadadır ve şahid olduklarımdan bazılarını ve müslümanların geleceğinde ibret olabileceği ümidiyle, yazıya döküyor ve amma, bütün yaşadıklarımı yazıya dökmek gibi ve merakları tahrik edecek bir tavır sergilemekten kaçınıyorum.. Yûnus Emre’nin deyimiyle, ’Yoğise, eydeyidum (söylerdim) nice ayruksu (başka) haber..’
Ancak, bir önceki yazıya yorum yazan bir okuyucunun, ’Rabbanî'nin karunî servetinden ve İran'ın onu Hikmetyar ve sonra da Tâlibân'a karşı açıkça desteklediğinden bahsedecek mi?’ şeklindeki cümlesine değinmek gerekiyor.. Çünkü, bu, vebali gerektiren ağır bir bühtan olabilir.. Hele de Âhiret inancı taşıdıkları için müslümanlar, bu gibi ithamlardan daha bir korkmalıdırlar..
Bu gibi yakıştırmalar hemen bütün siyasetçiler için daima dile getirilir.. Ben bu gibi iddialardan uzak durmaya daima çaba harcarım.. Böyle bir ithama mâruz kalan Rabbanî ise, artık bu dünyada değil.. O zaman bu gibi iddialar gelişigüzel söylenmiyorsa, şer’an muteber delilleri belirtilmelidir.. Ve ben, onun kaarun gibi zengin olduğuna dair bir iddiayı duymadım.
Ayrıca şu konuya da değinmeliyim ki, siyasî çalışmalar, mahiyeti gereği para da istemektedir.. Ve bir ideolojiye, inanca, bir siyasî çalışmaya hangi sebeble olursa olsun, yakınlık duyan veya bağlanan kimselerden hali-vakti yerinde olanların maddî destekleri, bilinmeyen bir şey değildir.
Burada dikkat edilmesi gereken husus, lider konumunda olanların bu gibi maddî imkanları şahsî heva ve hevesleri için kullanıp kullanılmadığıdır..)
***

*Merhûm Burhaneddin Rabbanî, toplumu kan dökerek ve silahla düzeltmeyi temel kabul eden anlayışları çılgınlık olarak niteleyen bir idrak sahibi idi..
Müslümanlar mezhebî ihtilaflarını bırakıp, ittifak ettikleri hususları öne çıkarmadıkça..
Bir önceki yazıda, Afgan cihad teşkilatların liderlerinden özellikle Rabbanî ve Hikmetyar’ın mezhebî konulara yaklaşımına değinirken söylenenleri tekrarlıyalım:
(Rabbanî, şiîlik- sunnîlik gibi konulara asla itibar etmiyor ve aradaki ihitilafların sünnî mezhebler arasında da var olan bir takım fıqhî aykırılıklardan fazla olmadığını; 14 asır önce siyasî ayrılıkları devam ettirmenin ise, bugüne bir faydasının olmadığını, ve o günkü meşruiyyetin ölçülerinin bugün kimseye uygulanamıyacağını söylüyor ve bir sünnî müslüman olan Muhammed İqbal’den, ’Kerbelâ Faciası’nın Esrarı Hakkında’ başlıklı ve benim de çok sevdiğim şiiri oldukça duygulu bir şekilde okuyor ve ’Hangi şiî şair bu konuyu bu kadar güzel yansıtmıştır?’ diye soruyor ve amma, (Hz. Huseyn’in Yezîd karşısındaki kesin haklılığını tesbit ve teslim etmenin, bugün o ihtilafta Hz. Huseyn safında olduğunu söyleyenlere nasıl bir fıqhî meşruiyyet zemini oluşturabileceğinin düşünülmesi gerektiğini’ ifade etmekten kendisini alamıyordu..
Hikmetyar ise..)
Evet, böyle demiş ve sözün devamını bir sonraki yazıya bırakmıştım..
Şimdi de, konunun bu tarafına değinmeye çalışalım:
Önce tekrar belirtelim ki, Hikmetyar da, Afganistan’da komünist ihtilale karşı direnen müslümanların önemli figurlerinden birisiydi..
Ama, Rabbanî ne kadar mülayim idiyse, Hikmetyar da tam karşı kutbu temsil ediyordu.. Bu ikisi arasında hedef bakımından temelde bir farklılık olduğunu sanmıyorum; ama, mücadele metodu ve geliştirdiği siyasî çizginin katılığı açısından ister istemez, bu iki şahsiyet ve de diğerleri arasında bir beyaz ışığın yedi rengi arasındaki farklar gibi bir farklılık vardı..
Ayrıca, burada sözü edilen sertlik, bir savaşın ve savaşanların istediği bir tavır da olabilir..
Ama, acı olan, bu mücadelenin, cihad teşkilatları arasında da yıllarca süren bir derin sürtüşmeye ve kanlı boğuşmalara vesile olmasıydı..
Bu, mezhebî konularda da sözkonusu idi..
Rabbanî’nin yaklaşımına değinildi, önceden..
Onun, mezhebî farklılıklar konusunda bir zıdlaşmadan taktik gereği değil, samimî olarak çatışmadan yana olmadığına inanıyorum.. Esasen, onun mes’elelere yaklaşımının genel çerçevesi de böyle olmasını gerektiriyordu..
Hikmetyar’a gelince..
O, bu konuda siyaset icabı, taktik gereği hareket ettiğinin birçok ipucunu vermişti..
Esasen, Hizb-i İslamî’nin teşkilatlarında da bu hava, açıkça görülüyor ve kendi mezheblerinden olmayanlara çok ağır suçlamalar getiriyorlar ve onları adeta yabancı ve düşman gibi görüyorlardı..
Burada yeri gelmişken belirteyim.. 30 yıl öncelerde, Hikmetyar Tahran’daydı ve onunla Hizb-i İslamî’nin Tahran bürosundaki görüşmelerimizden birisinde, o sırada ticaret için Tahran’da bulunan İ. Arslan, K. Unakıtan ve ârif bir müslüman olarak tanıdığım (merhûm) Muammer Dolmacı da hazır bulunmuşlardı.
O görüşmede, üç saate yakın bir sohbetlerimiz ve zaman zaman tartışmalarımız da olmuştu.. Çünkü, Hikmetyar, İİC makamlarının, yüzlerce Afganlı’yı kamyonlara doldurup, sınırın öte tarafına, Afgan komünist rejimin eline bıraktığını iddida ediyordu.. Bu, olacak gibi değildi..
Çünkü, hergün binlerce insanın Afganistan’dan İran’a geçtiğini ve bunların sayılarının 3 milyonu bulduğunu biliyordum.. Ve sınırda, bazı subayların, Afganlı mültecilere bakıp, ’N’apalım ki, Tahran’da İmam (Khomeynî) var.. O olmasaydı, biz sizi böyle baldırıçıplaklar ordusu olarak bırakır mıydık hiç ülkemizi?’ dediklerine bizzat şahid olmuştum..
Ya da, Tahran’da inqılab karşıtı olanların dolmuşta, otobüste, sağda solda, ’Eskiden ülkemizde onbinlerce Amerikalı vardı, onları kovduk.. Şimdi ise, inqılab sâyesinde elhamdulillah, 3 milyon baldırıçıplak Afganlımız var..’ diye kinayeli lafları her fırsatta ve her mekanda söylediklerine şahid oluyorduk..
Şimdi ise, Hikmetyar, bu gibi iddialarda bulunuyordu..
’Belki, sınırda kendiliğinden öyle hareket edenler olmuş mudur?’ diye düşünüyordum. O ise, ’Hayır, Tahran’ın emriyle..’ diye iddiasında ısrar ediyordu..
O zaman, ’Bunun delillerini bana veriniz, ben en üst makama kadar bunu takib edeceğim..’ dediğim zaman ise, açık bir delil söylemiyor, görünen köy kılavuz istemez mânasına gelen sözlerle geçiştiriyordu..
Ve İİC Anayasası’nda, sosyal hayatın genel düzenlemesinde şia fıqhını esas alması da eleştiriliyordu.. Ve bu eleştiriye karşı söyleyecek fazla bir söz yoktu..
*
Ama, o günlerde ’Hizb-i İslamî’ tarafından hazırlanan bir anayasa taslağı da vardı.
Bu taslak, genel olarak İİC Anayasası’nın hanefî-sünnî versiyonu idi denilebilirdi..
İİC Anayasası’nda nasıl ki, genel düzenlemenin, Şia- 12 İmam (İmamiye-i İsnaaşeriyye / Caferî) Mezhebi’ne göre yapıldığı hükme bağlanıyor idiyse; Afganistan için de hanefî-sunnî fıqhının esas alındığı bir genel düzenleme öngörülmüştü.
Ve, buna İran makamları da anlayışla yaklaşıyorlardı..
Nitekim, o sıralarda Hâşimî Refsencanî, bir uluslararası konferansta bu duruma açıklık getiriyor ve ’Biz, İran coğrafyası üzerindeki hâkimiyet için bir anayasa hazırladık.. İran’da halkın büyük ekseriyeti şiî olduğundan, genel fıqhî düzenleme de bu halkın aqîdevî yapısına uygun olmalıydı.. Aynı şekilde sünnî bir halkın ekseriyette olduğu bir başka coğrafyada da o halkın mezhebî fıqhına uygun bir Anayasa yapılırsa, bizim buna bir itirazımız olamaz..’ diyordu..
Tabiatiyle, özünü İslam’ın genel prensiplerinden alan bu gibi düzenlemelerde, hiç bir tarafın sadece kendisini müslüman sayıp, kendisi gibi inanmayanları dışlamaması gerekirdi..
Ne yazık ki, bu yüksek anlayışa nice müslüman toplumlar, bugün de gelebilmiş değillerdir.. ’Gerçek İslam sadece Şia İslamı’dır, gerisi sapkınlıktır..’ diyenler olduğu gibi; ’Gerçek İslam Ehl-i Sünnet ve-l’Cemaat İslamı’dır. Bu dairenin dışındakiler ehl-i bid’at ve sapkınlıklıktır..’ olarak diyenler de vardır, hâlâ..
Bu yaklaşımla, müslümanlar birbirlerine nasıl yaklaşabilirler?
*
Rabbanî de, Hikmetyar da, İkhvan-ul’Muslimiyn’e bağlı olduklarını iddia ediyorlardı; ama..
Evet, her müslüman, kendi benimsediği imanî yorum tarzının en doğru olduğuna inanmakta elbette hürdür.. Ama, kendisi gibi düşünmeyen öteki müslümanların da, kendi inandıkları şekildeki anlayışlarını ortaya koymalarının da onlar için bir tabiî hak olduğu anlaşılmalıdır..
Bu gibi tartışmalar hele de Afganistan toplumunda çok sert çizgilerle ve hattâ silahlar çekilerek halledilmek gibi bir uygulama örneğine sahib olmak açısından, bugün bile oldukça zengindir..
Bu noktada, Rabbanî’nin çizgisi daha geniş ve müsamahalı ve geniş ufuklu iken,
Hikmetyar ise, daha sert ve keskin sınırlar ortaya koyan bir tip olarak ortaya çıkıyordu..
Hikmetyar’ın Osmanlı / Türkiye hakkındaki bilgileri de, tıpkı diğer çoğu Afganlılar gibi ve bizim de Afganistan hakkındaki bilgilerimiz misali, sınırlı idi..
Bazı konularda görüş birliği halinde olsak bile, bazılarında, farklı bilgilenme veya bilgilendirmelerden kaynaklanan bir farklı yaklaşım içinde olduğumuzu görüyorduk..
Sonunda, konuyu değiştirmek istediğimizde, Hikmetyar, ’İkhvan-ul’Muslimiyn’ hakkında ne düşündüğümüzü sordu..
’Hangi İkhvan?’ müslüman diye karşılık verince, Hikmetyar, ’İkhvan tektir ve hangi İkhvan diye sorulması bile kabul edilemez..’ dedi.. Ve, ’Mısır İkhvanı’nın, Sûdan İkhvanı’ndan veya Suriye İkhvanı’ndan çok farklı olduğu’ şeklindeki sözlerimi kabullenmek istemedi.. Bunun üzerine, ’Agay’ı enciniir, sizin Hizb-i İslamî’niz de, Üstad Rabbanî’nin Cemiyet-i İslamî’si de, her ikiniz de İkhvan’ın temsilcisi olduğunuzu söylüyorsunuz; ama, birbirinizle en acımasızca yöntemlerle mücadele ediyorsunuz..’ deyince..
Bu sözlerim münasebetlerimizde bir mesafe meydana getirdi..
En azından, bazı Afganlılar arasındaki tartışma uslûbuna, fikrî uzlaşma olmayınca, hemen silalara sarılmak gibi yöntemlere dönüşmeden konuyu kapatmıştık.. Ama, yine de epeyce bir müddet, birbirimizle irtibatımız kesildi..
Yine o günlerde..
Sovyetler’in Afganistan’ı işgalinin bir yöldönümünde Tahran’daki binlerce Afganlı’nın katılımıyla bir protesto gösterisi yapılacaktı..
Kendimizi esasen Afganlılardan ayrı bilmediğimiz için, onların her bir eyleminin yanında / içinde biliyor- buluyorduk..
Ama, bu kez, gösteri, bir anda, izin verilen güzergâhın dışına taşıverdi ve Sovyet Rusya Büyükelçiliği’ne doğru saldırıya geçen yüzlerce gösterici etrafı taşlamaya başladı..
İran-Irak Savaşı bütün şiddetiyle devam ediyordu.. Hemen hergün yüzlerce, bazen binlerce cenazenin cebhelerden geldiği bir dönemde..
Öylebir zaman diliminde
(Pasdarlar) denilen İnqılab Muhafızları Sovyet Büyükelçiliği’ni korumak için şiddetli bir tedbirlere başvurdu..
Tabiî, bu arada bazı yaralanmalar oldu.. Hikmetyar’ın Hizb-i İslamî’si, Afganistanlı mültecileri ve gören herkesi etkileyecek şekildeki en hassas yaralanma fotoğraflarını teşhir ediyor ve ’İslam İnqılabı bu mu?’ diyorlar, bu fotoğrafları İran dışına da gönderiyorlar ve konu, mezhebî farklılıkla izah edilmeye çalışılıyordu..
(Bu suçlamalar bence haklı değildi.. üstelik, Afganlı göstericilere oldukça yumuşak bile davranılmıştı...
Çünkü, o hadiseden 1-2 gün önce, bir 24 Nisan günü, ermeniler, Tahran’da, Türkiye aleyhine bir yürüyüş yapmak için izin almışken; bir anda güzergah dışına çıkıp ’Türkiye Büyükelçiliği’nin bahçesine girmişler, binanın çatısına bile tırmanıp oradaki Türkiye bayrağını indirmeye kalkışmışlardı da, o sırada yetişen inqılab muhafızları / pasdarlar derhal, göstericilerin ayaklarına ateş açarak onları oradan indirmiş, gösterilerin elebaşılarını yakalayarak, bir haftalık bir yargılamadan sonra, iki ermeni göstericiyi, İran’ın dışsiyasetini etkilemeye çalışmak ve bir komşu ülkeyle ilişkilerini bozmaya kalkışmak gibi suçlamalarla yargılayıp idama mahkum etmiş ve bu ceza da infaz olunmuştu..)
Hiikmetyar’ın ’Hizb-i İslamî’si ise, kendilerine böylesine sert davranılmadığı halde, konuyu dünyaya başka türlü duyurmaya çalışıyorlardı..
Bunları Hikmetyar’ın mizaç olarak son derece keskin, sert tavırlarının anlaşılması için belirtiyorum, bir suçlama olarak değil..
Bu arada, Rabbanî’nin ’Amerikan işbirlikçisi olduğu gerekçesiyle tutuklanması için, Meşhed Mahkemesi’nde karar aldırılışını ve İİC makamlarının o mahkeme kararı giderilinceye kadar ne sıkıntılar çektiklerini de belirteyim..
Başta Rabbanî’nin Cemiyet-i İslamî’si olmak üzere, hemen bütün Afgan cihad teşkilatlarıyla münasebetlerinde Hikmetyar’ın inisiyatifi elinde bulundurmaya özel bir dikkat gösterdiğini ve bu olmadığı takdirde, irtibatların yumuşatılmasına asla yaklaşmadığını da hatırlatayım..
Elbette, -tekrar edeyim ki- böyle bir tavır sergilemek, bir mizaç gereği olduğu kadar, bir mücadele içinde benimsenen bir tercih de olabilir..
*
Birisi insanî münasebetlerinde mülayim, ama ilkelerini gözeten; diğeri, insanı münasebetlerde sert, ilkelerde muğlak..
İslam İnqılabı’nın yıldönümlerinden birinde, aralarında USA- Berkeley Üni’den dostumuz Prof. Hâmid Algar’la, Türkiye’den, F.K., A.D., M.M. gibi medyada isim yapmış müslüman kalem sahibleri ve diğer on kadar genç arkadaşla birlikteydik..
Dış ülkelerden gelen yüzlerce davetli vardı..
Gelenlerin kimler olduğunu takib etmek bile zordu..
O sırada, Rabbanî ve Hikmetyar’ın da otelde olduğu bildirildi..
Arkadaşlar bu fırsattan istifadeyle, o akşam, bu şahsiyetlerle konuşmak imkanı elde etmek istiyorlardı.. Ve diğer günlerde de böyle bir fırsatı bulamıyabilirlerdi..
Önce Rabbanî’ye gittim..
Hoşgeldiniz ve hal-hatırdan sonra, Türkiye’den gelen arkadaşların, Afganistan üzerinde kendisini dinlemek istediklerini söyleyince..
’Olur’ dedi..
’Hikmetyar’ı da da davet edeceğiz..’ deyince.. Yine, ’Olur, niye olmasın?’ dedi..
Sonra Hikmetyar’ın odasına gittim, aynı talebi tekrarladım..
O da kabul etti..
Ama, o toplantıya Üstad Rabbanî’yi de davet edeceğimizi söyleyince..
Hikmetyar o radikal tavrını tekrar gösterdi ve ’Kesinlikle olmaz..’ dedi..
Her ne kadar, ’Agay’ı enciniir, dış dünyaya güzel bir birliktelik mesajı olur..’ dediysem de kabul ettiremedim ve o toplantı, Hikmetyar’sız olarak yapıldı, saatlerce..
Hikmetyar’ın bu kesin tavırlılığı, kanlı boğuşmalardan kaçınılmayabileceğinin bir işaretiydi..
Nitekim, bunun en canlı ve kanlı örneklerinden birisi, Kunar eyaletinde, Tekhar bölgesinde 1987’lerde gerçekleşen bir pusu ile ortaya çıkıyordu..
Cemiyet-i İslamî komutanları, başta Ahmed Şah Mes’ud ve Gâzi İslamuddin gibi, Rabbanî’nin en seçkin komutanlarından bir kısmının katıldığı bir toplantı yapılmıştı, Tekhar’da..
Ve o toplantıdan Ahmed Şah Mes’ud ve diğer bazı komutanlar erken ayrılmışlardı..
Ama, geride kalanları korkunuç bir baskın bekliyordu, Hikmetyar’ın başyardımcısı olan Seyyid Cemal ve arkadaşları bu komutanlara bir pusu kurmuşlar ve
Rabbanî’nin Cemiyet-i İslamî’sinin 40 kadar seçkin komutanı, bir rakib ve amma, ’müslüman’ teşkilatın güçleri eliyle katledilmişlerdi..
Bu elbette, Rabbanî’ye vurulmuş çok ağır bir darbe idi..
Ama, Ahmed Şah Mes’ud, birkaç ay sonra, benzer bir pusuyu Seyyid Cemal ve arkadaşlarına mukabil bir pusu kuruyordu..
Seyyid Cemal ve yakın adamları, Hikmetyar’ın seçkin komutanları da şimdi artık hasmın ellerindeydiler..

Afganistan Cihadı’nın en parlak kumandanlarından, dev Sovyet ordularını Pencşir Vadisi’nde 10 yıl boyunca perişan eden merhûm Ahmed Şah Mes’ud..
Ahmed Şah Mes’ud onları sahra mahkemesinde yargılatıyordu..
Hikmetyar ise, açıkça demişti ki: ’Eğer Seyyid Cemal öldürülürse, aramızdaki bu düşmanlık hiç bir zaman bitmeyecektir..’
Ve amma, Ahmed Şah Mes’ud, Tekhar cinayetini gerçekleştiren bu kişilere acıyacak değildi..
Bir gün, Rabbanî Tahran’a gelmişti..
Görüşecektik.. O sırada Konya’dan gelmiş birkaç arkadaş da yanımdaydı.. Üstad’ı onlar da görmek istiyorlardı, tabiatiyle..
Rabbanî, ’Olsun..’ dedi, ’onları da getir..’
Gittik.. Otel odasında sohbet ettik..
Gecenin saat 12 civarındaydı..
Bir telefon..
Ahmed Şah Mes’ud’du telefondaki.. O yargılamaların sonucunu bildiriyordu.
Seyyid Cemal ve arkadaşlarından 40 küsur kişi hakkında, Tekhar Cinayeti’ni gerçekleştirdikleri gerekçesiyle, ’qısas’ hükmü verilmişti..
Rabbanî, yarım saat kadar dil döktü, yalvardı, ’N’olur, kan dökülmesin, -öldürülen komutanların- kan sahibleri bağışlayabilirler belki..’ dediyse de, Ahmed Şah Mes’ud ısrar ediyordu..
Neticede, Rabbanî’nin yalvar-yakarıyla, idam edileceklerin sayısı 4-5 kişiye indirilebilmişti..
Ve idâm olunacakların başında da Hikmetyar’ın başyardımcısı Seyyid Cemal vardı..
Rabbanî’nin o gece, kan dökülmesinden kaçınılması için ne kadar çırpındığına bizzat şahid olduğum için, bunu açıklamayı da, bir sorumluluk olarak görmekteyim..
Hikmetyar ile Rabbanî arasındaki düşmanlıkların kökünü bu örneklerden veya davranış farklılığından hareketle daha kolay anlayabiliriz..
*
İslamî ölçülere riayetle çıkılan yolda kavmiyetçilik bayrağını kaldırmak, bombanın pimini çekmek demekti.
Bu arada, Gorbaçev, Sovyetler’in Afganistan’dan çekileceğini açıkladığı günlerde, Hikmetyar, Peşaver’de onbinlerce kişinin katıldığı büyük bir miting yapmıştı.. Peşaver’deki Afganlıların büyük çoğunluğu, peştun kavminden idi..
Pakistan partilerinden Cemaat-i İslamî’nin lideri Gazi Huseyn de, peştun kavminden olması hasebiyle, Hikmetyar’la daha kolay anlaşabiliyor ve onu destekliyordu..
Hikmetyar, o mitingde, ’Afganistan’ın son 300 yılında asıl söz sahibi olanların peştunlar olduğunu, bunun bundan sonra da böyle olacağını’ ilan ederek, ’kavmiyetçilik bombası’nın pimini çekmiş oluyordu.. Ve, İslamî hassasiyetleri bilinen bir Hikmetyar’ın böyle kavmiyetçi bir nutuk irad etmesi, gerçekten de şaşırtıcı idi..
Gerçi, ona göre de, İslam’da kavmiyetçilik yoktu, ama, bir kavme haksızlık da yapılamazdı.. Çünkü, peştunlar ekseriyette idiler ve onların da haksızlığa uğramaması ve ekseriyette oldukları halde, azlıkta olan bir diğer kavmin yönetimine de girmemeleri gerekirdi.. (Afganistan’da etnik unsurlar olarak tacikler, özbekler, farslar, türkmenler, beluçlar ve hattâ daha küçük bir grup olarak kürdler bile vardı..) Hikmetyar’ın dolaylı olarak karşısına aldıkları ise, özellikle de -tacik kavminden olan- Üstad Rabbanî ve Ahmed Şah Mes’ud idi..
Ama, bütün cihad teşkilatlarında, her etnik unsurdan kişi veya gruplar bulunabiliyordu.. Ama, bu konuyu ilk kez gündeme getirmekle Hikmetyar, yine inisiyatifie ele geçirmek üzere bir hamle yapmış sayıyordu kendisini..
(Bu konuyu, o zamanlar, İstanbul’da yayınlanmakta olan aylık Tevhîd dergisinde yazdığım zaman, konuya sadece hamâsetle yaklaşan bazılarının eleştirilerine muhatab olmuştum..)
Peşaver’deki o etnik vurgu, son derece acı sonuçları olan bir kırılmayı ve nice felaketleri getirecekti..
Ama, bundan ayrı olarak, Hikmetyar’ın, karşı tarafların safından adam kapmakta da ilginç yöntemleri vardı..
Bunların en ilginçlerinden birisi, Afganistan’daki son komünist ve Sovyet kuklası olan Necibullah Hükûmeti zamanında yaşanmıştı..
Necibullah, Afgan halkı karasında, ’Necib-i Gaw (Öküz Necib)’ diye anılan bir isimdi ve onun kendisinden önceki komünist hükûmetler zamanında güvenlik ve istihbarat birimlerinde çalıştığı biliniyordu..
Necibullah’ın Savunma Bakanı Şehnevaz Tenay’dı.. Yıllarca, Necib’in yanıbaşında, binlerce müslümanı öldürten Şehnevaz Tenay, artık Necib rejiminin ayakta duramıyacağını anlamış olmalı ki, Hikmetyar’ın attığı çengele tutunmak ihtiyacını hissetmiş ve onun aracılığıyla, Mart -1990 başında bir darbeye teşebbüs etmişti.. Ama, Kabil’de birçok önemli yönetim merkezi savaş uçaklarınca bombardıman edildiği ve pekçok insan öldüğü halde halde, Necib, yıkıntılar arasından sağlam olarak çıkmış ve Şehnevaz Tenaz başarılı olamayıp, Hikmetyar’a sığınmıştı..
*
Bu arada, Sovyetlere Birliği Ağustos-1990’da dağılmış ve rus askerleri de çekilmiş olsa bile, ’Necib-i Gaw’, iktidarını yine de Rusya başta olmak üzere, laik dünyanın güç odaklarının gizli-açık desteğiyle sürdürmeye çalışıyordu..
Ancak, Necib’in ayakta duramıyacağı kanaati güçlendikçe, Afgan cihad teşkilatları kendi aralarında, ’7’li İttifak’, ’8’li İttifak’ gibi bir takım dayanışma ve ittifak denemelerine girişiyorlar ve kendileri iktidara gelirlerse, o günkü parça-bölüklükleri devam ettiği takdirde, müslüman halkın hayali olan İslamî bir hükûmeti kurmak imkanına kavuşamıyacaklarının korkusunu da yüreklerinin üzerinde bir kurşun ağırlığı gibi hissediyorlardı..
Herkes kendi tarafına geçecek kesimleri, en başta da savaşçı kişi veya grupları çoğaltmaya çalışıyordu..
O sırada, başkent Kabil’in güvenliğini komünist hükûmetin emrinde olarak sağlayan kişi, Abdurreşid Dûstum isimli, sarhoşluğuyula, acımasızlığıyla, kan dökücülüğüyle ve mafiatik ilişkileriyle ünlü, general rütbesine yükseltilmiş bir özbek sergerdesi idi.
O, özbeklere tanıdığı imkanlar yüzünden, o zamana kadar o kadar güçlü bir himayeye kavuşmamış olan özbek etnisitesi arasında kahramanlaşan bir isim idi de.. Ayrıca, Necib döneminde, Kabil’in savunmasını üstlenirken, çoğunluğu özbeklerden oluşan 20 bin kişilik bir güç oluşturmuştu..
Dûstum, şimdi, bu gücü korumaya ve o da kendisine göre bir satranç oyununa kendi hesablarına katılmaya çalışıyordu..
*
Tam da kendisini zafere ayarlamışken; geride kalmanın hıncı ile daha bir beslenen korkunç bir iç-savaş..
Hikmetyar, gücünü arttırmaya çalışırken, bu kez de, General Dûstum’a bir çengel atmış ve kendi adamlarına göre onu elde etmişti..
O sırada, Necibullah Hükûmeti son demlerini yaşıyordu..
Cihad grupları, (Hindistan’daki onmilyonların müslümanlaşmasında 400 sene öncelerde son derece büyük etkisi olan ’Muceddind-i Elf-i Sânî / İkinci bin yılın yenileyicisi) İmam Rabbanî’nin neslinden geldiği için, halk üzerinde son derece güçlü bir manevî otoritesi olduğu kabul edilen Sibgatullah Muceddidî’nin geçici cumhurbaşkanlığında anlaştıklarını açıklamışlardı..
Muceddidî, Dûstum’u kendi yanına çekebilmek ümidiyle, onu ’dört yıldızlı general’ olarak en üst komutan durumuna getirivermişti..
Herkes, Dustum’u kazanmaya çalışıyor, o da, herkese mavi boncuk gösteriyordu..
Bu arada kendisinden en emin olan, Hikmetyar’dı.. Dustum, ona söz vermişti..
Ama gelişmeler bu yönde mi gelişecekti?
Ve, birbirine rakib olan mücahid teşkilatlarının milis veya nizamî birlikleri Kabil’e doğru ilerliyorlardı..
Hikmetyar, Nisan-1992’de BBC’ye verdiği bir mülâkatta, 36 saat içinde kendi güçlerinin başkent Kabil’e gireceğini açıklamaktaydı..
*
Ama, o açıklamadan üzerinden henüz 18 saat geçmemişti ki, Ahmed Şah Mes’ud’un, yani Rabbanî’nin güçleri Kabil’e girivermişler ve daha ilginci, şehrin o zamana kadar hâkim gücü olan General Dûstum, Ahmed Şah Mes’ud’un Kabil’e girdiğini görünce, ona karşı direnmektense; kendisine bir zarar verilmemesi şartiyle, onun hizmetine gireceğini bildirivermiş ve böylece Hikmetyar bir kez daha açığa düşmüştü..
Yani, herkes oldukça pragmatist davranıyor ve kendisiyle işbirliği yapan kimler olursa olsun, onlara kucak açıyorlardı..
 Komünist rejimin kaatil komutanı General Dûstum, önce Hikmetyar’la anlaşmışken, sonra da Ahmed Şah Mes’ud’un emrine girivermişti.. Resimde, Rabbanî ve Dûstum..
Ve arkasından, Rabbanî, motosikletli gruplar öncülüğünde, üstü açık bir araba üzerinde beyaz bir elbise ile, bir kurtarıcı gibi Kabil’e giriyor ve zafer turu atıyordu..
Komünist rejimin Devlet Başkanı durumunda olan ’Necib-i Gaw’ ise, Kabil’deki Birleşmiş Milletler temsilciliği binasına sığınmıştı..
Ama, kızgın kitleler, bütün güvenlik barikatlarını aşıp, onu almışlar ve hemen oracıkta, korkunç bir şekilde linç etmişler ve cesedini de bir direğe asmışlardı..
Evet, bir zulüm mekanizmasını yıkmakta başarılı olan bir halk ve onların önderleri, şimdi, halklarına yine öncülük yapıp, sağlıklı bir yönetim tarzı göstermekte de aynı başarıyı gösterebilecekler miydi?
*
Hikmetyar birkaç gün bocaladı ve sonra, Kabil’in 40 km. uzağında olan Çehar Âsiyâb (Dört Değirmen) mıntıkasındaki ordugâhının bulunduğu yerlerden, Kabil’i roketlerle, füzelerle dövmeye başladı..
Kısa süre sonra, milis ve nizamî üzerinde bir etkisi olmayan Muceddidî’nin Geçici C. Başkanlığı’na nokta konuluyor ve Hikmetyar dışındaki cihad teşkilatları Rabbanî’yi Cumhurbaşkanı olarak seçtiklerini açıklıyorlardı..
Rabbanî ise, Hikmetyar’ın gücünü bildiğinden, onu yine de tamamen itmemek ve kazanmak ümidiyle, Başbakanlığı ona veriyordu..
Ama, o Başbakanlığı kabul etmekle birlikte, Başbakan olarak Kabil’e hiç bir zaman girmedi.. 4 yıl’dan fazla süren hizibler arası kanlı savaşta, sivil müslüman halktan ölenlerin sayısının komünist dönemde ölenlerden daha az olmadığı söylenir..
Ve o kahredici şartlar ortaya Tâlibân’ı çıkardı.. (O konuya sonraki yazıda değinelim, inşaallah..)
Şu hususu bilhassa belirtelim ki, Rabbanî, Hikmetyar’ın, daha güçlü duruma geçmek hırsı ile, Zulfiqar Ali Butto döneminde, Pakistan Ordusunun güçlü ’istihbarat’ birimiyle gizli işbirliğine girdiğini ısrarla belirtiyor ve onu bu yüzden, hem Cemiyet içinde olduğu ve hem de ayrılıp gittiği zaman bile, hiç yalnız bırakmadığını, devamlı kontrol altında bulundurduğunu söylüyordu.. (Ki, bu taktik dikkatini taa sonuna kadar da sürdürdü, merhûm Rabbanî.. Ve 1993’lerde, Hikmetyar’ın başbakan olduğu dönemde ise, imzasının geçerli olması için, onunla birlikte iki Başbakan Yardımcısı’nın da imzasının olması gerektiğini hükme bağlamıştı ve o iki kişi de Rabbanî’nin adamlarından idi..)
*
Hak anlayışımız mı güce göre (de facto) ; yoksa, gücümüz mü hakka göre (de jure) şekillenecek?
Rabbanî, birgün yine gelmişti, Tahran’a..
O günlerde‚ ’Afganistan Ulemâ Birliği’, bir bildiri yayınlayarak, Cumhurbaşkanı Rabbanî’ye itaatin şer’an vâcib olduğunu ilan ettiler..
Ama, böyle bir bildirinin hükmü ne kadar etkili olabilirdi?
O’na demiştim ki: ’Üstadım, Ulemâ Birliği böyle bir bildiri yayınladı.. Şimdi siz buradasınız ve diyelim ki, bugece, Hikmetyar Kabil’e girdi ve Başkanlık Sarayı’nı ele geçirdi ve kendisini Cumhurbaşkanı olarak ilan etti..
Aynı Ulemâ Birliği, aynı fetvayı bu kez de Hikmetyar’a itaatin vâcibliği üzerine, tekrarlamıyacak ve de kabul görmeyecek midir?’
Üstad Rabbanî, sâkin, ama, tecrübeye dayalı bir dikkatle şöyle demişti:
’Birader Selahaddin! Biliyor musun, bizim sadece Afganistan’da değil, bütün İslam tarihi boyunca, Hulefa-y’ı Râşidîyn döneminden sonraki bütün devirler boyunca, en zayıf noktamız da esasen burası..
Yönetime her kim gelirse gelsin, oraya geldiğine göre, onu meşru’ ve vâcib-ur’riaye olarak kabul eden bir anlayış.. Güce göre haklılık anlayışı..’
Sahi, tarihiminizin büyük kısmı böylesine bir oldu-bitti anlayışına dayalı bir hukuk mantığıyla gelmedi mi bugüne?
Üstadın dediği durum, hukuk diliyle Batı dillerindeki ’de jure’ ölçüsünün değil, ’de facto’ durumunun, fiilî durumun geçerliliği idi..
Fiilî durum haklılığın ölçüsü oluyordu; haklılık, toplumu düzenleyemiyordu..
*
Bu arada bir de Afganistan şiîlerinin, -Afganistan’daki isimlendirmeyle- ’Hezarecât/ Hezaralar’ denilen ve halkın yüzde 15 kadarını oluşturan kesimin oluşturdukları cihad teşkilatları ve onların Rabbanî- Hikmetyar zıdlaşması karşısındaki durum ve tutumlarına dair ilginç ve acı bir örneği de zikredelim..
Afganistan şiîleri de 10- 12 cihad teşkilatı halinde ortaya çıkmışlardı ve onlar da -tıpkı sunnî cihad teşkilatları gibi- birbirleriyle boğuşma halindeydiler.. Onlar da kendi bölgelerini parsellemişlerdi aralarında.. Onların en önde gelenlerinden birisi olan ’Hizb-i Vahdet-i İslamî Afganistan’ lideri olan Ali Mezarî, sadece şiî teşkilatları arasındaki ihtilaf ve güç gösterisi uğruna her yıl, ortalama 1200 kadar ’mücahid’in iç boğuşmalarda öldürüldüğünü söylemişti..
Bu muqateleleri / karşılıklı öldürmeleri, sünnî teşkilatlara da ve ayrıca şiî ve sünnî mezheblerine bağlı olanlar arasındaki sürtüşmelere de tatbik edersek, karşımıza çıkan tablonun ne kadar utandırıcı ve acı verici olduğunu bir daha tahmin ve hissedebiliriz.
Sovyet askerleri çekilmeye başladıklarında, Afganistan’daki şiî cihad teşkilatlarının en güçlüsü olan Ali Mezarî de, bütün Afgan şiîlerinin tek bir çatı altında toplanmasına râzı edilmişti..
*
Ali Mezarî’nin, niçin Hikmetyar’ın safına geçtiğinin pragmatist izahı..
Rabbanî ile Hikmetyar arasındaki iktidar savaşı daha bir kızışırken, bir denge unsuru olarak bilinen Ali Mezarî, Hikmetyar’ın saflarına katılıvermişti.. Halbuki, Mezarî ve Hikmetyar’ın; karakter olarak uyuşmaları neredeyse taban tabana zıd şahsiyedleri vardı..
Bu açıdan, bu gelişme daha bir şaşırtıcıydı..
Ali Mezarî yakın dostum idi.. Onunla daha sık görüşüyordum.. Tahran’a son gelişinde, hemen yine buluşmuştuk.. Akşam, bizde saatlerce sahbet ettik.. Nasıl olup da, Hikmetyar’ın yanında yer alabildiğini sordum.. Çünkü, Hikmetyar’ın mezhebî asabiyeti de son derece keskindi..
 *Korkunç işkencelerle öldürülen merhûm Ali Mezarî..
Mezarî, durumu şöyle izah etmişti:
Bu iki grup (Rabbanî ile Hikmetyar grubu) arasında bir savaş çıkacak..
Rabbanî- Ahmed Şah Mes’ud tarafı kazanırsa, biz bundan zararlı çıkmayız.. Çünkü, onların bize yaklaşımı mutedildir..
Ama, Hikmetyar kazanırsa, bizleri ezip geçeceği açık.. Çünkü tarafdarları arasında, bizi tekfir eden etkili isimler bile var..
Onun için, biz de, bir kapışma halinde, Hikmetyar’ın kazanırsa, camiamızı koruyabilmek için; Hikmetyar’la işbirliği halinde gözükmekten meded umduk...
Ama, o da bizim, güçbirliği teklifimizdeki samimiyetimizi denemek için, hemen, Ahmed Şah Mes’ud’un güçlerini, Garbî (Batı) Kabil’den söküp atmamızı istedi.. Çünkü, Garbî Kabil, büyük çapta şiî halktan oluşuyordu.. Biz de samimî olduğumuzu isbatlamak için, iki ateş arasında kalacağımızı bile bile mecburen harekete geçtik..
Artık bizim için geri adım atabileceğimiz bir yer de yoktu..
Ve, bizim saldırımız, Ahmed Şah Mes’ud’un güçleri tarafından korkunç şekilde ezildi.. Çok büyük kayıplar verdik..’
(Mezarî çok pişman olmuştu, ama, artık iş işten geçmişti.. Ve Mezarî’yi o son görüşüm oldu.. Afganistan’a geri dönmüştü.. Daha sonra, Tâlibân’ın zuhûru ve iktidarı ele geçirmesinden sonra, Mezarî, yakalanıp bir helikopterle Kabil’e götürülürken, video görüntüleriyle de belirlenen ağır işkenceler altında, öldürüldü..)
*
(Devamı gelecek yazıda, inşaallah)
|
|
 |
|
 |
|
|
|
|
|
Logged
|
Görüyorum ki; evleriniz Rum Kayzeri'nin evlerine, lükse hayranlığınız Kisra'nın tutumuna, servet peşinde koşmanız, Karun'un anlayışına, saltanatınız Firavun saltanatına, nefsleriniz Ebu Cehil nefsine, gururunuz Ebrehe'nin gururuna, yaşayışınız sefillerin yaşayışına benziyor. ALLAH için söyleyin bana, MUHAMMEDi'den olanlar nerede?[/co
|
|
|
Yahya Abbas Müsavi
уαя∂ıм¢ı уöиєтι¢ι
Puan: 280
Çevrimdışı
Üye ID: 30
Nerden:
|
 |
« Yanıtla #4 : 10 Ekim 2011, 14:29:27 » |
|
 |
|
 |
 |
önce yakub aslanın yazı dizisini okuyunca ve şimdide bu yazı dizisini okuyunca doğrusu hayretler içinde kaldım,meğer biz dışarıyı hiç bilmiyormuşuz hep dışarıya farklı ve başkalarının penceresinden bakıyormuşuz...bu yazı dizileri bende epey olumlu ve olumsuz etki bıraktı...bazı şeyleri yeniden durup düşünmeye sevk etti,daha mutedil ve daha geniş düşünmeye sevk etti,meseleleri daha iyi tahlil ve ders çıkartmayı nasib etti,kısacası bu yazı dizilerini okuyun kardeşlerim eminim çok faydasını göreceksiniz...ayrıca ümmet nasıl bir araya gelemiyor,neden parça parçayız ve vahdet anlayışının ne kadar zor olduğunuda göreceksiniz....şartlar ve dengelerin nasılda ideallere yön verdiğini,ideallerinde nasıl yerlebir edildiğini göreceksiniz...velhasıl okuyun kardeşlerim.. |
|
 |
|
 |
|
|
|
|
|
Logged
|
Görüyorum ki; evleriniz Rum Kayzeri'nin evlerine, lükse hayranlığınız Kisra'nın tutumuna, servet peşinde koşmanız, Karun'un anlayışına, saltanatınız Firavun saltanatına, nefsleriniz Ebu Cehil nefsine, gururunuz Ebrehe'nin gururuna, yaşayışınız sefillerin yaşayışına benziyor. ALLAH için söyleyin bana, MUHAMMEDi'den olanlar nerede?[/co
|
|
|
|
|
Yahya Abbas Müsavi
уαя∂ıм¢ı уöиєтι¢ι
Puan: 280
Çevrimdışı
Üye ID: 30
Nerden:
|
 |
« Yanıtla #6 : 13 Ekim 2011, 12:45:57 » |
|
 |
|
 |
 |
Selahaddin E. Çakırgil ’Afganistan Mes’elesi’ni ve Rabbanî’yi yakından anlamak için.. -V
-Bu anlatılanlar, hepimizin de hikayesidir..-
Üstad Burhaneddin Rabbanî’nin öldürülmesi münasebetiyle kaleme alınan bu satırlardan güdülen bir hedef de, Afganistan Mes’elesi’nin daha yakından anlaşılmasına bir nebzecik de olsa katkıda bulunmaktır.. Bu anlatılanlardan genelde anlaşılacaktır ki, ’Afganistan Mes’elesi’nin hele de 1975’lerden 95’lere varıncaya kadar olan 20 yıllık döneminde, asıl kördüğüm, ’Rabbanî-Hikmetyar İhtilafı’dır.
Gerçi diğer teşkilat ve gruplarla da ihtilaflar vardır, ama, bu ’ikili’nin ihtilafları sürekli ve derindir.. Ve bu ihtilaf ve mücadelelerde iki tip davranış şekli hâkimdir..
Birisi uzlaşmacı, olabildiğince mülayemeti esas alan, her durumda kendi anlayışına göre müslümanların karşılaşacağı problemlerin ve zararların azalmasına çalışan bir Rabbanî anlayışı; diğeri, mücadelede sertliği, katılığı ve hattâ acımasızlığı esas alan Hikmetyar anlayışı..
Sadece bu ihtilaflarda değil, bütün davranışlarında, insanlar, takib ettikleri mücadele metodunu elbette ki, bedelini ödeyebilecekleri ölçüler içinde şekillendirmeye dikkat etmek zorundadırlar.. İnsan davranışlarında, ’şöyle olmalıydı, böyle olmamalıydı.’. gibi değerlendirmeler de bizim kendi anlayışımıza göredir, nisbîdir, görecelidir..
Bu gibi davranışların doğru olup olmadığını da,herkes kendi ölçü ve karakterine göre veya inandığı temel ölçülerin yorumlarına göre değerlendirir..
Bu bakımdan, burada Rabbanî’yi ve onu anlatırken de ister istemez Hikmetyar’ı bu kadar anlatmaya çalışışımız, şu haklı, bu haksız mânasında olmayıp, Afganistan’da müslüman halkın komünist darbesine ve Sovyet işgaline karşı yıllarca verdiği mücadelenin nasıl olup da, sonunda ’cihad’ teşkilatları arasında kanlı bir boğuşmaya müncer olduğunu anlamak isteyenlere bir takım ipuçlarını vermek içindir.
Bazıları zannediyor ki, Rabbanî’yi temize çıkarıyor ve Hikmetyar’ı kötülüyorum..
Hayır!..
Elbette çeşitli kavimlerden etnisitelerden olan ve ana hatlarıyla İslam inancı etrafında bir araya gelmiş bir müslüman halkın arasında, kavmiyetçilik bayrağını onbinlerin huzurunda ilk kez açması açısından, Hikmetyar’ı eleştirdim.. Ama, bunun dışında, yıllar boyu, komünistlere karşı mücadele verilirken birbirleriyle boğuşan ’cihad’ teşkilatlarını da ayırım yapmadan bir bütün olarak suçladım.. Çünkü, bu teşkilatlar, ’cihad’ ederken, sadece kendilerini mücahid sanıyor ve kendileri dışındakileri ise, sapkın veya hain olarak bile niteleyebiliyorlardı..
Rabbanî’nin kan dökülmesinden olabildiğince kaçınmaya çalıştığı veya Hikmetyar’ın da uzlaşmaya yaklaşmayan katı, sert bir mücadele yöntemi izlediği şeklindeki tesbitler genelde çoğu kimselerce kabul olunan bir ortak görüştür..
Böyleyken bazıları, sadece Rabbanî ve Ahmed Şah Mes’ud’u suçlamakta ve Hikmetyar’ın ise, hâlâ dağlarda olduğunu söylüyorlar..
Ama, eğer aranmak veya sıkıntılar içinde olmak, bir mücadele için belirleyici bir temel kriter olacaksa, Ahmed Şah Mes’ud da, Rabbanî de parça parça olarak ayrıldılar bu dünyadan..
Afganistan mücadelesinde, hemen hemen bütün tarafların kendilerini haklı görmenin rahatlığı ve sorumsuzluğu içinde birbirlerine karşı, her türlü entrikayı caiz gördüklerini ve birbirlerinin kadrolarını veya adamlarını çalmak için bile ne karmaşık düzenler tertiblediklerini burada uzun uzun anlatmaya gerek görmüyorum.. Bu hususta, sadece General A. Raşid Dûstum denilen bir zorba ve kanlı kaatilin, sırf belirli bir gücü olduğu için herkese mavi boncuk gösterip, herkes tarafından cezbedilmek için herkesle pazarlıklar içinde olduğunu, kimi kuvvetli görürse onun tarafına geçiverdiğini zikredişim yetmiyor mu?
*

Hâmid Karzaî’ye göstermelik bir seçim sonunda da olsa, cumhurbaşkanlığı belgesinin veriliş merasiminde..
*
En radikal olanların bile, şartlar gerektirdiğinde, en karşıtlarıyla bile nasıl ittifaklara girdikleri unutulmamalı..
Önceleri, yıllarca Hikmetyar’ın yardımcılarından olup, sonra ondan ayrılan ve ayrı bir teşkilat oluşturan Movlevî Nasrullah Mansur’un günler-geceler boyu anlattıklarını tekrarlamıyorum.. Çünkü, maksadım, burada hatıra anlatmak değil, hepimize ibret verip ders çıkarmamıza yardımcı olacağını düşündüğüm hususları aktarmaktır..
Ki, Movlevî Mansûr daha sonra, Hikmetyar Grubu’nca rehin alındı ve uzunca bir müddet hapsedildikten sonra serbest bırakılmış ve serbest kalışını müteakib, gideceği yere dönmek üzere iken ise, kendisini hapseden teşkilatın kontrol alanından geçen güzergahına yerleştirilen bir bombanın patlamasıyla parça parça oldu..
Bunlar lider derecesinde olanlar arası bertaraf edilişler için.. Bunun dışındaki binlerce insanın katledilmesi ise, yaşamalarıyla yaşamamaları arasında bir fark görülmeyen ve ’basit’ sayılan insanların hayatladının söndürülüşünün sessiz feryadlarıyla, çığlıklarıyla doludur..
Yani, bunların dile getirilmesinden rahatsız olanlar bulunabilir elbette.. Ama, ALLAH’u Tealâ’nın ve İslam Milleti’nin gelecek nesilleri karşısındaki sorumluluğumu düşünerek ve şahsî zaaflardan çok, mücadelede takib olunan metod ayrılıklarına değinerek anlattıklarımda dersler olabileceğini düşünüyorum..
Sözgelimi, Hikmetyar’ı bile yeteri kadar sert bulmadığı için, ondan ayrılan ve son derece sâde yaşayışı yüzünden ’zamâne Ebû Zerr’i..’ diye nitelenen Movlevî Yûnus Khâlis’in Hizb-i İslamî’sine işaret etmemeli miyim?
Ki, Yûnus Khâlis, Hikmetyar’ın Hizb-i İslamî’sinden ayrıldıktan sonra, kendi teşkilatına da Hizb-i İslamî adını vermiş ve Hikmetyar Grubu buna itiraz ettiğinde ise, ’Hizb-i İslamî’ ismi sizin şahsî mülkünüz mü?’ diye karşı çıktığından, bu iki ayrı teşkilat da aynı isimle ve sadece liderlerine göre isimlendirilmeye başlanmıştı; (Hikmetyar Hizb-i İslamî’si) ve (Yûnus Khâlis Hizb-i İslamîsi) diye..
Movlevî Yûnus Khâlis, bir konuda ihtilaf çıkıp, kafasına yatmıyan görüş tercih edildiğinde hemen silaha sarılmasıyla şöhret bulmuştu.. Dahası, mücahid teşkilatları ’Afganistan İslam Cumhuriyeti’ adını verdikleri bir rejim kurduklarını ilan ettikten sonra, herkese bir kimlik cüzdanı vermek kararı alınınca.. Yûnus Khâlis, ’kadınlara kimlik belgesi verilemez..’ diye karşı çıkışıyla da meşhurdu..
Gerekçesi de ilginçti:
’Kimlik belgesi, kişilerin belirlenmesi için hazırlanır.. Bunun için de fotoğraf gerekir.. Kadınlara da kimlik belgesi verilirse, fotoğraflarının da olması gerekir.. O halde, kadınlara kimlik belgesi verilmemelidir..’
Bu gibi izahlar, şeklî mantık açısından doğru gibi değil mi?
Bu anlatılaanlardan, çıkarılması gereken, sadece filanın övülmesi veya yerilmesi midir; yoksa alınacak bazı dersler de yok mudur?
*
Bu anlatılanlardan sonra..
Hatırlayalım ki, Burhaneddin Rabbanî ile Hikmetyar arasındaki boğuşma, komünist dönemin kalıntısı olan Necib-i Gaw’ın iktidardan uzaklaştırılmasından sonra da çetinleşti.. Yıllarca sürdü bu boğuşma..
Hikmetyar gûya, babakandı, ama, 40 km. kadar uzağında karargâh kurduğu bu şehre girmeyip, oradan fırlattığı başkent Kabil’i, komünist dönemde bile görülmemiş şekilde füzelerle dövüyordu.. Sivil halktan onbinlerce insanı kana bulayan bu durum yıllarca devam etti.. Hemen hiç birimizin söyleyecek sözü kalmamıştı.. Afgan Cihadı üzerine nutuklarımız buharlaşmıştı, bu acı gerçek karşısında..
Halk da, caresiz ve yorgun düşmüştü..
*
Ulemâ Birliği, ’Rabbanî’ye itaatin şer’an vâcib olduğunu’ bildiriyordu, ama, o fetvâ Hikmetyar için de tekrarlanabilirdi..
Ulemâ Birliği denilebilecek bir teşekkül ise, Cumhurbaşkanı Rabbanî’ye itaatin farz olduğunu, ona itaat etmeyenlerin âsî ve bagî durumuna düşeceğini duyuruyordu, yayınladığı bir fetvâ ile..
O günlerden birgün, Rabbanî ile görüşürken, şunu sormuştum: ’Üstad, diyelim ki, bu gece Hikmetyar Kabil’e girdi ve Cumhurbaşkanlığı Sarayı’nı da ele geçirdi..
Aynı fetvâ ile, bu kez de, Hikmetyar’a itaatin şer’an vucûbiyeti öne sürülmeyecek midir?’
Rabbanî, ’Maalesef, biz müslümanların, iktidarları elde geçirmek veya bırakmak konusundaki en zayıf noktası bu nokta..’ demişti.. Çünkü, geçmiş asırlardan beri, gaalib gelen kılıçlar önünde eğilmek hususundaki cevazlar, bu mantıkla ve yeryüzünde fesad çıkarmamak konusundaki hassasiyete göre verilmişti..
Bu 4-5 yıl süren o acı dönemin üzerinde fazla durmak istemiyorum.. Çünkü, ortada hemen hemen hiçbir şey yoktu.. İki lider arasındaki kanlı boğuşma en trajik şekliyle devam ediyordu.. Hikmetyar bu arada Afganistan İslam Cumhuriyeti’nin başbakanı olarak İran’a da gelmiş ve Tahran’da yüzbinlerle birlikte kılınan Cuma namazında 40-45 dakikayı bulan bir hitabede bulanarak, ’Afganistan cihadı’nın geldiği nokta hakkında izahlarda bulunmuş ve bu buhranın sona ermesi için canla başla çalıştıklarını söylemişti..
Ama, iki lider bir araya gelemiyorlardı..
Ayrıca, Amerikan emperyalizmi, Rabbanî’nin mülayim bir mücadele adamı olması hasebiyle, İran İslam Cumhûriyeti’yle kendi istedikleri tarzda düşmanca bir tavır içinde olamıyacağını biliyordu.. Halbuki, İran’ın doğusunda, 900 km.’yı aşan bir sınırla, dev bir kitle olan Afganistan’ın İran’a düşman olması isteniyordu.. Hikmetyar ve Rabbanî’nin birbirine üstünlük sağlıyamıyacağı da genelde hemen bütün gözlemcilerce hissediliyordu..
Afgan cihad teşkilatları arasında birlik sağlamak ve hele de bu iki güçlü teşkilatı birleştirmek ve tarafları birbirine duygu planında yaklaştırmak için şer’an caiz olan taktikleri devreye sokmaya çalışan Abdullah Azzâm, sonunda, dişliler arasında kalmıştı..
Yabancı işgalcilere karşı onca yoksulluklara rağmen yıllarca direnen Afganistan halkı da bu iç dalaşmada, bir uzlaşmanın artık kesinlikle olmayacağı gibi bir kanaatle iyice yorgun düşmüştü..
Afganistan’da 1978’de korkunç kanlı bir şekilde gerçekleşen komünist ihtilali ve Sovyet Rusya İşgali günlerinde dünyaya gelenler bile artık 14-15 yaşlarındaydılar ve o sırada 10 yaşında çocuk olanlar ise, artık 25 yaşına ulaşmışlardı.
Milyonlarca Afganlının İran’da, bir o kadarının da Pakistan’da mülteci olarak yaşadığı bir ortamda.. Özellikle de Pakistan’daki medreselerde okuyan Afgan mültecilerinin çocuklarının devreye sokulmasını kararlaştıran güç odaklarının da çabasıyla, bu medrese öğrencileri siyasî sahneye çıktılar, özellikle de Qandehar şehrinde.. Ve kısa zamanda duruma da hâkim oldular..
Halk mescidlere bile gidemez hale gelmişken, artık, rahatlamıştı.. Bu gelişme, diğer şehirlerde de benzer teşebbüsleri güçlendirdi ve Rabbanî, Başkanlık Sarayı’nda; Hikmetyar ise Kabil’e 40-45 km. uzaklıkta Çehar Âsiyâb’ mıntıkasındaki karargâhında iktidar savaşı verirken, ayaklarının altındaki halının çekildiğini hissedemediler bile.. Hissettiklerinde ise, iş işten geçmişti artık..
*
Tâlibân’ın ortaya çıkması kaçınılmazdı; çünkü, kitleler bir çaresiz bekleyiş içindeydi..
Çünkü, kısa sürede teşkilatlanan Pakistan Ordusunun güçlü askerî istihbarat biriminin de desteğiyle, güçlü silahlarla ve hattâ savaş uçaklarıyla bile donatılan ve Suûd rejiminin açık para desteğine sahib olan ’Tâlibân’ hareketi, bir çok şehirlerin yönetimini de fiîlen ele geçirmişti.. Hattâ, Pakistan’la, Suudî ve Qatar rejimleri, bu hareketi yeni Afganistan Hükûmeti olarak bile tanımak yolunda harekete geçtiklerini açıklamışlardı..
(Medrese talebeleri için kullanılan isimlendirmeyle) ’Tâlibân’ denilen bu gücün sahneye çıkmasıyla, Rabbanî’nin de, Hikmetyar’ın da kendilerini veya teşkilatlarını vazgeçilmez zannedişlerinin sonunu da getiriyor, şehirler birer birer ’Tâlibân’ın eline düşüyordu..
Aradan 8 ay geçmemişti ki, Ahmed Şah Mes’ud’un elinde Pencşîr Vâdisi başta olmak üzere, ülkenin ancak yüzde 10 kadarının kontrolü kalmıştı.. Hikmetyar ise, tamanen bertaraf olmuştu.. Rabbanî de, Kabil’i terketmek zorunda kalmıştı, diğre bir deyimle, kaçmıştı... Önce Tacikistan’ın başşehri Duşenbe’de ve sonra da Ahmed Şah Mes’ud’un kontrol bölgesinde bir müddet kaldı..
Artık, Rabbanî ve Hikmetyar kesinlikle safdışı edilmişlerdi, yeni Afganistan tablosunda... Hikmetyar, daha çok ’peştun’ ekseriyetine dayanan ’Tâlibân’a yaklaşmak istediyse de, yüz bulamamıştı.. Dahası, 1997’de İran’a geçti.. Geçmiştee, ağır şekilde eleştirdiği İİC, kendisine, yıllarca evsahibliği yaptı ve onu özel korumaya aldı.. (Ancak, 1 Eylûl 2011 Saldırıları sonrasında, Tâlibân’ı destekler mahiyette açıklamalar yapınca, İran rahatsız oldu ve o da İran’ı terketti..)
Bu arada 15 yıla yakın zamandır, Afganistan’da, Abdullah Azzam’ın yardımcısı görünümünde sessizce çalışan ve milyarlarca dolarlık servete sahib olduğu söylenen ve Afganistan’ı ’lidersiz bir ülke’ olarak gören Usâme bin Laden de, ’ülkesiz bir lider’ olarak ’Tâlibân’ hükûmetiyle istediği bir Afganistan portresine kavuşmuş sayılırdı..
*
’Tâlibân’ sahneye çıkmıştı, ama, ilk yapılacak olanları belirlemekte o kadar tedbirsiz ve bilgisiz idi ki..
’Tâlibân’ güçlü, ama, halkın ilk taleblerini karşıladıktan sonra, toplumun nasıl yönlendirileceği konusunda tecrübe sahibi değildi, ve ’evleviyet’leri / ’öncelik’leri belirlemekte veya İslamî zannettikleri taleblerle devreye giren kitleleri kontrolde de zorlandıkları görülüyordu.
’Şia kâfir est!. / Şiîlik kafirliktir!’ gibi yazıların kocaman harflerle yazıldığı tabelaların İran’ın sınırları boyunca, 50-100 metre içerlerde sergilenmesini, Kuzey Afganistan’da, eski adı Belkh olan Mezar-ı Şerif’ şehrindeki İran Konsolosluğu’nda bulunan 14 diplomatın, kalabalıkların baskını sırasında bıçak darbeleriyle öldürülmesi ve hemen orada gömülmeleri takib etti..
Bunlar İİC’nin duruma müdahale etmesi için son derece kışkırtıcı eylemlerdi, ama, Amerikan emperyalizminin istediği de bu idi, zâten.. İran halkı, bu gaddarlığın karşılığının verilmesini ister ve beklerken, İran makamları konuyu sabırla geçiştirdiler..
Keza, 1929’larda Beççe-i Saka Habibullah’ın yaptığı gibi, hayallerindeki toplumu kurmak için, ilk yapılması gerekenleri belirlemekte, hattâ, erkeklerin mutlaka belli bir uzunlukta olmasını istedikleri şekilde sakal bırakmaya zorlanmaları; Afganistan’da bir yöredeki dağ yamaçlarında, kayalardan oyma vaziyette yüzlerce yıldır duran Budha kabartmalarının topa tutularak dünyayı emperyalist dünyayı ayağa kaldıracak hareketler; ve Afganistan’ın en dağlık yörelerine çekilmiş olan Hezarecat /Hezareler denilen ve halkın yüzde 10 kadarını oluşturan şiî halkı tekfir edip, onları açlığa mahkûm edecek ambargolara başvurmalar; vs. gibi konulara kadar, gelişigüzel bir sosyal tepkicilik örneği sergileniyordı..
*
Derken...
Usâme bin Laden’nin bazı hareket ve eylemlerinden ve de ’Tâlibân’ üzerindeki etkisinden korkuya kapılan Amerikan emperyalizminin Afganistan ve Irak gibi coğrafyalara musallat olmak için uydurduğu bahanelere bazı gerekçeler oluştu..
Bunların başında, New York’daki ünlü İkiz Kuleler’e ve Washington’da Pentagon’a yönelik 11 Eylûl 2001 tarihindeki ünlü saldırılar gelmekteydi..
(Bu konuları defalarca yazdığım için, burada tekrarlamıyorum..)
Ve nihayet, Amerikan emperyalizmi, Sovyet işgal ve istilası ve hiziblerarası iç savaşlarla zâten bütünüyle virânelere dönmüş olan Afganistan’ı, Usâme’yi cezalandırmak ve 11 Eylûl’ün intikamını almak adına en vahşî şekilde ve bir, İkinci Moğol İstilası’nı hatırlatacak yıkıcılıkla ezdi, geçti.. Dev bombardıman uçaklarının attıkları bombalar altında, toprak evlerin dayanması mümkün değildi.. Sadece yıkıntıların altında kalıp can veren sivil insanların sayısının 500 bin’den az olmadığı söylenmektedir ki, bu rakam bile azdır.. Ve bu saldırılar sonunda, ’Tâlibân’ rejimi, kelimenin tam mânasıyla buharlaştı..
Amerikan emperyalizmi, Afganistan’a yeni bir düzen vermek ve istediği şekilde hükmedecek bir hükûmet getirmek istiyordu.. Tıpkı, Osmanlı’nın çökertilişinden sonra, Osmanlı’nın bütün coğrafyalarında irili-ufaklı yığınla devletçiklerin oluşturulup, herbirisinin başına emperyalizmin kuklası ve hizmetçi olan kişi veya kadroların yerleştirilmesi örneğinde olduğu gibi; Amerikan petrol kumpanyalarında yıllarca çalışmaktan başka hiçbir özelliği olmayan bir Hâmid Karzaî’nin iktidara getirilmesi faciası yaşanıyordu..
*
 Rabbanî, her durumda, ’müslüman halk lehine nasıl bir düzenleme yapılabilir..’ arayışını metod edinmişti..
İşte o noktada, Hâmid Karzaî’nin her ne kadar kukla olsa bile, yine de halak desteğine ihtiyacı vardı ve halkla köprü oluşturabilecek kişilere ihtiyacı vardı..
Mücadelede, daha çok Erbakanvarî bir taktik ve metodla her durumda, yapılabilecek her teşebbüsün içinde yer almaya çalışmak taktiğine meyilli olan Rabbanî, bu yeni durumun içinde de, inisiyatifi kısmen veya tamamen ele geçirebileceği ümidiyle yeni dönemde de devreye giriyor ve Hâmid Karzaî hükûmetinin yaptırdığı seçimlerde m.vekili seçiliyor ve Meclis Başkanlığı’na getirilmeyi kabullenmeyip, yeni düzendeki o makamı, kendisinin desteğine ihtiyaç içinde olan Yûnus Qaanûnî’ye bırakıyordu..
*Rabbanî, USA işgali altında bile, oluşturulan Afganistan Meclisi’nin İslamî usûl lere göre çalıştırılmasına, ’Onlar gider, biz kalırız..’ diye ayrı bir dikkat gösteriyordu..
Rabbanî, radikal bir mücadele adamı olarak değil, bir uzlaşmacı ve her durumda müslümanların lehine nasıl olumlu bir adım atılabileceğinin hesabı içinde olan birisi idi..Ve Tâlibân sonrasındaki ilk Meclis’in açılışının, Amerikan siyasetçilerinin de huzûrunda, Kur’an okunarak, bir İslamî sembollerle açılmasında özel çabalar harcamıştı.. Ve bu tablo, Rabbanî’nin şahsî çabalarının ve dikkatinin semeresi olarak kabul edildi, halk arasında..
Bu durum onu, gerçi her iktidarla işbirliği yapan kişi durumuna düşürüyordu, ama, o, buna pek aldırmıyor ve elde mevcud imkanlar ve sosyal şartlar açısından yapılabilecek her ne varsa, o imkan ve şartları zorluyordu..
Hâmid Karzaî rejiminin zoraki payandalarla güç-belâ ayakta durduğu biliniyor..
Ve Amerik’nın, Karzaî’yi istediği anda kenara koyabileceği de biliniyor.. Nitekim, son 1,5 yıldır Karzaî, Amerika’nın Tâlibân’la müzakerelere oturduğundan yakınıp duruyor.. Ve bu durumu, ’Tâlibân’ da reddetmiyor.
Son 150 yıl boyunca, ingilizler ve ve ruslara karşı uzuuun ve çetin savunma savaşları vermiş olan ve ’cihad’ şuûrundan beslenen inadçı bir savaşçı ruha sahib olduğu kabul edilen Afgan halkının karşısında Amerikan emperyalizmi bir ’çıkmaz’a ve bataklığa saplandığını görüyor..
Ve işte böyle bir dönemde, Burhaneddin Rabbanî, her iki tarafın da, hem Hâmid Karzaî ve hem de ’Tâlibân’ın kabul edebileceği bir isim olarak, ’Şûrâ’y-ı Âli-i Sulh-i Afganistan’ /Afganistan Yüksek Barış Konseyi’nin başkanlığına getiriliyordu..
Ve nihayet, 21 Eylûl 2011 günü, Rabbanî, kendisiyle, ’Tâlibân’ adına, ’özel ulak-kurye’ olarak görüşmeye geldiğini bildiren, ve isimleri önceden bilinmeyen, molla kılıklı, sarıklı iki kişiyle görüşmeyi kabul ediyor ve o görüşme ânında, bu kişilerden birisinin sarığı arasında gizlenmiş olan bomba patlatılıyor..
Şunu da ekleyelim ki, Rabbanî, hele de Pakistan ve Afganistan’da son yıllarda bir çılgınlık salgını haline gelen ve daha çok da, özel psikolojik şartlandırmalarla o ruhî pozisyona hazır hâle getirilen kişilerin gerçekleştirdikleri ’intihar saldırıları’nın şer’an haram olduğunu; bir savaşçının, en tehlikeli ve çaresiz anda bile, düşmana saldırırken, kurtulabileceği muhtemel yolları düşünmesi gerektiğini belirten birisiydi..
Ve kendisi de sonunda öyle bir saldırıya kurban gitti..
Rabbanî’nin kaatilleri kimdi?
Bu henüz de anlaşılabilmiş değil..
İlginç olan bir nokta, o saldırı günü, BM. Genel Kurulu’nda bulunmak üzere New York’da bulunan Hâmid Karzaî’nin Rabbanî’ye telefon ederek, kendisiyle görüşmeye gelecek iki kişiyi mutlaka kabul etmesini rica ettiği, kesinleşmiş bir bilgiye dayanıyordu..
Rabbânî’nin öldürülmesi karşısında ’Tâlibân’ merkezî yönetimi görüş belirtmeyeceğini açıklamakla yetindi..
Ancak, bir de, bugün Afganistan’da emperyalist işgalcilere karşı direnen her eylem grubunun da kendilerini ’Tâlibân’ olarak isimlendirdiği ve işbu ’mahallî Talîbân grupları’nın, Tâlibân merkezi yönetiminin kontrolü dışında olduğu ve bu mahallî yapılanmanın Afganistan çapında oldukça etkili olduğu da hatırlatılıyor..
Hikmetyar’ın bu cinayet karşısında suskunluğunu bozmaması da ilginç bulunuyor..
Bu arada, Afganistan İstihbarat Teşkilatı’nın sözcüsü Lûtfullah Meş’al, Pakistan’ın Quetta şehrinde bulunan ve ’Quetta Şûrâsı’ diye bilinen Tâlibân Grubu tarafından planlandığı iddiası.. Meş’al, bu husustaki belge, bilgi ve fotoğrafları Pakistan İstihbaratına verdiklerini açıklamış bulunuyor..
*
Afgan kültüründe, yazık ki, her problemi sadece silahla halletmek alışkanlığı bir gelenek halinde yaşamaktadır.
Merhûm Rabbanî, bir defasında, şöyle bir değerlendirme yapmıştı:
’Her ülkenin ve toplumun kendi kültürel ve sosyo-psikolojik yapısına göre, harekete geçirilebilecek dinamikleri farklıdır..
Mesela, sizin Türkiye’de tarihden, Osmanlı’nın güçlü dönemlerinden bahsedilince, toplum büyük çapta harekete geçebiliyor..
İran’da ise, milyonlar sokaklarda dev yürüyüşler yapabiliyor..
Pakistan’da, kitleler çok büyük kalabalıklar halinde tepkilerini fevrî gösterilerle dile getirebiliyor..
Bizde ise, tarihe o kadar atıfta bulunulmaz.. Ve halkı, ’yürüyüşlere davet etseniz, yürümekle n’olacak ki?’ derler..
Ve amma, bizim toplumumuzda ise, en büyük problemimiz, cehalet, taassub ve hemşehricilik, kabilecilik, kavmiyetçilik eğilimleridir ki, kitlelerin bu duygularına hitab ederseniz, halkımız hemen silâha sarılmakta ve çözümü silahlı mücadeleden başka bir yolda aramamaktadır..’
Evet, bu tesbitleri büyük çapta doğruydu, Üstad Rabbanî’nin..
*
Üstad Rabbanî, yanlışlarının kendisine, doğrularının ise, inancına nisbet edileceğinin derin idrakinde olan bir ârif ve kan dökülmesinden olabildiğince kaçınmaya çalışan, mülayemeti ve uzlaşmayı esas alan bir müslüman idi..
Afganistan halkı, kitle üzerinde onun çapında itibar sahibi olan ve onun kadar da savaştan kaçınmaya çalışan bir diğer lideri az bulacaktır herhalde..
O, yanlışlığı söylense bile, kendi kalbine göre doğru olduğuna inandığı bir metodu takib ederek, çetin mücadelelerin içinden geçti ve sonunda, en uzlaşmacı olanların bile, en katı ve acımasız saldırılarla parça parça edilebileceğinin bir örneği olarak dünyamızdan ayrıldı..
Kullarının niyet ve amellerini en doğru şekilde ALLAH’u Tealâ’nın bileceğini ve kulları hakkındaki her tasarrufunun rahmet olacağı inancımı tekrarlayarak sözümü bağlıyorum:
ALLAH rahmet eylesin..
*
 Merhûm Rabbanî, öldürülmesinden iki gün önce, İslamî Uyanış Hareketleri üzerine Tahran’da tertiblenen bir konferansda görülüyor..
|
|
 |
|
 |
|
|
|
|
|
Logged
|
Görüyorum ki; evleriniz Rum Kayzeri'nin evlerine, lükse hayranlığınız Kisra'nın tutumuna, servet peşinde koşmanız, Karun'un anlayışına, saltanatınız Firavun saltanatına, nefsleriniz Ebu Cehil nefsine, gururunuz Ebrehe'nin gururuna, yaşayışınız sefillerin yaşayışına benziyor. ALLAH için söyleyin bana, MUHAMMEDi'den olanlar nerede?[/co
|
|
|
|