Sayfa: [1]   Aşağı git
  Yazdır  
Gönderen Konu: Bir Sürecin Ardından !  (Okunma Sayısı 931 defa)
0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.
Melâl
∂ανєтуσℓυ мσ∂
*


''O GÜN GELECEK BİLİYORUM! :)''

Puan: 207
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 3407
Üye ID: 4830

Nerden:


« : 30 Ağustos 2010, 01:25:39 »



1990’lı yıllarda özellikle Doğu ve Güneydoğu’da üç temel güçten bahsedilir. Bir tarafta Marksist bir anlayışı empoze etmekte diretenler ile halkı dini değerlerden soğutup Batıcı yaşam şeklini dayatanlar, öte tarafta ise İslami inançlarının gereğini yerine

İşte o dönemde inançlı insanların ilk iki güce karşı varlığını koruma mücadelesine bu yazı dizimizde ışık tutacak, perdeleri aralayacağız.


BİR SÜRECİN ARDINDAN -1

Çeşitli nedenlerle ortaya çıkan örgüt veya cemaatler, genellikle tanıtım ve propagandaya ağırlık vererek kamuoyunda tanınma yolunu en önemli strateji olarak belirlerler.
 
Genellikle kurulan her örgüt, çıkış nedenlerini, toplumsal hayatta rol almak istemelerinin başlıca sebeplerini, stratejilerini, metot ve nihai hedeflerini bir kuruluş bildirgesiyle deklere etme yoluna giderler.
 
Dünyada da, Türkiye’de de başvurulan yöntem genellikle bu minval üzere olagelmiştir. Ancak Türkiye’de 1990’lı yılların başında özellikle Kürt illerinde cereyan eden çatışmalı ortamda PKK ile yaşadığı çatışmalı süreçle Türkiye’nin gündemine oturan Hizbullah, bölgede yaşayan insanların belli alanlarda aktivitelerine tanıklık ettiği dini içerikli bir yapılanma olmakla birlikte, bu olgu etrafında uzun süren bir sürece rağmen, gerek kuruluş bildirgesi babından olsun, gerekse taraf olduğu çatışma süreciyle ilgili hiçbir resmi açıklama yapmamış olması, Hizbullah hakkında tahminlerin ötesine geçmeyen, çoğunlukla da spekülatif haberlerin genel doğrular şeklinde kabul görmesi sonucunu doğurdu.

Özellikle fiili temas olarak ilk kez PKK ile karşı karşıya gelmiş olması, PKK’ye ait çevrelerin yoğun bir propaganda sürecine girmelerine yol açtı. PKK kaynaklarından yükselen Hizbullah’ı niteleme mesajlarının, başlıca iki nedenden kaynaklandığı da gözlerden kaçmıyordu:
 
Birincisi; aynı coğrafyayı paylaşmaları ve aynı topluma hitap etmeleri, çatışma süreciyle beraber düşünüldüğünde sadece karalama amaçlı propaganda niteliğini taşımaktaydı.
 
İkincisi; Hizbullah’ı o güne kadar tanımamış olmalarının kendileri açısından oluşturduğu zaafiyetten kaynaklandığı rahatlıkla söylenebilir.

SESSİZ KALIP SÜRÜKLENMEMEK

Başlıca bu iki neden, PKK’nin Hizbullah’ı devlet kaynaklı olarak lanse etme propagandasına yol açmış, bu suçlama ise sonrasında özellikle PKK’ye gönül vermiş kesimler arasında “kuvvetli bir kanıya” yol açmıştı. Propaganda bombardımanı ve uçsuz bucaksız suçlamalar karşısında Hizbullah ise açıklama yapmamakta diretmiş ve sadece eylemlerle PKK’ye yanıt vermişti. Sonraki süreçte ise açıklamalarda bulunulmamasının dönemin kaygan zemininde ‘sürüklenme’ tehlikesine karşı bir taktik olduğu belirtilmişti.

Bilahare devam eden olaylar sürecinde devlet kaynakları da PKK ile eş zamanlı olarak Hizbullah’ı “terör örgütü” ilan ederek her geçen gün artan bir operasyon sürecini başlatmış oluyordu.
 
Bir taraftan PKK kaynaklarının iddiaları, diğer taraftan kolluk ve istihbarat kaynaklarından sızan bilgiler her ne kadar Hizbullah ile ilgili sır perdesinin aralanmasını hedefliyor idiyse de Hizbullah tarafından hâlâ hiçbir açıklamanın yapılmamış olması tüm tanımlamaları yine de eksik bırakıyordu. Hizbullah’a bağımsız yaklaşmaya çalışıp tanı(t)maya çalışanlar da birinci elden sağlam bilgi ve açıklamalar olmadığından oluşan bilgi kirliliğinin etkisinden kurtulamıyorlardı.

Ta ki 17 Ocak 2000’de Beykoz’da düzenlenen operasyona kadar. Hizbullah da her örgüt veya cemaat gibi cemaat içi veya dışına dair birtakım bilgileri arşivlemişti. İşte bu operasyon sırasında Hizbullah arşivinin büyük bir bölümü ele geçmiş, artık Hizbullah hakkında devletin yetkili organları Hizbullah’ın gelişim sürecinden tutun da yaptığı eylemlerin amaç ve niteliğine, hatta nihai hedefine kadar birçok bilgiye vakıf olmuştu.

Ancak elde edilen tüm bilgilere rağmen devletin de bir “terörle mücadele” stratejisinin olması, Hizbullah’ın yapısı, amaç ve hedefleri hakkında sağlıklı bilgilerin üzerini örtmeye devam etmesine yol açtı.

PKK, Hizbullah’ı devletle ilintili göstermesine karşın devletin ilgili organları tam tersine Hizbullah’ın İran’la olası ilişkisini hep zihinlerde canlı tutmaya çalışıyordu. Nitekim 1990’lı yılların başında Hizbullah’a üye olmak suçlamasıyla haklarında dava açılanların iddianamelerine göz atıldığında iddianamelerin İran’la başlayıp Lübnan Hizbullahı ile devam ediyor olması, resmi ideolojinin bilinçaltına yerleşen “dış güçler” takıntısının bir tezahürünü andırır nitelikler taşımaktaydı.
 
Ancak ilginçtir, devlet organlarının eline geçen bunca bilgi, belge ve dokümanın yanı sıra gerek kuruluşu, gerekse varsayılan ilişki ağı etrafında hala eski argümanların dava dosyalarının ayrılmaz parçası niteliğini taşımaya devam etmesi, varsayımlara dayalı iddialarla dolu suçlamalarla yargılamaya devam edilmesi, yargı kararlarını da tartışılır hale getirmeye sebep oluyor.

İLK KEZ “KENDİ DİLİNDEN HİZBULLAH”

Hizbullah’ın bunca zamana kadar hiçbir açıklama yapmamış olmasının sebebi henüz tam olarak bilinmemesine rağmen (bilahare yapılan açıklamalar bunun stratejileri gereği olduğu yönündedir) Haziran 2004’te ilk defa elektronik postalara gönderilen bir maille “Kendi Dilinden Hizbullah” adında İ. Bagasi imzalı bir kitabın gönderilmiş olması, bu alanda bir ilk olması nedeniyle çalışmayı önemli kılmaktaydı. Çünkü bu tarihe kadar Hizbullah hep başkaları tarafından tanımlanmaya çalışılmış, harekat tarzı hep başkaları tarafından açıklanmaya çalışılmıştı. Söz konusu çalışmada ise Hizbullah, ilk defa kendi üzerindeki sis perdesini kendi açıklamalarıyla dağıtma gereği duymuştu.

O günlerde bahse konu kitapla alakalı olarak gazeteci yazar Ruşen Çakır kaleme aldığı bir yazısında şu görüşlere yer vermekteydi:
 
“Geçtiğimiz günlerde e-postalarımı kontrol ettiğimde büyük bir sürprizle karşılaştım. Birileri bana, elektronik ortamda, “Kendi Dilinden Hizbullah ve Mücadele Tarihinden Önemli Kesitler” adında, “İ.Bagasi” imzalı bir kitap yollamıştı. Önce ekranda kitaba hızlı bir şekilde göz attım; ardından kağıda döküp satır satır okudum ve bunun gerçekten, şu an örgütü yönetiyor olması gereken (ve muhtemelen Avrupa’da yaşayan) kişi ya da kişiler tarafından kaleme alındığı kanaatine vardım. Yaptığım hızlı bir araştırma sonucu, örgütün kurucularından ve Hüseyin Velioğlu’ndan sonra en etkili isimlerinden olan, halen Almanya’da yaşadığı ileri sürülen İsa Altsoy’a, yakın çevresinde “Bagasi” dendiğini öğrendim. Ayrıca Altsoy’un Batman’ın Bagasi köyünden olduğu söyleniyor.
 
Kitapta, ilk yıllarından itibaren örgütle ilgili çok ayrıntılı bilgiler olması, bunun Altsoy tarafından yazılmış ya da yazdırılmış olma ihtimalini artırıyor.
(…)

İLK KEZ BİR YAYIN

Hizbullah hakkında araştırmalar yapan, 2001 yılında “Derin Hizbullah, İslamcı Şiddetin Geleceği” adında kitabı yayınlanmış bir gazeteci olarak beni en çok heyecanlandıran husus, hayatımda ilk kez, örgütün propagandaya yönelik bir metniyle karşılaşmış olmamdı; üstelik bu tam 256 sayfalık bir kitaptı.
 
Çünkü temelleri 1979 yılında atılan Hizbullah hakkında, özellikle son yıllarda çok şey yazılıp çizilmiş, sayısız eleştiri ve ithama maruz kalan örgütse bunların hiçbirine cevap vermeyip suskunluğu tercih etmişti. Bütün bu süre boyunca Hizbullah’ın propagandaya yönelik tek faaliyeti “Şehitler Kervanı” adlı marş kasetleri olmuştu.”
(http://arsiv.ntvmsnbc.com/news/275359.asp)

Ruşen Çakır’ın da belirttiği gibi 256 sayfadan oluşan kitap, Hizbullah adına yayınlanan mesajların ilki olması yönünden elbette önemliydi. Kitabı önemli kılan diğer bir husus da Hizbullah’ın kuruluşundan yaşadığı tüm süreçlere dair ilk kez “Kendi Dilinden” açıklama yapması ve yaşanılan sürece dair birinci elden açıklamalar içermesiydi. Ancak takdir edilmelidir ki önemli bir sürece damgasını vuran, hakkında ciltler dolusu kitap, analiz, makale yazılan Hizbullah’ı ve yaşadığı süreci anlatmak, 256 sayfalık bir kitapla mümkün görünmüyordu. Kitapta Hizbullah’la bağlantılı sürecin tümüne değinilmekle beraber anlatımın kapsamı deyim yerindeyse kısa bir özet niteliğinde kalmaktaydı.

Hizbullah Ana Davasındaki Savunma
En Az “Kendi Dilinden” Kitabı Kadar Önemli
Takip edenler bilir, genellikle Hizbullah’ın mesajlarının yayınlandığı www.huseynisevda.net adlı internet sitesinde bu aralar D.Bakır 6 No’lu Ağır Ceza Mahkemesi’nde devam eden Hizbullah ana davası ile ilgili sanıklardan Cemal TUTAR’ın savunması yer almaktadır. 99 sayfadan oluşan savunma, elbette ki Hizbullah’la bağlantılı sürecin tümünü kapsama niteliğinden yoksundur. Buna rağmen Hizbullah ile ilgili genellikle bugüne kadar karşıtlarından yansıyan çok önemli iddialara cevap veren nitelik taşıması savunmaya ayrı bir önem kazandırmaktadır. Buna rağmen savunmanın içeriğine göz atıldığında değinilen kimi konuların, Hizbullah üzerindeki sis perdesini önemli oranda aralamakta olduğu gözlerden kaçmamaktadır.

SIR KAPISI ARALANIYOR

Savunmada, Hizbullah’ın kuruluşundan 1990’lı yılların sıcak ortamında cereyan eden olaylara kadar önemli bazı hadiselerin detaylarına inilmiş olması, Hizbullah’ın tanınması noktasında önemli bir kapı aralamaktadır. Ayrıca savunmanın on ikinci sayfasında geçen ve yaşanılan süreçle ilgili başka bilgilerin de bundan sonra yayınlanacağının bildirilmesi, genellikle spekülatif haberlerin oluşturduğu bilgi kirliliğini de nisbeten bertaraf edebilecek gibi gözükmektedir. İlgili bölüm aynen şu şekilde dile getirilmiştir: “Çünkü Hizbullah Cemaati’ni bir savunmanın konusu yapmak ve en ince ayrıntısıyla, bütün yönleriyle ortaya koymak mümkün değildir. İnşaallah bu aşamadan sonra, hem Rehberimiz Hüseyin Velioğlu’nun ve hem de Hizbullah Cemaati’nin tanınması ve Müslümanların onların tecrübelerinden istifade etmeleri için Cemaat’in tüm safhalarında mücadele etmiş ağabeylerimiz ve kardeşlerimiz, yaşadıklarını ve gördüklerini, kendi pencerelerinden anlatarak, ‘Kendi Dilinden Hizbullah’ serisini oluşturacak ve ümmetin istifadesine sunacaklardır.” denilmektedir.

Rakiplerinin aleyhte yaptıkları propaganda gibi örgütsel kaynaklar da elbette taşıdıkları kimi unsurları itibariyle propaganda içeriğinden soyutlanamazlar.
 
Ancak biz bu çalışmada ana davada verilen deyim yerindeyse “ana savunma”dan yola çıkarak, propaganda dilinden ziyade bir döneme damgasını vurmuş Hizbullah ile ilgili somut veriler ışığında Hizbullah’la ilgili kamuoyunun asgari bilgi gereksinimi olan kuruluşunu, yapısını, ortaya çıkış nedenlerini, merak edilen hareket tarzını, özellikle hala konuşulan PKK ile çatışma sürecini başka kaynaklardan da faydalanmak üzere irdelemeye çalışacağız. Bu konular etrafında Hizbullah ile ilgili ortaya atılan görüş ve düşünceler ile beraber Hizbullah kaynaklarının bunlara verdiği cevapları irdelemeye çalışacağız.
 
Yine Hizbullah ile ilgili en çok konuşulan ve merak edilen bazı temel sorunlara bakış açısı da keza çalışmamızın konusu olacaktır.

HİZBULLAH NEDİR?

Cemal Tutar’ın ana dava savunması, bu işlerle başından beri içli dışlı olan, özellikle Hizbullah arşivinin ele geçirilmesiyle beraber en fazla bilgi sahibi olması gereken yargı erkinin açılan davalarda hazırladıkları iddianameler ve verdikleri kararların gerekçelerinde Hizbullah ile ilgili 1990’dan bugüne kadar değişmeyen şablonlara karşı verdiği tepki ile başlamaktadır.
Nitekim tüm resmi belgelere yansıyan ve bugüne kadar Hizbullah’ın kuruluşu ile ilgili yazılıp çizilenlerin tümüne bakıldığında işin temelinin 1980’li yıllarda D.Bakır’da Abdulvahap Ekinci tarafından kurulup işletilen VAHDET Kitapevi’ne dayandırıldığı, ardından da bu kitapevinden kopulduğu iddia edilen İLİM ve MENZİL Kitapevleriyle, kuruluş sürecinin kotarılmaya çalışıldığı görülmektedir. Oysa gerek savunmada Cemal Tutar’ın bu tezi çürüten bilgilere yer vermesi, gerekse VAHDET Kitapevi sahibi Abdulvahap EKİNCİ’nin Mayıs 2009’da NEWSWEK dergisine verdiği beyanat, kuruluş anlatısının düzmece bir hikâyenin ötesine geçmediğini göstermektedir. Sırası gelince bunun ayrıntılarına ayrıca ineceğiz.

İddianame ve gerekçeli kararların da vazgeçilmez parçalarından biri olan bu tür durumlara ilişkin Cemal Tutar’ın sözlerini alıntılamadan önce bizzat tanık olduğum bir meseleyi anlatmadan geçemeyeceğim.

‘NE TUHAF BİR DUYGUYDU’

1990’lı yılların başında D.Bakır’da bir okulda öğrenciler arasında çıkan bir kavgadan dolayı polis tarafından gözaltına alınan, bilahare örgüt adına kavgaya katıldığı gerekçesiyle hakkında idam istemiyle açılan davayı anlatan tanıdık bir sima şunları söylemişti. “Savcılık, benim de aralarında bulunduğum bir öğrenci grubu hakkında idam istemiyle dava açtı ve dönemin DGM’sinde uzun süre yargılandık. Ancak hazırlanan iddianame ile bizim içerisinde bulunduğumuz durum çok enteresandı. Çünkü iddianame elimize geçtiğinde bir de ne görelim! İşe İran’la başlanmış, Lübnan, Hizbullah ve Bekaa vadisiyle devam edilmişti. Durumumuz ortadaydı ve sadece neredeyse okullarda hergün cereyan eden basit bir kavgaya katılmak suçlamasıydı. Oysa birden kendimizi İran, Lübnan ve Hizbullah üçgeninde buluvermiştik. Bir taraftan kendimi İran ve Lübnan’dakilerle özdeşleştirmeye çabalıyorum, ama olmuyor, neticede okuluma gidip gelen sıradan bir öğrenciyim. Öbür taraftan içerisinde bulunduğum çocuksu yaşıma bakıyorum, bir de iddianamedeki İran, Lübnan, Hizbullah olgusuna. Yine bir bağlantı kuramıyordum. Ne tuhaf bir duyguydu!” diyor, çocuk yaşlarda denebilecek bir öğrenci.

Gerek Vahdet Kitapevi meselesi, gerekse 1990’lı yılların başından bugüne kadar değişmediği anlaşılan iddianame ve gerekçeli kararların sabit bölümleri, devletin eline geçen bunca bilgi ve belgeden sonra hala varlığını koruyor olması, aslında devletin yetkili organları açısından kurumsal bir ayıp olsa gerek.
 
İşte Cemal Tutar savunmasında ilk olarak bu meseleye itiraz ederek yapılan yanlışlardan dolayı ne olduğu belli olmayan bir Hizbullah profilinin ortaya çıktığını, bunun gerçeklerle uyuşmadığını, oysa ellerinde bulunan belgelerle Hizbullah’ı en iyi şekilde bilmesi gerekenlerin hakimler ve savcılar olduğunu belirtmiştir.
 
DoğruHaber Gazetesi

(devam edecek)
Logged

فَفِرُّو إِلَى اللَّهِ

''SONUNDA BİR ESPRİ YAPACAĞIZ
ZULÜM GÜLMEKTEN ÖLECEK''
DiRiLiŞ
мιя üує
****


Derin yürek, derin Aşk ve derin İnsan..

Puan: 62
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 1069
Üye ID: 4853

Nerden:


« Yanıtla #1 : 31 Ağustos 2010, 20:36:36 »

0n onbir sayfalık bir yazı dizisi.
Okudum bir solukta.
Ne çok iftiralara uğramış. Ağzı açık okudum bir bölümünü..
İftiralarla kaplanmış gerçeği görmeleri umudyla..

Camal Tutar'ın savunmalarıyla üslup bakımından da çok güzel bir yazı dizisi.
Logged

Madem ölüm tek bir defa gelecek,

O da neden ALLAH için olmasın ..
Melâl
∂ανєтуσℓυ мσ∂
*


''O GÜN GELECEK BİLİYORUM! :)''

Puan: 207
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 3407
Üye ID: 4830

Nerden:


« Yanıtla #2 : 12 Eylül 2010, 22:38:42 »

Hizbullah ile ilgili piyasaya sürülen bilgiler başlıca iki kaynaktan akmaktaydı. Bunlar, iki tarafın çatışmasından kaynaklanan PKK propagandası; diğeri de güvenlik ve istihbarat kaynaklarından akan bilgilerdi.

Sol Mantalitenin Müzmin Hastalığı

Aslına bakılırsa düşman tarafların birbirlerini objektif olarak değerlendirmesinin mümkün olmadığı gerçeğinden hareketle öncelikle çatışma boyutuyla PKK nin bertaraf etmek istediği Hizbullah ile ilgili sağlıklı veya objektif bilgiler vermesi elbette ki düşünülemez. PKK kaynaklarının, kendi hareketlerini sekteye uğratmak için Hizbullah ın devlet tarafından kurdurulup kendilerine musallat edildiği, dolayısıyla işbirlikçi, ajan, kontrgerilla, Jitem vs ile bağlantılı olarak aniden piyasaya sürüldükleri noktasında yoğun propagandası, bariz bir karalama niteliği taşıdığı için bu tür argümanların “bilgi” sınıfına girmesinin zorluğu ortadadır. Ayrıca bu durum, bilahare değineceğimiz üzere iki taraf arasında, çatışma arefesinde baş gösteren gerginlikler sırasında gerek “Kendi Dilinden Hizbullah” kitabında, gerekse Cemal Tutar ın savunmasında yer verdiği üzere yoğun bir mesajlaşma trafiğinin yaşandığı gerçeğine de ters düşmektedir.

Bununla beraber sol mantaliteye sahip PKK nin “devrimci sol” zihniyetin müzmin hastalıklarından olan kendi dışındaki herkesi “işbirlikçi, faşist vs.” görme anlayışından kaynaklanan propagandasının ürünü olması açısından Hizbullah ile ilgili düşünce perspektifinin bilimsel anlamda kabul görmesi mümkün gözükmemektedir.

Dış Güç kavramı uygulamadaki çarpıklıkları örtmeye yetmiyor

Devletin kolluk ve istihbarat birimlerinin de tüm siyasi/askeri örgütlerle ilgili düşünsel yaklaşımında olduğu gibi Hizbullah ile ilgili piyasaya sürdüğü bilgiler de, durumu, ülke içinde insanlara dayatılan aykırı yaşam tarzına verilen reaksiyonun sonuçları bağlamında ele almaktan ziyade, işin altında “dış güç” arama perspektifinin yattığı hesabına dayanır. Dolayısıyla kolluk ve istihbarat birimlerinden “sız(dırıl)an” haberler daha ziyade görevleriyle bağlantılı olarak operasyonel haber niteliğindedir.

Şunu belirtmek lazım ki, ülke içerisinde dayatmacı yönetim anlayışından kaynaklanan şartlar yok ise hiçbir illegal örgüt veya cemaatin ortaya çıkış nedeni kalmaz; çıksalar bile geniş anlamda taban bulmalarının imkânı kalmaz. Eğer her dönemde gerek etnik gerekse dini temellere dayanan örgütsel yapılanmalar ortaya çıkıp ciddi manada taban bulabiliyorlarsa bu durumun sadece “dış güçlerle” izahının da imkânı kalmaz.

Şunu da vurgulamak lazım; örgütlerin çıkışlarıyla beraber takip ettikleri yöntemler ne kadar yanlış da olsa bu durum, iç huzursuzluklara yol açan dayatmacı yönetim anlayışını meşru kılmaz, dolayısıyla tek başına “dış güç” klişesini de haklı çıkartmaya yetmez.

Örneğin PKK nin ortaya çıktığı ilk yıllarda işin gerisinde hep bir “Ermeni fobisi”nin yattığı, tüm açıklamaların, etnik ayrımcılığın yol açtığı sosyal/siyasal buhrandan azade kılınarak vaziyetin “Ermenistan ideali” ve “dış odakların hain emelleri”yle kurtarılmaya çalışıldığı bilinmektedir. Oysa “bir avuç eşkıya” söylemine rağmen “Açılım Süreci”yle beraber Kürt varlığına karşı uygulanan inkâr politikasının PKK yi doğurduğu gerçeği artık devletin en yetkili isimleri tarafından da ikrar edilmeye başlanmıştır.

Buna benzer “dış odak” eksenli nitelemeler, Hizbullah la ilgili olarak da uzun süre resmi kaynakların “en makul dili” olmayı sürdürdü. Örneğin 1990 lı yıllarda dönemin İçişleri Bakanı İsmet Sezgin, Hizbullah için “Humeyni nin bölgedeki uzantısı” yakıştırmasını yaparken oluşan resmi görüşün temeli daima İran odaklı idi. Aynı şekilde ilk dönem iddianamelerin ilk giriş bölümlerinde de yine işin altında İran faktörünün olduğu düşüncesi özellikle vurgulanmaktaydı. Aslında bu durum, o dönem şartlarında dünya çapında İran İslam Devrimi ne yönelik beynelmilel düşmanlığın Türkiye ayağını oluşturan politikaların ürünü olması hasebiyle önemliydi. Öbür taraftan gerçekleşen bir İslam devrimine yönelik diğer bazı hareketler gibi Hizbullah ta da bir sempatinin oluşmuş olması, belki de İran faktörü için önemli bir dayanak olduğu izlenimi uyandırmıştı.

Ancak bu konuda resmi makamların oluşturduğu tablo, benimsenen İran modelinin Türkiye ye uyarlama işini “hobi”leştiren bir Hizbullah portresi çizilmekteydi. Aslında bu bakış açısı, 2000 yılındaki Beykoz operasyonunda Hizbullah arşivinin önemli bir bölümünün ele geçirilmesine kadar da sürdü. Ancak anlaşılan, İran faktörünün çokça abartıldığı ve itirafçı A.Aziz Tunç un devrimin ilk yıllarında İran a gidildiği ve siyasi/askeri eğitim alındığı yolundaki iddialarının dışında İran faktörünü ispatlayacak bir emareye rastlanmadı. Arşivlerden de bu yönde herhangi bir bilgi çıkmadı.

Öte taraftan Ergenekon süreciyle beraber Hizbullah hakkında 1990 lı yıllarda PKK nin kullandığı karalama dilinin neredeyse aynısının Ergenekon iddianamesinde de yer almış olması, ilk bakışta iç hukuk ve bu hukuku işleten ilgili otoritelerin ne kadar da birbirinden uzak olduğunu, bir o kadar da çelişik görüş ve iddialarda bulunabildiklerini ortaya koymaktaydı.

Kolaycılığa kaçmak çözüm değildir

Elbette burada vurgulamak istediğimiz şey, herhangi bir kesimin savunuculuğundan ziyade ortaya çıkan bazı sorun ve hadiselerin teşhisinde realitenin dışına çıkılarak olayları tahlil adı altında kolaycılığa kaçılması ve bunun dar kalıplı ideolojik yaklaşımların içerisine hapsedilmesidir. Bu tür yaklaşımlar birer linç vasıtası kılınarak istenmeyen muhalif seslerin susturulmasında kısa vadede etkili olabilir; oysa uzun vadede daha büyük sorunlara dönüşme riskini asla azaltmaz.

Böyle bir mantık, aksaklıklara yol açan uygulamalara karşı çözüm geliştiremeyeceği gibi, yanlış yöntemler kullansalar bile haklı taleplerden yola çıkılarak oluşan illegal yapılanmaları sonlandırmaya yetmeyeceği/yetmediği görülmektedir. Dolayısıyla her türlü istem ve çıkışı dış güçlerde arama veya Ergenekon çetesinin “örgüt kurma hobisine” indirgeme kolaycılığını esas alan “resmi” açıklama veya belgelerden yola çıkılarak herhangi bir siyasi fenomeni tanıma imkânı da kalmamaktadır. Keza Hizbullah ı da bu tür açıklamalardan yola çıkılarak tanımanın imkânı mümkün görünmemektedir.

İran Fobisi Geçti; Yeni Moda Ergenekon

Yargıda süren Hizbullah davalarında İran ın hobileştirilmesi esas iken Ergenekon iddianamesinde tasfiye edilmesi amaçlanan şımarık derincilerin suç dosyalarının kabartılmasına yönelik özel çabalar kapsamında diğer bazı örgütler gibi Hizbullah faktörüne de geniş yer ayrılması, kanaatimce yerleşen şu ortak mantıksal çıkarıma işaret etmektedir: “Türkiye de sisteme muhalefet etmek için diğer alanlarda olduğu gibi dini yaşam alanında da hiçbir gerekçe bulunmamaktadır. İç şartlardan kaynaklanan mantıklı gerekçelerin bulunmayışı da ortaya çıkan illegal yapılanmaların tümünün karanlık odakların birer ürünü olmasını gerektirmektedir.”

Aslında burada Hizbullah savcıları ile Ergenekon savcılarının aynı yargı sistemi içerisinde her ne kadar zahiren tezata düştükleri görünse de, bu durum netice itibariyle tezat değil, bilakis değişen siyasi konjonktürün gerektirdikleriyle açıklanabilecek stratejik bir durumu çağrıştırmaktadır. Bu durumda savcılara ait tezlerin “hangisi doğru?” tartışmasına girmenin de önemi kalmamakta, bunun yerine şu önemli tespiti yapma imkânımız doğmaktadır: Mesele, ideolojik yaklaşımdan kaynaklanan linç kültürünün hukuksal/yargısal boyutu niteliğini taşıma meselesidir. Dün siyasi konjonktür, linç kampanyası için İran faktörünü gerektirirken bugün Ergenekon faktörü paha biçilmez değerler arasına girmiştir.

Ancak yine de PKK, Hizbu t Tahrir ve diğer sol örgütler gibi Hizbullah ın da Ergenekon iddianameleriyle kuşatmaya alınma çabasına karşın, dayatma esasına dayalı iç şartların da bu tür hareketlerin ortaya çıkmasında önemli etkileri olduğu yönünde eski DGM savcılarının da vurgu yaptıkları dikkatlerden kaçmamaktadır.

Mesela 1996/636 esas sayılı Hizbullah dava dosyasının gerekçeli kararının giriş bölümünde “terörün arkasındaki dış faktörlere” işaret edildikten sonra bu durum şu şekilde dile getirilmektedir: “Terörün anlaşılmasında dikkat edilmesi gereken önemli bir husus ise, terörün tamamen dış etkilere bağlanıp kolaycılığa kaçılmasıdır. Terör mevcut veya istismara açık bir zeminin olmadığı yerlerde yaşama imkânı bulamaz. Dolayısıyla bir yerde yaygın olarak terör mevcut ise orada gerçekten bir şeylerin de yanlış gittiğini kabul ve tespit etmek gerekir. Sosyal yapının zayıf düşmesi veya buna ait belirtileri taşıması terörün arz ettiği tehlike açısından önemlidir. Bir vücut ne kadar sağlıklı olursa, o kadar dirençli ve mikroplara karşı dayanıklılığı ve bağışıklılığı yüksek olur. Bu bağlamda, olayın tamamen dış dinamiklere bağlanarak iç dinamiklerin göz ardı edilmemesi gerekir. Bunun aksi düşünüldüğünde, terörü yorumlarken, sadece iç dinamikleri ele alıp, dış dinamikleri dikkate almamak başka bir hata olur.”

Buraya alamadığımız iddianame ve gerekçeli kararların ilgili bölümlerinde “terörü” ortaya çıkaran faktörlerin çeşitliliğine değinilirken aslan payının “dış odaklara” düştüğü tespitinin yanında “iç faktörlerin de” bundaki etkisine değinilmiş olması, sorunların tespiti açısından aslında olumlu bir yaklaşım olarak değerlendirilebilir.

Öbür taraftan Hizbullah kaynaklarının açıklamalarına bakılırsa ortaya çıkış sebepleri olarak başta teorik(akidevi) sebepler olmak üzere pratikte İslam düşmanlığı esasına dayanan tarihsel sürecin neredeyse tüm uygulamaları kuruluş sebepleri arasında zikredilmektedir.

(devam edecek)
Logged

فَفِرُّو إِلَى اللَّهِ

''SONUNDA BİR ESPRİ YAPACAĞIZ
ZULÜM GÜLMEKTEN ÖLECEK''
Melâl
∂ανєтуσℓυ мσ∂
*


''O GÜN GELECEK BİLİYORUM! :)''

Puan: 207
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 3407
Üye ID: 4830

Nerden:


« Yanıtla #3 : 14 Kasım 2010, 22:58:12 »

Hizbullah Nasıl Ortaya Çıktı?

Bilindiği üzere aktiviteleriyle kendini gösteren Hizbullah üzerinde en fazla konuşulan mesele, ortaya çıkışı ve amaçları etrafında yapılan tartışmaların yoğunluğudur. 1990 lı yıllarda alevlenen bu tartışmalarda Hizbullah ın kendisi suskunluğu tercih ederken Hizbullah dışında kalan ve Hizbullah la hasmane ilişkiler içerisinde bulunan kesimlerin ilginç açıklamaları, Hizbullah tarafından “iftira ve asılsız ithamlar” olarak nitelendirilmiştir.
 
Hatta Hizbullah ı tanıtmayı esas alan dava dosyalarındaki tanıtım fasılları kasıtlı bulunmuş olmalı ki sanıklardan Cemal Tutar, bu konuya işaret ederek şunu belirtmiştir: “17 Ocak 2000 de yakalandım. Altı ay boyunca gayri insani ve gayrı hukuki şartlarda gözaltında kaldım. Bu süre zarfında Hizbullah Cemaati ne yönelik muazzam boyutlarda antipropaganda ve dezenformasyon hücumu yaşandı. Eli kalem tutan, ağzı laf yapan herkes bu hücum furyasında rol aldı. Tarihte eşine az rastlanır bir infaz ve karalama hareketiydi bu…” dedikten sonra savunmasına şu şekilde devam ediyordu: “Hizbullah Cemaatini akademik diyebileceğimiz düzeyde ele alıp inceleyerek ortaya ciddi anlamda çalışma koyabilecek durumda olanların başında, savcı ve hâkimlerin gelmesi gerekirdi. Çünkü Devletin Hizbullah Cemaati hakkında elinde bulundurduğu bilgi ve dokümanlar, azımsanmayacak miktardadır. …Bugüne kadar binlerce mensubumuz yakalanıp tutuklandı, on binlerce sayfa doküman ele geçirildi; bununla beraber bir miktar itirafçı da bildiği veya bilmediği halde tahmin ettiği her şeyi söyledi.
 
Kısacası devlet, dolayısıyla mahkeme heyeti ve savcılar “Hizbullah nedir?” sorusunun cevabı için yeteri kadar materyale sahipti. Buna rağmen savcıların sunduğu iddianame ve mütalaalar ile mahkeme heyetlerinin hazırladığı gerekçeli kararlar, “Hizbullah nedir?” sorusuna cevap vermekten uzaktır. … Takdir edersiniz ki 50 yıl sonra biri Hizbullah hakkında bir araştırma yapmak istediğinde ilk başvuracağı kaynak, Ana Dava ile ilgili savcı ve hâkimlerin ortaya koyduğu çalışmalar olacaktır. Ne var ki gerek ana dava iddianame ve mütalaasında, gerek 1994/636 esas nolu dava, gerek 2000/182 ve gerekse 2007/53 esas nolu büyük hacimli davaların gerekçeli kararlarında Hizbullah Cemaati ile ilgili aydınlatıcı bir bilgiye rastlayamıyoruz.              
 
Bunca bilgi ve belge karşısında akla gelen tüm sorulara cevap bulunabilmeliyken, söz konusu gerekçeli kararlarda karşılaştığımız durum; bilgisayar başında, kopyala-yapıştır aceleciğiyle yapılan bir hazıra konma bedavacılığını gözler önüne sermektedir. Çünkü 1990 ların başında yakalanan bazı mensuplarımız hakkında, savcıların hazırladıkları ve aslı-astarı olmayan, sözüm ona “Hizbullah Cemaatinin kuruluşu, amacı ve stratejisi”ni analiz ettikleri, hayali ve afakî birtakım çarpık bilgiler, mahkemelere iddianame diye sunulmuş; sonrakiler de hiçbir ekleme ve çıkarma gereği duymadan, bu çarpık bilgileri baktıkları Hizbullah dosyalarında, iddianamelerinin giriş kısmına almışlardır. .. Aynı hayali ve afakî şablon, maalesef bizim aleyhimizde karar vermek için bir araya gelen, plan yapan, strateji geliştiren her makamda ve isimlerini saymayı lüzumsuz gördüğüm yüksek yerlerde brifinglerin ana malzemesi olmuştur. Böyle olunca da herkesin kafasında yalan, yanlış, çarpık, gulyabani tipli bir Hizbullah tanımlaması canlanmaktadır.”
 
İddianame ve gerekçeli kararların “Hizbullah ın ortaya çıkışı” ile ilgili bölümlerinde konuyla alakalı hayli uzun bilgilere yer verilmektedir. Ama bu bilgilerin, Hizbullah kaynakları ve sanık savunmalarında verilen bilgilerle çoğu zaman örtüşmediği de görülmektedir. Burada ilk olarak kolluk ve istihbarat kaynaklarından yararlanılarak dava dosyalarının mukaddimelerinde Hizbullah ın kuruluşuyla ilgili zikredilen özet bilgilere yer vereceğiz. Ardından da Hizbullah kaynaklarının aynı konuda yaptıkları itirazlar ve verdikleri bilgileri özet olarak aktarmaya çalışacağız. Bu bilgilerin, kimi uygulamalara yansıyan bazı bölümlerinin mukayesesini nispeten yapmaya çalışacağız. Diğer bazı bilgilerin mukayesesini ve hangisinin doğru olabileceği hususunu da okuyuculara bırakacağız.
 
Dava dosyalarına yansıyan Hizbullah

Dava dosyalarında evvela Hizbullah, kelime anlamıyla irdelenmekte, ardından da amaçlarına atıf yapılarak şu iki husus öne çıkarılmaktadır:

“Hizbullah ı oluşturan İlim ve Menzil Gruplarının amacı; Türkiye Cumhuriyeti toprakları üzerinde şer î hükümlerle yönetilen bir İslam devleti” kurmaktır. Nitekim, terör örgütünün, mensuplarına verdiği talimatta;

- Türkiye Cumhuriyeti nin yönetim biçiminin İslâmiyet e uygun olmadığı,

- Türkiye ye ancak Hizbullah Örgütünün, İslâmî esaslara dayanan İran modeli bir rejim getirebileceği vurgulanmaktadır.”

 
Amaç belirtildikten sonra Hizbullah ın stratejisi olarak da şu görüşlere yer verilir:

“Aslında bu örgütün de diğer illegal örgütlerle aynı çizgiyi takip ettiği, sadece kavramları değiştirdiği açıktır.

Nitekim; diğer yasadışı örgütlerle stratejisi karşılaştırıldığında;

Tebliğ = Propaganda-Ajitasyon
 
Cemaat = Örgütlenme
 
Cihad = Devrim olarak adlandırılabilir.”

 
Açıkçası Hizbullah ın stratejisi hakkında, pratikte şahit olduğumuz uygulamalar dışında derinlikli bilgilere sahip değiliz. Ama formüle edilen örgüt stratejisi, Türkiye nin tarihsel geçmişinin bir bölümüne damgasını vurmuş sol tandanslı klasik örgütlenmelerin teorik stratejilerinin dini referanslı Hizbullah a uyarlanmasından ibaret olduğu hususu, ilgili satırların ikrarı ile sabittir. Bu durumda klasik sol örgütler, hem fikri yapı, hem de ilham kaynakları bakımından değişik referanslara sahip oldukları düşünülürse, dini referanslı örgütlemelerle pratiklik bakımından özdeşleştirilmeleri acaba ne derece mümkündür?
Amaç ve strateji sıralandıktan sonra Hizbullah ın oluşumu ve ortaya çıkış süreciyle alakalı olarak 1994/636 esas sayılı dosyanın gerekçeli karar bölümünde şu görüşlere yer verilir:
 
“İlim ve Menzil gruplarının oluşumu”

Burada Hizbullah; İlim ve Menzil olmak üzere iki temel grup şeklinde ele alınır. Ayrıca bu şekilde kategorize edilme meselesi, bu konuda fikir beyan eden tüm kesimler için de adeta ilham kaynağı niteliğindedir. Oysa Hizbullah ın bu isimle ortaya çıktığı dönem, Menzil grubu diye anılan kesimle hiçbir şekilde ilişkisinin olmadığı dönemdir. Dolayısıyla bu şekildeki bir kategorik sınıflandırma tamamen yanlıştır. Nitekim Menzil Grubu diye tabir edilen kesim, hiçbir zaman kendilerini Hizbullah olarak vasıflandırmış değildir. Ayrıca her iki kesimin kitapevleriyle anılması, sadece amiyane bir vasıflandırmanın ötesine de geçmemektedir.
 
 
İki yanlış bir doğru eder mi?

Kuruluş aşaması gerekçeli kararda şu şekilde dile getirilmektedir:
“1979-1980 yıllarında çeşitli illerimizde dinî yayınların satıldığı kitabevlerinde, radikal dinî görüşlere sahip kesimlerin bir araya geldikleri ve fikir alışverişlerinde bulundukları gözlenmiştir. Bu çerçevede Diyarbakır ilindeki ilk toparlanma, Vahdet Kitabevi çevresinde olmuştur. Abdulvahap EKİNCİ ye ait bu kitabevindeki faaliyetlere sonradan kendi kitapevleri ve gruplarını kuracak olan Fidan GÜNGÖR ve Hüseyin VELİOĞLU da katılmıştır.

Zaman içerisinde Vahdet Kitabevi çevresindeki oluşumdan kopmalar başlamıştır. İlk olarak 1981 yılında Fidan GÜNGÖR, Menzil Kitabevi ni kurmuştur. Menzil Kitabevi nin kuruluşu ile birlikte Vahdet Kitabevi çevresindeki kopmalar hızlanmıştır. Fidan GÜNGÖR ün bu yapılanmadan ayrılarak neden kendi kitabevini kurduğuna ilişkin ayrıntılı bilgi bulunmamakla birlikte, meselenin düşünce farklılıklarına dayandırılan liderlik meselesinden kaynaklandığı tahmin edilmektedir.”

 
Bilahare Cemal TUTAR ın savunması ve diğer yazılı kaynaklardan da alıntılayacağımız gibi burada zikredilen kuruluş aşaması, ilgili tarafların da beyanlarına yansıdığı şekliyle tamamen yanlışlar üzerine bina edilmiş bir kurgudan ibarettir. Konuyla alakalı olarak ilk örgütlenme yeri diye nitelendirilen Vahdet Kitapevi ile alakalı olarak dönemin kitapevi sahibi Abdulvahap EKİNCİ, geçen mayıs ayında Newsweek dergisine verdiği mülakatta özetle, hem Fidan Güngör hem de Hüseyin Velioğlu nun kendisinden yaşça büyük olduklarını, ayrıca Vahdet Kitapevi nin de İlim ve Menzil Kitapevleri nden sonra açıldığını beyan etmiştir. Dolayısıyla daha ilk girişte bir bilgi yanlışı üzerine bina edilmiş başka bir yanlış göze çarpmaktadır. Yine iddiaya göre Fidan Güngör ün Vahdet çevresinden kopuşuyla ilgili “ayrıntılı bilgi bulunmamakla beraber bunun düşünce farklılıklarına dayanan liderlik meselesinden kaynaklandığı” tahmini de, tahminin çokça gerisine düşmektedir. Fidan Güngör ün kendi kurduğu kitapevinden çok sonraları kurulan Vahdet Kitapevi nden kopuşu mantıksal olarak mümkün olamayacağına göre, buradan, hiç olmamış ayrılığın “düşünce farklılığına dayanan liderlik meselesine” dayandırılmaya çalışılmasını da varın siz düşünün.
 
Gerekçeli kararın sonraki satırları ise şöyledir: “1982 yılında Hüseyin VELİOĞLU da Vahdet Kitabevi çevresindeki yapılanmadan ayrılarak İlim Kitabevi ni kurmuştur. Bir iddiaya göre, Hüseyin VELİOĞLU nun Vahdet Kitabevi nden ayrılma nedeni olarak, Abdulvahap EKİNCİ nin, Müslüman Kardeşler Teşkilatı nın belli dönem liderliğini yapan Seyyid Kutup un kaleme aldığı Fî Zilali l-Kur an (Kur anın Gölgesinde) isimli esere saygısızlık etmesi gösterilmektedir.”
 
Burada tıpkı Fidan Güngör örneğinde olduğu gibi İlim Kitapevi nden sonra açılan Vahdet Kitapevi nden kopuş meselesi de havada kalmaktadır. Keza gerekçe olarak öne sürülen Abdulvahap Ekinci nin de Seyyid Kutup un Fizilal il Kur an” eserine yaptığı varsayılan hakaretin olmamış birlikteliğin kopuş sebebine indirgenmesi, savcıların Hizbullah ın kuruluşuyla ilgili ne denli yanlış kulvarlarda iz sürdüklerini gözler önüne sermektedir.

(devam edecek)
Logged

فَفِرُّو إِلَى اللَّهِ

''SONUNDA BİR ESPRİ YAPACAĞIZ
ZULÜM GÜLMEKTEN ÖLECEK''
Melâl
∂ανєтуσℓυ мσ∂
*


''O GÜN GELECEK BİLİYORUM! :)''

Puan: 207
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 3407
Üye ID: 4830

Nerden:


« Yanıtla #4 : 14 Kasım 2010, 22:58:45 »

Geçen yazımızda Hizbullah ın kuruluşuyla ilgili dava dosyalarının mukaddimelerine yansıdığı şekliyle bazı alıntılar yaptık. Ancak kuruluş aşamasında formüle edilen Vahdet-İlim-Menzil kitapevi üçlüsü etrafındaki anlatılar her ne kadar Hizbullah ın kuruluş meselesinde artık “resmi bilgi” sıfatını taşıyorsa da aslında bunların gerçeğe aykırı olduğunu gösteren açıklamalara yer vermiştik. Nitekim Vahdet Kitapevi sahibi Abdulvahap Ekinci nin konu etrafındaki açıklamaları da bu durumu ortaya koymaktaydı.

Hizbullah ne zaman ve nasıl kuruldu?

Elbette ki örgütsel/cemaatsel yapıların kuruluşu bir süreç işi olduğu için bu tür durumlarda takvimlerden bir gün vermek biraz zordur. Bu konularda alışılagelen durum, belli bir hazırlık aşamasından sonra bir kuruluş bildirgesiyle herhangi bir siyasal yapı kuruluşunu kamuoyuna deklere eder ve genelde deklere tarihi, kuruluş tarihi olarak ele alınır. Ancak Hizbullah ta böyle bir durum yaşanmadığı için bununla ilgili kesin bir gün tayin etmenin imkanı kalmıyor.
 
Ayrıca ismiyle anılan bir kitapevinin resmi kurumlarda belli olan kayıt tarihini de kuruluş tarihi olarak belirtmek de mantıki değildir. Çünkü kitapevinin neticede bir ticarethane işlevi gördüğünü unutmamak lazımdır. İlla da kitapevi Hizbullah ın kuruluşuyla ilişkilendirilecekse şayet, her kitapevi bir cemaat olmadığı gibi her cemaatin de kitapevi açma gibi bir zorunluluğunun da bulunmadığını rahatlıkla belirtebiliriz.
 
Ama elbette ki diğer yapılanmalar gibi Hizbullah ın kuruluşunun da bir başlangıcı vardır. Fakat kuruluş süreciyle ilgili son zamanlara kadar Hizbullah cephesinden yansıyan herhangi bir açıklama olmadığı için bu konuda söylenen çok şeyin de tahminlerin ötesine geçmediği muhakkaktır.
 
Resmi kaynakların Hizbullah ın kuruluş süreciyle ilgili beyanlarına karşı ilk tepki, tutuklu sanıkların ifadelerine yansırken, 2004 te yayınlanan “Kendi Dilinden” kitabında da kuruluş süreciyle ilgili bazı açıklamalara rastlanmaktadır.
 
Burada ilkin “Kendi Dilinden” kitabından Hizbullah ın kuruluş süreciyle ilgili bazı açıklamaları alıntılayacağız; ardından da kuruluşunu gerektiren sebepler ile kuruluş gayesinin irdelendiği Hizbullah sanıklarından Cemal Tutar ın savunmasından bazı bölümler aktarmaya çalışacağız.
 
Kuruluş

“Kendi Dilinden Hizbullah” kitabında bu konuyla ilgili bilgiler işlenirken tarih olarak 1979 yılı baz alınıyor. Bu tarihe kadar olan süreçte genel olarak İslami kesimlerin yapılan çalışmalara rağmen genelde bir varlık ortaya koyamadıklarından hareketle o dönemde bir özeleştiri devresinin hakim olduğu, özellikle çalışma yöntemi ve takip edilecek metod üzerinde ciddi özeleştiri/eleştirilerin/tartışmaların yapıldığı bir dönemden bahsedilmektedir. Aslında kitapta değinilen metod yönündeki açıklamalar etrafında yapılan tartışmaların 1990 lı yılların başına kadar da tüm İslam dünyasında olduğu gibi Türkiye de de yoğun şekilde tartışıldığını belirtmiş olalım.
 
Bununla ilgili kitapta şu görüşlere yer verilmektedir:
 
Cemaatsiz İslami Mücadelenin Verilemeyeceği Kanaati

“Cemaatın ortaya çıktığı 1980 lı yıllarda… yaşanılan ideolojik ve siyasi çatışmalar… İslami mücadele adına yürütülen faaliyetlerin ne derece İslami olduğu, niteliği ve niceliği, İslami kesimin yaşadığı düşünsel ve fikri sorunlar, teferruata ait fıkhi konularda yapılan kısır tartışmalar… cemaatleşme yöntemleri ve mücadele metodu üzerine yapılan tartışmalar ve bunların bir türlü pratize edilemeyişi, oluşturulan sun i gündemler, heder edilen zaman ve insan kaynakları üzerine söylenecek çok şey vardır…
 
Cemaatin mücadele sahnesine çıktığı dönem ve o dönemde İslami kesimin yaşadığı sorunlarla ilgili kısaca şunu söyleyebiliriz; O dönemde İslami mücadele diye nitelendirilen faaliyetler içerisinde yer alan Müslümanlar, o güne kadar legal yollarla… İslami hedeflere ulaşamayacaklarını, o zamana kadar mücadelede takip edilen yol ve yöntemlerin yanlış ve gayr-ı İslami olduğu sonucuna varmışlardı… Bütün bu konular Asr-ı Saadet devri ve İslami nasslar esas alınarak yoğun bir şekilde tartışılıyor ve Müslümanların gündemini meşgul ediyordu. Bu teorik tartışma ve sorgulamalar, İslami kesimde düşünce ayrılıklarına ve pratikte ayrışmalara sebep oluyordu. Cemaat rehberi ile Cemaatın kuruluş ve yapılanmasında öncülük eden ilk kadrolar başta olmak üzere, o zamanki İslami faaliyetler içerisinde faal olarak bulunan şuurlu, sorumluluk sahibi ve samimi birçok Müslüman, genel olarak İslami kesimin o dönemde içinde bulunduğu kötü gidişatı ve yaşadığı sorunları görüyor, İslami davanın zararına olan bu kötü duruma bir çözümün bulunması gerektiğine inanıyorlardı… Neticede bu müslümanlar, yaşanan bu sorunların o güne kadar mücadelede takip edilen gayr-ı İslami metod ve yöntemlerden kaynaklandığını, mücadelede ve cemaatleşmede Peygamberimizin takip edip pratize ettiği Nebevi metoda ve İslami ölçülere uygun hareket edilmesi gerektiği hususunda ortak bir fikir ve kanaatte birleşiyorlardı…
 
Müslümanlar, bütün bu olumsuzlukları ve yaşanan kötü tecrübeleri görüp yaşamakla beraber, samimi Müslümanların bir cemaat arayışı ve beklentisi içinde olduklarını da biliyorlardı. Hepsinden önemlisi, cemaatsız İslami mücadelenin verilemeyeceğine inandıkları için, varolan bütün olumsuzluklara rağmen, Müslümanların o dönemde yaşadıkları sorunlara çözüm olabilecek… müslümanları bu bunalım ve kargaşa ortamından kurtarıp sağlıklı ve sıhhatli İslami bir mücadele zeminine kavuşturabilecek yeni bir cemaatleşme sürecinin başlatılmasına inanıyor ve bu doğrultudaki çabalarını sürdürüyorlardı.

Bu amaçla, Cemaatleşme süreci başlatılmadan önce, İslam dünyasında tarihi süreç içerisinde ortaya çıkan, varlığını sürdüren veya sürdüremeyen İslami hareketler ile günümüzde mücadele sahnesine çıkan İslami hareket ve gruplar hakkında araştırma ve incelemeler yapılıyordu. Aynı şekilde, yerel düzeyde varolan İslami grup ve cemaatlerin, yapısal ve düşünsel durumları, davet ve mücadele yöntemleri, o güne kadar ortaya koydukları pratik uygulamalarındaki başarı ve zaafları araştırılıyordu. Bütün bu araştırma, inceleme ve gözlem neticesinde, yerel düzeyde Müslümanların ihtiyaçlarına cevap verebilecek kamil anlamda kapsamlı ve kuşatıcı bir hareketin olmadığı kanaatına varıldığından, böylesine ağır, hassas ve önemli bir işe teşebbüs edildi…

Hepsinden önemlisi cemaatleşme işi, yerine getirilmesi gereken İslami bir fariza olduğundan, İslami sorumluluk gereği, inanç, güven, kararlılık ve ubudiyet bilinciyle bu işe teşebbüs edildi. Bu inanç ve düşünce temelinde, Cemaatın öncüleri 1979 yılında, o zamana kadar süregelen tartışmalardan… Müslümanların özlem ve beklentilerini karşılayacak, tamamen yeni, özgün ve bağımsız, her konuda İslami ölçüleri ve Asr-ı Saadet dönemini esas alan, sadece takva, fedakarlık, ihlas ve İslam kardeşliği temelinde bir araya gelen Müslümanların gönüllü birlikteliğinden oluşan Hizbullahi Cemaatı kurdular” (sf:23/24/25/26)
 
Görüldüğü gibi kuruluş aşamasıyla alakalı olarak yer - şahıs isimleri gibi ince detaylara yer verilmemişse de bu ve kitaptaki benzeri açıklamalar kuruluş sürecinin işleyişi hakkında belli fikirler vermektedir.
 
Yine kitabın 39. sayfasında kuruluş aşamasından sonra gelişim dönemi hakkında da bazı bilgilere yer verilmektedir. Gelişim süreci başlıca iki döneme ayrılmakta; ilk dönem 1979 dan 1991 yılına kadar olan dönemi kapsarken; 1991 den 2000 yılına kadar ki dönem ise ikinci dönem olarak ele alınmaktadır.
 
İkinci dönem şeklinde ele alınan 1991 - 2000 zaman dilimi konumuz dışında kaldığı için ele almamıza gerek yoktur. Ancak ilk dönem diye tabir edilen zaman dilimi, kuruluş ve gelişim sürecine “kendi dilinden” ışık tuttuğu için konunun aydınlanması bakımından önemli sayılabilir.
 
Nasıl Gelişti

“İlk dönem” gelişim süreciyle ilgili olarak kitapta şu görüşlere yer verilmektedir:

“Birinci dönem, tamamen cemaatleşme, tebliğ, davet ve eğitim ağırlıklı olup silahlı mücadele ve çatışmanın olmadığı dönemdir… Birinci dönem olan 1979-91 yılları arasını kapsayan süreç içinde Cemaat, Kürdistan ağırlıklı Türkiye genelinde toplumun her kesimini kapsayan çok geniş bir alanda faaliyet sürdürdü. Bu süreç boyunca, bölgenin tümünü harmanlayarak Kürdistan ın bütün il, ilçe, köy ve hatta mezralarına kadar İslami davet ve tebliği götürerek yoğun bir cemaatleşme çalışması ve faaliyet yürüttü. Cami-medrese-okul ağırlıklı olan bu çalışması, bölgenin bütün faki okutan medrese, üniversite, lise, ortaokul, işçi, esnaf, memur ve köylü olmak üzere, halkın bütün kesimlerini içine alan geniş kapsamlı bir çalışmaydı. Bu faaliyetleriyle, toplumun bütün kesimlerine daveti ulaştırmayı amaçlıyordu.

Özellikle okumuş, dindar, İslam a temayülü olan insanlara ulaşmaya çalışarak, bunları İslami mücadele ve Cemaat çalışmalarına kazandırmayı hedefliyordu. Her dönem ve merhalenin yapısına uygun, yerine göre gizli cemaatleşme-gizli davet, yerine göre gizli cemaatleşme-açık daveti esas alarak, bölgede çok yoğun bir kültürel, siyasi, itikadi, teşkilati, ahlaki eğitim, bilinçlendirme ve cemaatleşme faaliyeti yürüttü. Böylece, bu faaliyetleriyle 1991 yılına kadar ki süreç içerisinde bölge genelinde yoğun bir kültürel aktivitenin yaşanmasını sağladı. (sf.41)
 
Kitapta kuruluş ve genişleme süreçleri bu şekilde ele alınırken Hizbullah ın kuruluşunu yine Hizbullah açısından gerektirecek gerekçeler ise “Ana Dava” sanıklarından Cemal Tutar ın mahkemeye sunduğu savunmasında rastlamak mümkün.
 
Cemal Tutar savunmasında Hizbullah ın kuruluş gayesini başlıca iki nedene bağladığı görülmektedir:
 
Birincisi: İslami yükümlülükler. (Ki burada İslam ın cemaatleşmedeki temel prensiplerine vurgu yapılmış)
 
İkincisi: Tarihsel nedenler. (Burada da cumhuriyete geçiş süreciyle beraber İslami yaşam alanına yönelik baskıcı tutumlar sıralanarak ele alınmış)

(devam edecek)
Logged

فَفِرُّو إِلَى اللَّهِ

''SONUNDA BİR ESPRİ YAPACAĞIZ
ZULÜM GÜLMEKTEN ÖLECEK''
Melâl
∂ανєтуσℓυ мσ∂
*


''O GÜN GELECEK BİLİYORUM! :)''

Puan: 207
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 3407
Üye ID: 4830

Nerden:


« Yanıtla #5 : 14 Kasım 2010, 22:59:34 »



“Bütün bu devrimlerin en can yakıcı olanı, 1924 Teşkilat-ı Esasiye Kanunu yani Anayasa nın 2. Maddesinde yer alan, “Devletin dini, Din-i İslam dır” şeklinde İslam a atıf yapan ilkesinin, 5 Şubat 1937 Tarihinde “Türkiye Devleti cumhuriyetçi, milliyetçi, halkçı, devletçi, laik ve inkılâpçıdır” şeklindeki anayasa maddesiyle değiştirilmesidir.”

Bu sayımızda özellikle Hizbullah Ana Davası sanıklarından Cemal Tutar ın savunmasında yer verdiği kuruluş gayesine ilişkin daha somut görüşlere başvuracağız.
Bu konuda, “Bir yapının, teşkilatın veya organizasyonun ortada hiçbir sebep yokken kurulması, aklen mümkün değildir. Elbette Hizbullah Cemaati de durup dururken kurulmamıştır” şeklinde bir giriş yaparak genel bir kurala vurgu yapan Cemal Tutar ın, kuruluş gayesini başlıca iki temele oturttuğu görülmektedir.
 
Birincisi; Tarihi sebepler.
 
İkincisi; İslami yükümlülükler.

1- Tarihi sebebler

Cemal Tutar ın “Tarihsel Sebepler” başlığı altında zikrettikleri, aslında İslami hassasiyetlere sahip her kişinin cumhuriyete geçiş süreciyle beraber uygulanan baskıcı politikalara yönelik eleştirel bakış açısının aynısıdır. Hilafetin lağvedilmesiyle en büyük somut proje olan İslam karşıtlığı, bilindiği üzere o dönemde de başta Şeyh Said kıyamı olmak üzere birçok karşıt hareketin baş göstermesine sebep olmuştu. Ancak İslami yaşam alanına yönelik ceberrut politikalar bununla da sınırlı kalmamış, batıcılık adına İslam ı çağrıştıracak tüm kurum ve sembollere karşı hasmane bir tutum takınılmış, resmen savaş açılmıştı. Bu durum özellikle Tek Parti döneminde de ayyuka çıkmıştı.

İşte cumhuriyet döneminde geliştirilen bu tür İslam karşıtı politikalara vurgu yapan Tutar, savunmasında bunlara geniş yer ayırmıştır. Bu konuda yapılan eleştiriler, dini hassasiyet sahibi tüm kesimlerin müştereken zikrettiği eleştiriler olduğundan, ayrıca bu konularda ciltler dolusu kitaplar yayınlandığından,
 
Cemal Tutar ın savunmasında ayrıca zikrettiği bu meselelere geniş yer ayırmayı gerekli görmüyoruz. Bunun yerine konunun ana başlıklarını zikretmekle yetinme yoluna gideceğiz.
 
Cemal Tutar ın savunmasında “Tarihsel Sebepler” başlığı altında değindiği konular başlıca şunlardır:

Hilafetin kaldırılması, kıyafet kanunu ve özellikle şapka devrimi, tekke ve zaviyelerin kapatılması, takvim ve ölçülerde değişiklik, harf inkılabı, Tevhid-i Tedrisat kanunu, laiklik ilkesinin 1937 yılında benimsenmesi, Hac farizasının yasaklanması, Ezanın Türkçeleştirilmesi, Kur an eğitiminin yasaklanması vb…
 
“.... Yüzyıllardır İslam ı yaşamış, İslam ı özümsemiş, bütün yaşam biçimleri İslam a göre düzenlenmiş, gelenek ve görenekleri İslam a göre şekillenmiş Müslüman halkların da dinlerine yapılan saldırılara tepkisiz kalması elbette düşünülemezdi. Nitekim öyle de oldu. Halk; canını, malını, evladını vererek kurtardığı toprakların üzerinde kurulan yeni rejimin kendi inançlarına yaptığı düşmanlığa Anadolu nun her yerinde direnç göstermeye başladı…

Nitekim 3 Mart 1924 te hilafet de kaldırıldı. Hilafet kurumunun kaldırılması, imamesi kopan tespihin tanelerinin dağılması gibi İslam ümmetini parçalamış…
geri bıraktırmıştır. 25 Kasım 1928 de şapka kanunu ile işgal devletlerinin halkına benzeme yolunda önemli, bir o kadar da yapay bir adım atıldı… Şapka takmadığı için sayısız insan zindanlara atıldı, idamlar gerçekleşti. İskilipli Atıf Hoca, şapka devriminden iki yıl önce yazdığı birkaç sayfalık “Frenk Mukallitliği ve Şapka” isimli risalesi nedeniyle idam edilmiştir… Şapka kanunundan 5 gün sonra tekke, zaviye ve türbelerin kapatılmasıyla ilgili kanun çıkarılır. Bir ay sonra takvimler de Batı’ya uydurulur.

3 Kasım 1928 de ise tarihte benzerine tanık olmadığımız bir devrim olan harf devrimi yapıldı. Bir tek devrimle bir anda okuma yazma oranını sıfıra düşüren devlet, bununla geçmişin tüm kültür mirasını hoyratça raflara kaldırmıştır...
Tevhid-i tedrisat kanunu, Romen rakamlarına geçiş, tatilin Cuma dan Pazar gününe alınması ve 3 Aralık 1934 te “Bazı kisvelerin giyilemeyeceğine dair kanun” gibi daha pek çok irili ufaklı icraat, sadece ve sadece İslam ın bu topraklardan tamamen silinmesini amaçlamıştır…

Bütün bu devrimlerin en can yakıcı olanı, 1924 Teşkilat-ı Esasiye Kanunu yani Anayasa nın 2. Maddesinde yer alan, “Devletin dini, Din-i İslam dır” şeklinde İslam a atıf yapan ilkesinin, 5 Şubat 1937 Tarihinde “Türkiye Devleti cumhuriyetçi, milliyetçi, halkçı, devletçi, laik ve inkılâpçıdır” şeklindeki anayasa maddesiyle değiştirilmesidir.

Laikliğin Anayasaya girmesi tüm sorunlara kaynaklık etti

Laikliğin anayasaya girmesi, dünyada benzeri belki de bir daha görülmeyecek olan bir “kendini inkâr, geçmişi ret ve dine düşmanlık” girişimidir. Türkiye de halen de yaşanan bütün sıkıntıların temelinde, bu laiklik ilkesi yatmaktadır. Fransa dan ithal edilen bu ilke, maalesef Türkiye de “Din düşmanlığı” ve fakat sadece “İslam Düşmanlığı” gibi algılandı ve pratikte bu algı tavizsiz bir şekilde uygulandı. Adeta İslam bir suçmuş, Müslümanlar potansiyel suçluymuş, dini vecibelerini yerine getirenler büyük bir kabahat işliyorlarmış gibi lanse edilmeye başlandı…


20 yılı aşkın süre Hac farizası yasaklandı

İslam binasını yıkmayı hedefleyen cumhuriyet kurucuları, yeni rejimlerini Müslümanların ceset ve kanları üzerine bina etmekten çekinmediler. Laikliğin fiili olarak uygulandığı 1928 li yıllardan, 1950 yılına kadar hac farizasını eda etmek yasaklanmıştı. Çünkü Tek Parti zihniyetinin dayattığı Türk faşizminin bir yansıması olarak, Türklerin bir Arap ülkesinde bulunan kutsal beldelere gitmesi küçük düşürücü bir hadise olarak görülüyordu…

Laiklik İslam’a karşı silah olarak kullanıldı

İslam ın şiarlarına yapılan saldırılardan, belki de Müslüman halkı en çok üzen, rencide ve tahkir eden uygulamalardan biri de Türkçe ezan uygulamasıdır…

Laiklik; İslam a karşı başlatılan savaşta bir silah olarak kullanılırken, düşmanlık listesinin ikinci sırasına Müslüman Kürt halkı yerleştirilmiştir. Kürtlere ve Kürtlerin diline, gelenek ve göreneklerine düşmanlıkta sınır tanınmamış, toplu katliamlarla, sürgünlerle, mecburi iskânlarla, ana dilin yasaklanmasıyla, asimilasyon politikalarıyla Müslüman Kürt halkı hem Müslüman ve hem de Kürt olduğu için katmerli bir zulme uğramıştır. Müslümanlara ve İslam a savaş açan zihniyet karşısında münferit bir mücadelenin hiçbir şansı yoktur. Mutlak surette örgütlenme, teşkilatlanma yani İslamî terminolojide cemaatleşme şarttır. İşte çok kısa olarak özetlemeye çalıştığımız bu tarihi nedenlerden dolayı, Hizbullah cemaatinin kuruluşu gerekli görülüp kurulmuştur”


Görüldüğü gibi burada Cemal Tutar, her dindarın muzdarip olduğu cumhuriyet dönemi uygulamalarını özetledikten sonra bunu Hizbullah ın kuruluş gayesine indirgemesi, son iki cümlesinde ifadesini bulmaktadır. Gerçekten de İslami yaşam biçimini bertaraf etmeyi hedefleyen bu tür uygulamalar, elbette ki birtakım organizasyonların kurulmasını tetikler. Çünkü bu, genel bir kuraldır. Ancak burada özele inmeyeceğiz. Bunun Hizbullah veya bir başka dini cemaatin kuruluş gayesini ne oranda karşıladığı hususunu okuyucuların takdirine bırakarak diğer başlığa geçiyoruz.

2- İslami yükümlülükler

İslam da cemaatleşmenin önemi, hatta farziyeti inkâr edilemez. Bir araya gelebilen üç beş Müslüman dahi mutlaka cemaatleşmenin gereğinden, farziyetinden, nasslara dayalı olarak vurgu yapmaktadırlar. Günümüz dünyasında ve Türkiye de kendilerini cemaat olarak ilan eden çok sayıda sosyal-dini organizasyon mevcuttur. Deklere ettikleri amaç ve yaptıkları aktiviteler bakımından da kurulu düzenlerden farklı muamele görmektedirler. Fikirsel yapı ya da aktivitelerine göre legal - illegal ayırımına tabi tutulurlar. Ancak bazı cemaatler de vardır ki illegaliteyi ana ilkeleri olarak benimser. İşte Hizbullah da önceki bölümde ilgili kaynaklarından yaptığımız alıntılarda da görüldüğü üzere illegaliteyi esas alan bir çizgi benimsedi. Günümüz Türkiyesi nde bir kavram sapması olarak dini cemaatlerin legal olanları “cemaat”, illegal olanları da genelde “örgüt” olarak sıfatlandırılır. Oysa “cemaat” kavramı İslami literatüre mal olmuş bir kavram olup tüm dini grupların kullandığı ortak bir vasıftır. Ayrıca legallık-illegallık durumu da “cemaat - örgüt” kavramlarını belirleyen/sınırlandıran bir ölçü değildir.

Dolayısıyla İslam daki cemaatleşme ilkesi, ifadelere yansıdığı şekliyle Hizbullah ın önem verdiği yükümlülükler kapsamında değerlendirilmiştir.
 
Aslında İslam da cemaatleşmenin önemine dair İslam dünyasında sayısız yazılı eserler telif edilmiştir. Dolayısıyla Cemal Tutar ın ifadesine yansıyan da nasslar ve nasslara paralel islam alimlerinin konu etrafında gereklilik ve farziyeti vurgulayan görüşlerin bir yansımasıdır.  
 
İslami camiada cemaatleşmenin gerekliliğinden bahsedilirken herhalde herkesin ilk olarak vurguladığı prensip, Al-i İmran süresi 104. ayeti olan “Sizden; hayra çağıran, iyiliği (marufu) emreden ve kötülükten (münkerden) sakındıran bir topluluk bulunsun. Kurtuluşa erenler işte bunlardır.”ayetidir.

Müslümanlar bir araya gelebilmelidir

Cemal Tutar da bu ayete vurgu yaptıktan sonra cemaatleşmenin gerekliliğini ve çerçevesini şu üç maddede sıralamaktadır:
“İslam; toplumun sıhhati için, emreden ve nehyeden bir otoritenin bulunmasına kaçınılmaz bir vazife olarak bakmaktadır. Bu otoritenin çerçevesi kısaca şöyle olmalıdır:

1- Müslümanların güçlerini bir araya getirmeli ve Müslümanları ALLAH ın emirleri, yasakları, haram ve helalleri doğrultusunda ve O nun rızası yolunda kardeşlik bağlarıyla birbirine bağlama özelliklerine sahip olmalıdır.

2- Hayra davet eden ve şerden sakındıran bir ilke üzerine hareket etmelidir.

3- İnsan hayatında ALLAH ın insanlar arasında tatbik olunmasını istediği adaletin gerçekleşmesi için Kur an ve Sünneti esas almalıdır”


Kur’an ve sünneti esas alan Cemaat

İslami bir gereklilik olan cemaatleşmenin önemini belirten Cemal Tutar, bu prensibin Hizbullah ile ilgili boyutunu, ya da Hizbullah ın kuruluşunun cemaatleşmenin gerekliliği açısından izahatını şu şekilde yapmaktadır:

“İslam a ve Müslümanlara hizmet maksadıyla teşkilatlanmak her Müslüman için günümüzde bir zaruret halini almıştır. Aksi halde hiçbir Müslüman, kendi başına ALLAH ın kendisine biçtiği rolü hakkıyla yerine getiremeyecek ve O nun dinini rahat bir şekilde yaşayamayacaktır. Bu durum, onun dünyada gayri İslamî bir hayatın ağırlığı altında ezilip mutsuzluğa düşmesine, ahirette ise hüsrana uğramasına neden olacaktır. Bütün Müslümanların kendilerini böylesi bir sonuçtan korumaları, hem dünyada ve hem de ahirette mutlu, mesut ve ALLAH ın rızasına erişmiş bir şekilde yaşamaları için bir cemaate tabi olmaları gerekmektedir. Hizbullah Cemaati, Müslümanların ihtiyaç ve taleplerine cevap vermek için ve cemaatleşmenin dini bir yükümlülük olduğu gerçeğinin kendisine yüklediği sorumluluktan dolayı kurulmuş, Kur an ve Sünneti esas alan, İslamî bir cemaattir. “

(devam edecek)
Logged

فَفِرُّو إِلَى اللَّهِ

''SONUNDA BİR ESPRİ YAPACAĞIZ
ZULÜM GÜLMEKTEN ÖLECEK''
MERYEMDUAA
σиυя üуєѕι
****


insan bir katre kan ve bin endişedir.

Puan: 34
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 1727
Üye ID: 1850

Nerden:


« Yanıtla #6 : 14 Kasım 2010, 23:58:01 »

ALLAH sonumuzu iyi kılsın.
Logged

İman ,ALLAH'la olan sözleşmedir. islam teslimiyettir. kalu bela Karakter andıdır.ve amel sözleşmenin gereğidir.
Satır Arası Hüzün
υѕтα üує
***


``Uykum Var !Ölsem ,Geçer mi Dersiniz ``

Puan: 82
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 782
Üye ID: 5005

Nerden: Çünkü Biz Hiç Taş Atmadık Ve taş atan çocukların Yüreğini Hiç Paylaşmadık.


WWW
« Yanıtla #7 : 07 Ağustos 2011, 16:26:16 »

Azar Azar,Sindire Sindire Okumaya Başladım,Bakalım
Logged

Biz hep çocuk kalmalıydık aslında.
Üç taş, üç cam olmalıydı hayat.
En büyük kavgamız gazoz kapağından çıkmalıydı
ve en büyük acımız
öğretmenimizin başka şehre tayini olmalıydı.
... Biz hep çocuk kalmalıydık aslında.

Sayfa: [1]   Yukarı git
  Yazdır  
 
Gitmek istediğiniz yer: